24 Haziran yolunda Erdoğan: Bir lider portresi – IV

Çok partili demokrasilerde eşine pek az rastlanır bir performansa sahip Recep Tayyip Erdoğan.. Kaybetmek nedir bilmiyor, adeta “yenilmez” bir siyaset ustası.

Hem seçim kazanıyor, hem oy oranını artırıyor, hem de istediğini her defasında (öyle ya da böyle) almayı biliyor.

MGK merkezli askeri vesayeti bitiriyor, bürokratik baskıyı kırıyor, yanlışta ısrar etmek pahasına 40 yıllık doğrulara meydan okuyor. Gün oluyor Kürtleri, gün oluyor liberalleri kendi safına çekiyor.  Ekonomik krizlerle çökmüyor, Gezi protestolarıyla sallansa da yıkılmıyor, kanseri alt ediyor, 17-25 Aralık’ta ortalığa dökülenlerin “montaj-dublaj” olduğuna kitlesini inandırıyor, darbe girişimlerini atlatıp kahraman oluyor, aile efradının uluslararası ticari başarılarını(?)  rahatça anlatıyor, yasal ve geçerli bir üniversite diploması ibraz edememiş görünse de cumhurbaşkanı adayı olabiliyor. Dün “ak” dediğine, bugün “kara” diyor. Yarın “yeşil” ya da “gri” dese bile bunu satın alacak bir kitleyi peşinden sürüklüyor.  Mütemadiyen vaaz ettiği ve tarifi pek muğlak yeni Türkiye’nin kurucu lideri gibi hareket ediyor.  Peki bu nasıl mümkün oluyor ?  Yazı dizimizin dördüncü bölümünde Erdoğan kültünü incelemeye gayret edeceğiz.

Bu ülke yıllardır dediğim dedik, pek alttan almayan, rakiplerine mutlak üstünlük kuran ve duygulara hitap ederken popülizmi de sonuna dek kullanan lider figürüne hayran. Süleyman Demirel’in meydanlarda “düşün peşime” diye bağırdığı günlerden beri, Turgut Özal’ın siyasi rakipleriyle hınzırca alay ettiği günlerden beri iddiasını ortaya koyan, hikayesini iyi satan adamları seviyor.   Örneğin Prof. Erdal İnönü, Cem Boyner, Aydın Güven Gürkan, Mesut Yılmaz tercih edilmiyor, edilmedi.

Türkiye’de arzulanan lider figürüne en uygun isim de şu an R.Tayyip Erdoğan.  Bu iş için kurgulanmış gibi görünen çekici bir yaşam öyküsüne sahip ama aynı zamanda siyasete girmemiş olsa ortalama seçmenin alışveriş yaptığı esnaf, kapı komşusu ya da kıraathanedeki tavla arkadaşı olabilecek kadar özdeşleşilebilir “sıradan” biri aslında.

Geçmiş dönem liderlerinden bazılarını düşündüğünüzde Aydınlı zengin toprak ağasının muhteris oğlu Adnan Menderes, Fulbright bursuyla ABD’de eğitim almış parlak mühendis Süleyman Demirel, annesi ressam olan Robert College mezunu şair Bülent Ecevit, Yeniköy’de yalıda oturan Amerikalı Prof. Tansu Çiller her gün karşılaşabileceği ve/veya sosyalleşebileceği insanlar olamazdı sıradan seçmenin. Oysa Erdoğan siyasetçi değil de emekli İETT memuru olarak kalsaydı, halı sahada top oynanan Tayyip abi ya da yakıt parası yüzünden kavga edilen apartman yöneticisi Tayyip amca olabilirdi.

Öyle ki birebir dokunduğu insan sayısını artırabilse, oy oranını ve popülaritesini de artırabilecek bir tür tılsıma sahip sanki..

Ses tonu, hitabeti, yıllarca köşede iktidar sırasını beklemiş İslamcı geleneğin bir ferdi olması, boyu posu dışında Erdoğan imgesinde başka unsurlar da var.

Kanaatim odur ki, ülkemizin ATATÜRK döneminden beri aşmaya çalıştığı ama yanlış politikaların da katkısıyla sürekli kendini yeniden ürettiği için bir türlü aşılamayan iki sorunu var.

  • Cehalet
  • Yobazlık

Cehaleti sadece tahsil eksikliği olarak kullanmadığımı, yobazlık kelimesinin de sadece sünni islam üzerinden yorumlanmaması gerektiğinin önemle altını çizmek isterim.

Yukarıda tanımlamaya çalıştığım seçmen grubunda daha çok olmak üzerinde genelde Türk insanında üç baskın negatif duyguya da sıklıkla rastlanıyor.

  • Eziklik / güce tapınma
  • Haset
  • Gelecek endişesi

Erdoğan bu beş sıkıntının, sorunun, eksiğin tam ortasından kopup gelerek bu konuma yükseldi. Bu anlamda seçmenini açık ara en iyi tanıyan lider. Öyle ki bu insanların nabzı adeta Erdoğan’ın avuçlarında atıyor.  Kanımca yükselen dip dalganın farkında ve körüklediği neo-Osmanlı siyasal islamcılık ateşinin ülkeyi tümden kavurmasından da zaman zaman endişe ettiğini düşünüyorum.  Zira Erdoğan artık kendisi kadar akıllı ama %100 sadık, itaatkar ve çalışkan insanları çevresinde istiyor.  Türkiye Cumhuriyeti’nde taarruz ettiği bazı yerleşik değerlerin yerine koyduğu politik ve sosyo-kültürel iklim ise bir tür ahlaksızlık, riyakarlık ve aptallık sarmalı doğuruyor.  Bilhassa “dinine ve kinine sahip çıkan gençlik” yetiştirme ideali, milli eğitimi oyuncak haline getirip siyasi heveslere  göre nesiller tasarlama fantezisi çok tehlikeli bir saplantıdır.

Peki 24 Haziran’a doğru giderken Recep Tayyip Erdoğan’ın elinde neler var?  “Neler yok?” diye sorsak daha kolay olurdu zira 16 yıllık kesintisiz iktidarda sepetini fazlasıyla doldurdu Erdoğan.. Çok kısaca bakalım:

YÜRÜTME: Tamamen Erdoğan’ın elinde.. Bakanlardan, muhtarlara ondan habersiz neredeyse kuş uçmuyor.

YASAMA:  Anayasayı tek başına değiştirecek çoğunluğu bulamasa da, 7 Haziran 2015 tökezlemesi hariç asla 276 sıkıntısı da yaşamadı.  AK Parti meclis grubu üzerinde tam bir hakimiyeti var, onun istemediği bir şeyin TBMM’den çıkması çok küçük bir ihtimal

YARGI:  HSYK’nın ismindeki Yüksek ibaresine bile tahammül edilemeyen dönemde siyaset kurumuna karşı bağımsızlığını koruyan savcı ve hakimlerin azınlıkta olduğunu söylesek inkar eden çıkar mı?  Bir dönem FETÖ’ye teslim edilen, sonra kadro olarak içi boşalan, şimdi de adalet dağıtma yetkinliği azalan ve nihai kararlarında standart bozulan yargı ülkenin en büyük sorunu haline geldi.

MEDYA:  Dördüncü kuvvet %90 Erdoğan’ın elinde ve emrinde… Havuz medyası ülkenin yalan jeneratörü konumunda.  Medyadaki kartelleşme eğilimi ve satın almalar / ortaklıklar tamamen Erdoğan’ın kontrolünde. İktidarı somut ve tutarlı biçimde eleştiren gazeteciler çalıştıkları kuruluşlarda barınamıyor, çeşitli baskılara maruz kalıyor hatta tutuklanabiliyor.  Basında kalem oynatan, ekranda kelam eskiten herkes bu şartlara göre otokontrol uyguluyor.  İfade edilmediği sürece düşünce özgürlüğü var ama düşündüklerini söyleyenlerin / yazanların başına ne geleceğini garanti edemiyoruz. mazallah…

YEREL YÖNETİMLER:  AKP’nin en güçlü olduğu alanlardan biri, hoşnutsuzluk yaratan belediyelere de ya kapıya müfettiş/kayyım gidiyor ya da haklarında soruşturma açılabiliyor.

İŞ DÜNYASI:  Erdoğan’ın uçağında yer bulmak için yarışanlar, tuzu kuru TÜSİAD’ın sade suya tirit cılız tepkileri, kamu ihaleleri ile semirtilen nevzuhur müteahhitler, kısacası büyük ticaret erbabı olanın Erdoğan muhalifi olması imkansız.

ÜNİVERSİTELER:  12 Eylül ile hesaplaşmak söylemini bol bol kullanarak iktidara gelen Erdoğan, YÖK’ü yok etmediği gibi sahip çıktı.  Bugün çoğu yüksek liseyi andıran, bilimsel üretimi yetersiz, özgürlük alanları kısıtlı üniversiteler var.  Seçilme kriterleri göz önüne alındığından ancak uslu dururlarsa şirin babayı göreceklerinin farkında olan rektörler tarafından yönetiliyor bu üniversiteler.

SENDİKALAR:  Sendikalı işçi sayısı düzenli olarak azalıyor, iş kazalarında dahi sesleri fazla çıkamıyor, kısacası “sarı sendika” revaçta.

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI:  Demokles’in kılıcı tepelerinde sallanıyor, kamunun hançeri sırtlarında, sokakta güvenlik güçleriyle burun buruna, seslerini duyurma imkanları kısıtlı… Zaten örgütlülük bu toprakların fıtratına ters!

BÜROKRASİ:  Maaşlarını AKP’den aldıklarını düşünen bürokratlar ve “hamili kart bizdendir” iteklemesi olmadan kadro alamayanlar, kısaca geçiniz!

Bunlara ek olarak, bize özel dört güç unsuru daha var

MGK / TSK:  Milli Güvenlik Kurulu son yıllarda sadece Erdoğan’ın tercihlerine uygun tavsiyelerde bulunuyor, Yüksek Askeri Şura kararlarında askerlerin neredeyse söz hakkı kalmadı.  Eskiden demokrasiye balans ayarı yaptığını zanneden generaller vardı, şimdi Tansu Çiller’in Tak-Şak paşası Orgeneral Doğan Güreş’i bile aşan profiller mevcut.  Bay Hilmi Özkök ile başlayan, Bay Necdet Özel ile boyut değiştiren, darbe girişimi sırasında tutsak alınmayı başardığı halde görevinde kalan Bay Hulusi Akar ile zirve yapan acayip bir üst komuta kademesi zuhur etti.  Elbette siyasete müdahil olmamaları çok güzel ama askeri konularda dahi savunma politikalarına yön verecek evsafta görünmemeleri trajik ve çok riskli…

Anayasa Mahkemesi / YÜKSEK YARGI:  Anayasal krizlerde dahi “benim görev alanım değil” diyebilen AYM, artık raporları TBMM’de gündem olmayan Sayıştay, Rize’de çay toplarken siyasete ısınan Danıştay ile durum pek iç açıcı değil “hukukun üstünlüğü” açısından…

TARİKAT ve CEMAATLER:  AKP Milli Görüş gömleğini çıkarmış olsa da dini referanslar çerçevesinde Erdoğan’a yakınlar.. İtikatla, tasavvufla, maneviyatla ilgilenmek yerine hemen hepsi ticaretin içinde, siyasetin göbeğinde ve oy verme davranışını kısmen etkileyecek boyutta.

En az 20 yıl boyunca Cumhuriyet karşıtı F tipi yapılanmanın adım adım getirdiği tehlikelere dikkat çekenlere dudak bükenler, eski iktidar ortaklarını bugün FETÖ olarak lanetleyip beş kıtada kırmızı bültenle izini sürenler, maalesef boşalan yerleri de vazgeçemedikleri menzile uygun tiplemelerle doldurmaktan vazgeçemiyor.  Erdoğan kabul etmek istemese de, siyasi ve ticari emellerine ulaşmak için her tür kirli pazarlığa girebilen tarikat ve cemaatler “din ve vicdan özgürlüğü” konusu değil, milli güvenlik sorunudur.

DİYANET İŞLERİ:  AKP’nin propaganda makinesi, muhalefet partilerinin en amansız rakibi.  Muazzam bir bütçe, devasa bir örgütlenme ve lidere tam bağlılık.  24 Haziran öncesi Ramazan ayında 4 Cuma namazı hutbesi, bir bayram namazı hutbesi, vaazlar ve teravih sohbetlerine dikkat etsin muhalefet, satır arası mesajlarla Erdoğan zaferini oralarda perçinleyebilir.

OHAL rejimini de hesaba kattığımızda hani neredeyse bir tek nükleer silahı yok Erdoğan’ın, onun dışında hemen her şeye sahip.  Muhalefet açısından gayet moral bozucu bu manzara, Erdoğan’ın yenilmezliğin sembolü Achilleus gibi görünmesine yol açıyor.  Antik Yunan’ın büyük savaşçısı, Truva fatihi Achilleus sadece topuğundan yaralanabilirdi ve o sayede durdurulabildi.  Peki Erdoğan’ın zayıf topuğu var mı?  O da yazı dizimizin devamında sırası geldikçe gündeme gelsin ama anahtar kelimeler şimdiden belli.. ADALET ve KALKINMA  (aradığınız kavramlara şu anda ulaşılamıyor)

Nevzuhur başkanlık sistemi ve banka şubesi

Biriktirdiğiniz parayı değerlendirmek üzere mahallenizdeki banka şubesine gittiniz, vadeli hesap açtırmaya niyetlisiniz.

Saat 09:30 ama şube daha açılmamış, az sonra banka personeli teker teker gelmeye başlıyor, kapı açılınca ilk müşteri olarak siz de içeri giriyorsunuz.

Neler olduğunu anlamak için banka memuruna soruyorsunuz haliyle:
– “Mesai çoktan başladı mı, bu sizin şube sabahları kaçta açılır?”
– “Müdür bey kaçta teşrif ederse o zaman açılır”
– “Peki saat kaçta kapanır?”
– “Müdür bey ne zaman lütfedip bizi eve yollarsa o vakit kapanır”
“Neyse ya sizin bileceğiniz iş, ben vadeli hesap açtıracaktım, faiz oranlarınız nedir?”
– “Döviz mi, Türk Lirası mı mevduatınız?”
“Dolar, Euro falan kim kaybetmiş biz bulalım, TL tabi ki”
– “Yerli ve milli bir müşterisiniz, müdür bey adına teşekkür ederiz”
“Sağ olsun da, varsayalım dolar getirsek ne diyecekti sizin müdür bey?”
– “Muhtemelen dış güçlerin maşası bir terörist olduğunuzu mahalle muhtarınıza ihbar ederdi”
“Yok daha neler, neyse bırakalım gevezeliği, TL mevduat faizi diyorduk”
– “Ha onu biz bilemeyiz, müdür bey tanzim ve takdir ederler”
– “Peki tamam faizde anlaştık diyelim, dilediğim zaman vadeyi bozup paramı çekebilir miyim?”
– “Valla müdür bey ile konuşursunuz, müsaade ederse çekebilirsiniz”
“Her şey müdürün ağzına bakıyor, yok mu sizin bankanın kuralı, yasası, yönetmeliği?”
– “Vardı ama biz onu beğenmedik, rafa kaldırdık, yeniden yazılacak ama biz itaat ettik, rahat ettik, müdür bey ne derse o şimdi”
“Öyle saçmalık olur mu, siz resmen tek bir adamın kölesi olmuşsunuz, buraya zırnık para yatırmayacağım gibi şikayet de edeceğim şubenizi!!”
– “Pek heyecanlısınız, peki kime şikayet edeceksiniz?”
“Mesela BDDK’ya dilekçe yazarım”
– “Çok iyi edersiniz ama BDDK başkanı müdür beyin İmam Hatip’ten sıra arkadaşı, oradan bir şey çıkmaz”
“Fark etmez, gerekirse bakanlığa gider anlatırım bu keyfi tavırları, böyle lakayt bankacılık olmaz”
– “Bakanımız müdür beyin damadı olur, müdür beyimizin sözünden çıkmaz”
“Maşallah müdür beyimizin eli kolu uzunmuş, mahkemeye veririm gerekirse, hukuk devleti burası”
– “HSYK başkanı kuzeni, Adalet bakanı ise yeğenidir, tavsiye etmem, başınıza dert açılır.  Ola ki bir yolunu bulup temyize kadar ulaştınız, Yargıtay başkanı eski komşusudur”
“Nedir bu saçmalık, dalga mı geçiyorsunuz?  Aman ya ben gidiyorum, ne haliniz varsa görün”
– “Bi dakka, yok öyle bedavadan tüymek… Hooop Burhanettin, kilitle oğlum kapıyı”
“Gündüz vakti adam alıkoymak ha? Telefonum elimde, 155’i arıyorum”
– “Haşa, alıkoymak demeyelim de, müdür bey karar verecek paranızla mı ayrılacaksınız yoksa seve seve bize mi yatıracaksınız?”
“Adamı hasta etmeyin kardeşim, bak arıyorum şimdi 155’i, derdinizi anlatırsınız polislere, sizi gidi ruh hastası manyaklar!”
– “Sakin olun beyefendi, bu arada ilçe emniyet amiri müdür beyin süt annesinin üvey oğludur, onu söylemiş miydik?”
– “??!!!???!!!!??????
– “Size de yaranılmıyor beyefendi, hizmet ayağınıza gelmiş, üstelik izah ediyoruz sistemin nasıl işlediğini, sürekli dırdır ve muhalefet.. Bir kere de EVET deyiverin, şikayet etmeyin de şükredin biraz ya… Hem düşünen kafalara zararlı fikirler üşüşür, MÜDÜR BEY her şeyi bizden iyi düşünür”
Not: Bu yazıda anlatılan banka tamamen hayal ürünü olup, gerçek kurumlarla hiçbir surette ilgisi yoktur.  Banka memuru, mağdur müşteri ve müdür bey ise sizin gerçek hayatınızdan acıklı kesitlere ve tekrarlayan yanlışlarınız sürdüğü müddetçe yakın geleceğinize işaret etmektedir.

Medeniyet tarikatının hakiki pusulası

YENİKAPI meydanında bugün mahşeri bir kalabalık toplanmışken, pek çok kişinin unutmuş göründüğü yalın gerçeği yeniden dile getirelim.
Sene 1925…
Efendiler
Yıllarca müsamaha gören, desteklenen, kamu kurum ve kuruluşlarına habis bir ur gibi yerleşmesine göz yumulan Fethullah Gülen cemaatinin üyeleri (moda deyimiyle FETÖ) hastalıklı zihniyetini 15 Temmuz gecesi darbe kalkışmasına dek vardırdı.
 
Dünün iyi çocukları, altın nesli, alnı secde gören müminleri bugün ezilmesi gereken hamam böceği muamelesi görüyorlar. Gülen’in sözünden çıkmayan ve iradesini Pennsylvania’daki iblise terk eden kimsenin saygı bekleme hakkı yoktur. Ne dün, ne de bugün..
Dini cehalet bir yana, hür iradesi olmayan insan “eşref-i mahlukat” olamaz.
 
Elbette Türkiye Cumhuriyeti’nde makam / yetki sahibi olup da onca ikaza rağmen bu cemaate (örgüte) yol veren kimsenin de mazur görülme şansı yoktur, özür dilemeleri falan da kendilerini kurtarmaz, üstlendikleri anayasal mesuliyetin hakkını verememiş olanlar bekler ve dileriz ki bir gün hür ve bağımsız yargıya hesap verirler.
 
Artık FETÖ devri bitmiştir, bundan sonra hayatları kaçarak, saklanarak ve 15 Temmuz gecesi ile mukayese edilemeyecek bazı eylemlere girişme hevesiyle geçecektir. İktidarla barışma, buzları eritme, tezgahlarını yeniden kurma şansları kalmamıştır.
 
Ne yazık ki bu devletin çeşitli kademelerinde yuvalanmış yegane dini organizasyon Fethullah Gülen cemaati değildir. Kendine korunaklı iktidar alanı yaratmak isteyen hiç bir cemaat, tarikat, tekke vs. inanç grubunun devlette barınmasına müsamaha gösterilemez.
Amirinden değil hocasından, müdüründen değil imamından, komutanından değil abisinden emir alan kamu görevlisi hayatın doğal akışına, devlet nizamına aykırıdır.  
Din özel hayatın parçası olup, devletin müdahil olmaması gereken mahremidir bireyin.. Kamu hizmetinin gereği olan ehliyet, liyakat ve sadakatin ölçüsü olamaz.
 
İşte o yüzden ister Nurcu, ister Kadiri, ister Süleymancı, Nakşibendi, Menzilci, İsmailağa, vs.. ne kadar tarikat, cemaat, fraksiyon, grup varsa hiç birinin bir diğerine devlet eliyle üstünlük kurmasına, kamu kaynaklarını sömürmesine, kilit pozisyonları ele geçirmesine, başkalarının hukukunu çiğnemesine izin verilemez. Fethullah Gülen’in siyasi boşluğunu doldurmak için çırpınan onca şarlatan varken, LAİKLİK ilkesi tavizsiz ve adil uygulanmazsa Yenikapı’dan pompalanan iyimserlik koca bir yalana dönüşür.
Laiklik tahtası 
Yenikapı ruhu da yalan olur, demokrasi de yalan olur, kendiniz, evlatlarınız ve torunlarınız için umduğunuz mutlu gelecek de yalan olur !
Ülkemizin bir türlü deva bulmayan dertleri, cehalet ve yobazlık, siyasal islam hevesleriyle daha da ağırlaşır, her bir ferdin hayatını çekilmez kılar.
 
Ortak geleceğimizi tehdit eden türlü riskin kavşak noktası olan bu coğrafyada, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olmaktan başka çıkar yolu yoktur. Pusulayı kontrol edelim, rotayı düzeltelim yoksa bu yalancı baharın sonu uzun ve kanlı bir kış olacaktır.

Nasıl bir başkan isterim?

Ülkenin en güçlü sivil toplum kuruluşu olabilecek potansiyele sahip Galatasaray Spor Kulübü riyaset makamını işgal eden kişi, hayatı boyunca herhangi bir alanda vasatı aşamamış sıradan biri olabilir mi?

Çok yönlülüğü ve lider karakteriyle ilham veren rahmetli Ali Sami YEN’in yani Reis beyin 111 yıllık hayaline sahip çıkacak 1 numaranın nasıl biri olması gerektiğini düşünürken yazıldı bu satırlar.

Number 1 ASY

Kültür simgesi / Sporun beşiği kulübümüzün yakın geçmişine dair tüm verileri ve yaşadıklarımızı yakından takip etmiş, maddi ve manevi olarak bulunduğumuz noktayı doğru tahlil eden, camiayı-spora yön veren kurumları-medyayı-rekabet koşullarını-ülkenin ve dünyanın şartlarını tanıyan bir Galatasaraylı olsun isterim.

Olimpik ilkeleri özümsemiş; dayanışmanın değerini, takım ruhunun önemini, alın terinin kıymetini, taraftarın ruh halini bilen bir sportmen olsun isterim.

Liyakat ve niteliklerine göre birbirlerini tamamlayacak 15 kişilik yönetim kurulu listesini bizzat kendi belirlesin, tek adamlığa değil takım ruhuna inanan bir lider olsun isterim.

Galatasaray Spor Kulübü’nde seçimlerin kaderini belirledikleri iddiasıyla ortalıkta dolaşan, her seçim sonrası ya kendi yoluna bakan ya da inceden yolunu bulan siyaset esnafıyla yolu asla kesişmesin isterim.

Kısa vadeli kazanç umuduyla, uzun vadeli çıkarları ve müktesep hakları asla riske atmasın isterim.

Kulübümü her yerde, her zaman, herkesin nezdinde iyi temsil etsin hatta başkalarına iyi örnek diye parmakla gösterilsin isterim

Onca branşı, şirketi, projeyi tek başına yönetemeyeceğine göre, emaneti ehline versin isterim.

Delege ettiği sorumlulukları takip etsin, denetlesin, hesap sorsun isterim.

Galatasaray’ın küçülemeyecek kadar büyük, küçültülemeyecek kadar değerli olduğunu adı-soyadı gibi ezberine almış olsun isterim.

Ailesinden intikal serveti ya da bankadaki parasına değil, dünya ölçeğinde sürdürülebilir gelir modelleri kurgulama kapasitesine ve bu amaca uygun deneyimine, ticari ilişkiler kurma becerisine güvensin isterim.

Endüstriyel sporun çok pahalı bir uğraş olduğunun, harcamaların gelirlerden daha hızlı artma riski bulunduğunun, öte yandan salt parayla saadet olamayacağının da farkında olsun isterim.

Sportif başarıları satın almayı değil üretmeyi tercih etsin; bunun da ötesinde hikayesi olan, bu hikayenin çevresinde organizasyonu oluşturan, başarısızlık anlarında bile insanları gurur duyacakları o öykünün parçası yapabilsin isterim.

Dünyanın her yerinde adil rekabet ortamını zehirlediği için kınanmakta olan şike, teşvik primi, doping, ırkçılık, siyasi müdahale gibi eylemlere karşı net ve tutarlı tavır alsın isterim.

Çevresini saran “padişahım çok yaşa” kadrosuyla dünyaya tepeden bakan değil, Galatasaraylılar ile iç içe olan, onların sesini duyan, nabzını tutan ve onlara sahip çıkan mütevazı biri olsun isterim.

Egosunu dizginlemeyi becerebilen olgun bir insan kimliğiyle, başarı anlarında bir adım geri, zor zamanlarda bir adım öne çıksın isterim.

Galatasaraylılara asla yalan söylemeyen, saklaması gereken hassas bilgileri özenle koruyan, çevresindekileri ulaşılabilir hedeflere odaklayan, geniş kitlelere heyecan ve umut aşılayan, kısacası iletişim gücünün farkında olan biri olsun isterim.

Rating kaygısı, cehalet veya kötü niyetten kaynaklanan hırslarıyla, dedikodu şebekesi kuran hatta haysiyet cellatlığına soyunan skor medyasından itinayla uzak dursun isterim.

Demokrasiye, istişareye, şeffaflığa, sporun ruhuna, gönülleri kazanmaya inansın ama kuru gürültüye de pabuç bırakmasın, zorbalık ve baskı karşısında boyun eğmesin isterim.

Kulübün itibarını korumak ve tüm Galatasaraylıları gururlandırmaktan öte bir öncelik düşünmesin isterim.

Seçildiği andan son nefesini verene kadar, hayatındaki en önemli vazife ve payenin kulüp başkanlığı olduğunu bilerek ömrünü sürdürsün ve benden önce Hakk’a yürürse arkasından defalarca “HELAL OLSUN” diyebilmek isterim.