Galatasaray’da seçim: Renk aşkı mı koltuk hırsı mı?

26 Mayıs 2018 cumartesi günü Galatasaray Lisesi’nin koridorlarında oradan oraya koşturan insanlar göreceğiz, sınıflara sandıklar kurulacak ve farklı çevrelerde eleştirilse bile ülkemizdeki demokrasinin en canlı örneklerinden biri olan kulübümüzde olağan seçim yapılacak.

SARI listeyle 6602 sicil numaralı Sayın Dursun Aydın Özbek de başkan adaylarından biri ve diğer adaylardan çok daha iyi tanıyoruz onu.

Hatırlayan kaldı mı bilmiyorum ama Prof.Duygun Yarsuvat yönetiminde başkan yardımcısı olarak görev yaparak deneyim kazandığına inanılan Sayın Dursun Özbek 3D vaadi ile 2015’te kulüp başkanlığına seçilmişti.

Neydi 3D?  DİSİPLİN, DENETİM, DAYANIŞMA

http://www.milliyet.com.tr/dursun-ozbek-projelerini-acikladi–galatasaray-2058566-skorerhaber/   (arşivlik haber linkini tıklayıp dikkatle okumanızı öneririm)

Disiplin deyince aklıma, tahsil edemeyeceğini bildiği halde futbolculara astronomik cezalar tahakkuk ettirip, bunu bilanço kaleminde alacaklar hanesine koyması geliyor sayın başkanın.  Genel kurulda kürsüden kendisini eleştiren bazı üyelere disiplin cezası verdirmek için çabaladığını da unutamıyorum.

Dayanışma deyince aklıma, kulübün içinde yuvalanmış statükocu siyaset esnafı ile sırt sırta vererek yaptıkları ve bunun yarattığı manevi tahribat geliyor.

Denetim deyince aklıma, hem bizzat seçtiği Denetim Kurulunun hem de kendisinden sonra seçilen Denetim Kurulunun raporladığı ve net tüzük ihlali olan idari / mali uygunsuzluklar geliyor.  Bu somut tespitlere rağmen kulüp üyelerinin ibra kavramı konusundaki farklı görüşleri, duygusallıkları ya da affedicilikleri sayesinde mali genel kurulda aklandıktan hemen sonra kürsüde yumruk show yapması ise başkası adına utanmama yol açmış hazin bir fotoğraf karesi olarak hafızama kazınmıştır.

Dahası da var.

Yönetim kurulundan istifa eden Cüneyt Tanman / Tayfun Demir / Selim Arda Üçer / Fatih İşbecer dörtlüsü, ihtiyaç molasında taraftarla transfer sohbeti, sucuk-ekmek ziyafetleri, kişisel Galatasaray geçmişine dair kötü kurgulanmış hikayeler, üçlü çektirme denemeleri, Hamzaoğlu, Denizli, Riekerink, Tudor, abuk subuk transferler, Mehmet Özbek – Levent Nazifoğlu ikilisiyle havaya saçılan paralar, Tudor’un üzerine Lucescu’yu futbol aklı olarak getirme fikri, Sayın Can Topsakal’ın “basketbolu öğreniyorum” konulu maceraları, Sayın Nasuhi Sezgin’in “istifa ediyorum” deyip bir türlü görevden ayrılamaması, federasyonlar nezdinde sıfıra yakın etki düzeyi, bu yaz sezonunda seçim öncesi kesin sportif başarı zaruretine istinaden 10 yeni futbolcu için yıllara yayılmış toplam 130 milyon Euro borç taahhüdüne girilmesi, defalarca ikaz edilmesine rağmen kur riskinin bir türlü hedge edilmemesi, tefeci faizine boyun eğerek factoring firmalarına abone olunması, bol kepçe maaşlar, acayip primler / kontratlar, yüklü faturalar – belirsiz faturalar – karışık faturalar vs…vs…

Boğaz’ın incisi Galatasaray Adasını yıktıran, bildiği iş otelcilik konusunda yanlış fizibilite yapan, görev süresince bize en çok arsa-arazi-beton-inşaat anlatan ama anlattığı hesaplar bir türlü realize olmayan başkan…

Hafızası insana yüktür bazen, hani hatırlamaktan yorulursun bazı detayları, aslan gibi şampiyon da olmuşuz, mevsim bahar..

Olmuşla ölmüşe çare yok, haydi bunları unutalım, Dursun başkanımıza bir şans verip sıfırdan başlayalım” diyorum bu sefer de aklıma “sıfır borç” efsanesi geliyor.

http://www.galatasaray.org/haber/kulup/baskan-dursun-ozbekten-aciklamalar/33536   

Dursun Özbek döneminde SIFIR BORÇ hedefinin altyapısı hazırlandı mı acaba?  Keşke bu konuda Dursun başkana teşekkür edebilseydik…

Galatasaray Spor Kulübü ve bağlı şirketleri konsolide olarak sadece 2017’de 426 milyon Türk Lirası dönem zararına imza atmıştır, bu kırılması zor acıklı bir rekordur.

Dolayısıyla Riva-Florya projelerinin arsa bedeli olan 342 milyon TL de erimiştir, tükenmiştir, berhava olmuştur.

2014 yılında 498 milyon TL olan net kredi borcumuz, 2017’de ilk defa 1 milyar TL’yi aşmıştır.

Ayrıca Galatasaray sadece 2017’de, bir yıl içinde 192 milyon TL faiz ve finansman gideri ödemiştir.

Bankaların ve finans kurumlarının gölgesinde spor yapar konuma düşürülen Galatasaray’ın 2014’te 62 milyon TL faiz / finansman gideri ödendiği hatırlandığında, üç yılda bu yükün üçe katlandığı anlaşılmaktadır.  Bu felaket döngüsünün kaçınılmaz neticesi olarak maalesef 2018 yılında en az 250 milyon TL faiz ve finansman gideri ödenecektir yani iyimser tahminle Galatasaray konsolide gelirinin üçte birini finans sektörüne ödeyecektir!

Riva-Florya arazilerini değerlendirme yetkisini garantilemek için 10 Ekim 2016’da SIFIR BORÇ taahhüdü ile yüreklere su serpmiş Sayın Dursun Özbek, bugünlerde “bana da borcunuz var” diyebilmektedir.

“BEN” dediği aslen Özbek Turizm A.Ş. olduğu için, alacağına faiz de talep ettiğini hatta bununla ilgili yeni faturalar düzenleyip kulübe gönderdiğini unutmadan ekleyelim.

Bu ne yaman çelişkidir, sayın eski başkanımız herkesi balık hafızalı mı zannetmektedir bilinmez ama 20 Ocak 2018’de kaybettiği seçimden sonra tekrar aday olmasını içerideki parasını kısa yoldan kurtarma çabası olarak yorumluyorum, buradan Galatasaray’ı ilgilendiren herhangi bir kahramanlık hikayesi, asil gaye, kutlu hedef, erdemli tavır çıkartamıyorum.  Kusura bakmasın.

Madem Tüzükten kaynaklanan hakkını kullanıp yeniden aday olmuş, sayın başkana dört net sorum var:

– Hani nasıl derler “evlerden ırak”, Allah esirgesin cümlemizi, yaptıklarınız yapacaklarınızın teminatı mıdır ?  

– Fenerbahçeli olmasından ziyade Galatasaray aleyhtarlığı ile medyada pozisyon elde etmiş, Yıldırım Demirören’in yaveri kurnaz gazeteci İbrahim Seten‘in yönettiği medya kampanyası sizi yeniden kulüp başkanlığına taşırsa, Fikret Orman’ın eski iş ortağı nevzuhur şahsiyet Serdar Güzelaydın‘ı Galatasaray Sportif A.Ş’nin tepesine yerleştirecek misiniz?

– Malumunuz TCMB siyasi ve ekonomik risklerden olumsuz etkilenip yükselen döviz kurunu kontol altına alabilmek için borç verme faizini 3 puan artırdı. Basından okuduğumuz kadarıyla siz de eksik olmayın 30 milyon Euro ile geliyormuşsunuz? Bu para HİBE midir? Eğer hibe değilse, faiz oranı bize en son kaça olur ?!?!??

– Seçim kampanyanızın öne çıkan mesajlarından biri de yeni transferleri müjdeleyen “yine uçaklar inecek” cümlesidir. UEFA kapısında sizden önceki Ünal AYSAL’ın açtığı finansal gedikleri savunmak zorunda kalmış, Financial Fair Play regülasyonlarına hakim biri sıfatıyla; bugün İsviçre’den Mondros mütarekesini andıran bir settlement agreement bekleyen Galatasaray’da bu uçaklar nereye ve nasıl inecek?  Hani diyorum ki acaba hevesinizi köreltmek için size bir flight simulator armağan etsek kulübün gariban çek defterini rahat bırakır mısınız?

Elbette Sayın Özbek bu dört soruyu görmezden gelip Galatasaray 5.0 projeler bütününü anlatmayı tercih edebilir ama kulübümüzün önceki dört tarihsel aşamasını da herhalde bir ara izah edecektir?

Konuyu toparlayacak olursak, bu seçimde GRİ renkli oy pusulası, KIRMIZI renkli oy pusulası, BEYAZ renkli oy pusulası geçerli seçenekler arasında sayılabilir.

Naçizane tavsiyem, yaptıkları ile anlattıkları arasında birkaç ışık yılı mesafe bulunan adaylardan her daim ısrarla sakınınız !

Ne bu seçimde, ne de başka seçimlerde…    İster 26 Mayıs’ta, ister 24 Haziran’da!

SON SÖZ:  Hafızanıza sahip çıkın, aldanmayın ve unutmayın!

Galatasaray Spor Kulübü seçimleri ve adaylara sorular

Futbolda 21. süper lig şampiyonluğunu kazanmış ve milyonların yüzünü güldürmüş bir kulübün parçası olmanın gururunu tüm Galatasaraylılarla paylaşarak başlayalım.  Öncelikle bu başarıda emeği geçen kulüp başkanından, sağlık heyetine herkese ama en çok sevgili Fatih Terim hocamıza ve Aslantepe’de rakiplere asla geçit vermeyen inançlı taraftarımıza teşekkür ederim.  Onlar olmasaydı bu başarı asla gerçekleşemezdi.

Türkiye’nin en kudretli spor kulübünde 26 Mayıs cumartesi günü seçimler yapılacak.  Kulübe hizmet etmek amacıyla yola çıkmış saygın Galatasaraylıların birbirini ötekileştirmediği, dedikodu ve iftiradan medet ummadığı, tek ayak üstünde bir düzine yalan söyledikten birkaç dakika sonra “BİZE GÜVENİN” demeyeceği centilmence bir yarış olmasını temenni ediyorum.

Bu sürece dair ilk beklentim, 26 Mayıs öncesi Türkiye’nin en seçkin eğitim kurumu olan GALATASARAY LİSESİ siyasi koz, seçmen etiketi ya da ayrıştırıcı unsur olarak kullanılmasın.  Mezunlar derneğini değil spor kulübümüzü yönetecek insanları arıyoruz. Ortak kimliğimiz Galatasaraylı olmaktır, her bir üyemiz için eşit düzenlenmiş seçme ve seçilme haklarımız kulüp tüzüğünden kaynaklanmakta olup, herhangi başka bir aidiyetin ön plana çıkarılması anlamsızdır.  Adaylar diplomalarını ya da mezuniyet derecelerini değil, spor kulübümüzün geleceğine dair tasarladıkları vizyonu ve bu uğurda sarf etmeyi taahhüt ettikleri emeği ortaya koysunlar.

Kimin geçmişten kaynaklanan ne karın ağrısı veya hesabı varsa da, kavgasını Mektep bahçesinden uzakta yapsın, bu olgunluğu göstermeyenlere karşı çok insafsız olunacağının sözünü şahsım adına bugünden veririm.

O Mektep bahçesidir ki, daha dün (20 Mayıs 2018 pazar) binlerce ebeveynin başvurduğu Galatasaray İlkokulu kurasında 50 şanslı çocuktan birinin kendi evlatları olması için dua eden annelerin, babaların, dedelerin, teyzelerin, amcaların buluştuğu yerdir.  Hangi spor kulübünün renklerine gönül vermiş olurlarsa olsunlar, evlatları için en iyiyi isteyen ve birbirlerine de şans dileyen o insanlar bize ilham versin.  Bazı zaman incir çekirdeğini doldurmayan tartışmalarda kendimize alan açmaya çalıştığımız Galatasaray aslında sadece bizim için değil, eğitim kurumu sıfatıyla bu ülkenin de birleştirici unsurlarından biri, belki de en çok arzulanan, özenilen yapısıdır.

İlla ki Galatasaray Lisesi üzerinden seçimde yarışmacı pozisyon devşirecekseniz, o vakit işinize geleni seçmeyeceksiniz.  Bu müstesna eğitim ocağının vasatlığı ödüllendirmeyen, hep daha iyiyi arayan ve bu topraklara ışık tutmuş olan felsefesi, dileriz ki iftihar kaynağı kulübümüzün her zerresine sirayet etsin.  Öyle ya, bugünkü formatına 150 sene önce kavuşmuş ve çökmekte olan Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine ve 21.yüzyıla dek uzanan yıllar boyunca kurucu hedefinden şaşmamış ve zirveden inmemiş başka kaç müessese hatırlıyorsunuz ki ?

Yaklaşan seçim ortamına dönecek olursak, heybesinde diploma haricinde iddia olmayan ya da o diplomaya çamur atmaktan öte laf bulamayan vasatların diline pelesenk edeceği bir olgu değil GALATASARAY, fikri ve hissi kapasiteniz müsaitse örnek alacağınız özelliği de yukarıda tarif edildiği şekliyledir.

Mekteb-i Sultani 1906 mezunu Ali Sami YEN’in “Türk olmayan takımları yenmek” olarak ifade ettiği amaç da, tam bu tarife karşılık geldiğini düşünmekteyim.

Alman yazar Goethe’nin dediği gibi “insanları birleştiren duygular, ayıran ise fikirlerdir”

Elbette seçimde alternatif fikirler, öneriler, projeler yarışsın, farklı düşünceler çarpışsın ama sandıklar kapandığında aynı duyguda buluşamıyor isek her birimizden daha mühim olan Galatasaray idealine ihanet eder konuma düşeriz ki, mazallah ruz-i mahşerde Ali Sami YEN’in, Emin Bülend’in, Hasnun Galip’in, Aslan Nihat’ın, Gündüz Kılıç’ın ve cümle büyük şahsiyetin yüzüne bakamayız.

26 Mayıs 2018’de seçim sandıkları kurulmadan önce manzara-i umumiye ise şöyle:

Galatasaray Spor Kulübü pek çok yanlış karar, hatalı işlem ve denetimsizlik sonucu yıllar içinde bulunduğu çıkmaza itilmiş ve artık bildik söylem ve yöntemlerle “yönetilemez” hale gelmiştir. Maliyetleri finanse edilemeyen sportif başarılar yarattığı iyimserlikle hepimizi oyalarken, kulübün geleceğini ipotek altına sokmuştur.  İdari yapılanmada ilkeler değil isimler konuşulduğundan istikrarlı performans bir türlü sağlanamamıştır. Adaylardan beklentimiz gerçek bir değişim / dönüşüm planını, somut – realist – ölçülebilir şekilde anlatmaları, popülizmden mutlaka uzak durmaları, proje niyetine sadece arazi ve gayrimenkul anlatmayıp sporun özüne dair uzun vadeli planlar ve stratejiler sunmaları olsun.  Ana faaliyetini ikinci plana itmiş izlenimi veren bir spor kulübünün tek sefere mahsus çözümlerle düze çıkması beklenemez, kurumsal sürdürülebilirlik ön planda tutulmalıdır. Elbette milyonların göz bebeği olan böyle güzide bir spor kulübünün zayıf ve çaresiz gösterilmesine de razı olunamaz.

Kulübün DNA’sından kaynaklanan kazanma kültürü, lig şampiyonluğunun coşkusu, camiayı peşinden sürükleyen Fatih Terim’e duyulan güven, gelecek sezona dair iyimserlik bir yana tamamen realist bakıldığında son 15 yılda Galatasaray SPOR Kulübü  stratejisi ve uzun vadeli planları olmayan, dönemlik hedeflere göre bir araya getirilmiş sporculara hesapsız ödemeler yapan, kısacası doğru yönetilemeyen, iyi denetlenemeyen, radikal biçimde dönüşmesi gerektiğini inkar eden üyeleriyle borca batık müflis bir yapı izlenimi vermektedir maalesef…

Bu seçimde hangi adayların kulübe önce “acı reçete” sonra da “sahip çıkılması gereken değerleri koruyarak somut bir dönüşüm planı” sunacağını henüz bilmiyoruz.  Şu ana kadar düşük profilli kampanyada bol bol SMS’e, yuvarlak cümlelere, iyimser vaatlere ve geleneksel söylemlere maruz kaldık.  Ben bu büyük kulübü yönetmeye namzet Galatasaraylılara birkaç soru hazırladım.  Kanaatim odur ki, bu ve benzeri soruları tüm üyeler sorar ve koltuğa aday olanlar da kısa / net / somut / ölçülebilir cinsten 5N1K cevaplar verirlerse en doğruyu seçme şansımız artar.  Başlıyoruz:

  • Neden aday oldunuz? Ekibinizi hangi kriterlere göre bir araya getirdiniz? Galatasaray’da fark yaratmak üzere ele alacağınız ilk üç konu hangileridir ? Galatasaray’ı mevcut durumundan ileriye taşımak adına diğer adaylardan en belirgin farkınız olarak neyi gösterirdiniz ?
  • Tüzük hükümlerinin ihlal edilmesinin önlenmesi ve kulübün daha şeffaf yönetilmesi / iyi denetlenmesi için ne yönde tüzük tadili yapılacağını anlatır mısınız?  Örneğin denetleme, sicil ve disiplin kurullarının çarşaf liste dışında bağımsız seçilmesi fikrini destekliyor musunuz?
  • Genel kurulun zamanında ve yerinde denetleme yapabilmesi için düşündüğünüz çözümler nelerdir ?  Bütçe hedeflerine dair gerçekleşmeleri biten mali yılın ardından değil de, mesela aylık veya üçer aylık dönemler içinde üyelerle paylaşabilecek misiniz?
  • Kulüpteki karar alma mekanizmalarının öncülü olan araştırma – planlama – strateji süreçlerine konularında yetkin ve gönüllü katkı vermeye hazır kulüp üyelerinin ya da henüz kulüp üyesi olmamış Galatasaraylıların katılımı nasıl özendireceksiniz ?

 

  • Kulüp ve bağlı şirketlerdeki idari yapılanma ne şekilde organize edilecek, en iyi profesyonellerden optimum maliyetle doğru performans almaya yönelik iş planı nedir?  Nepotizm iddialarını önlemeye yönelik ne gibi seçme / yerleştirme kriterleri olacak ?
  • Üç yıllık yönetim dönemine sığmayacağını da unutmadan, başarıları hesapsızca satın alan modelden temelde başarıyı öz kaynaklarıyla üreten Galatasaray’a geçiş nasıl sağlanacak ?  Scouting sistemi hakkındaki düşünceleriniz nedir, Türkiye’de ve dünyada kurumun genlerine uygun hinterland olarak nereleri belirlediniz?  Galatasaray’ın bazı branşlarda sporcu üretemiyor olmasının temel gerekçesi sizce nedir ?
  • Futbolda “spor aklı” olarak Divan Kurulu üyemiz Sayın Fatih Terim ismi tüm adayların ortak tercihi, doğal olarak aklın yolu bir gözüküyor.  Varsayalım ki şu an en iyi seçenek olan Fatih Terim hocamız aniden emeklilik kararı alır ya da mesela Serie A’da şampiyonluk hedefleyen bir kulübe giderse B planınız var mı?  Başka bir deyişle “Allah kerim Fatih Terim” dışında futbola dair tahayyülünüz nedir?
  • Futbol haricindeki branşların mevcut durumu ve finansman yaratmanın zorlukları göz önünde bulundurulduğunda, bu branşlarla ilgili strateji nasıl şekillenecek ?
  • Galatasaray’ın en büyük yatırım ve maalesef zarar kalemi olan transferlerde nasıl bir politika izleyecek ve bu konudaki geçmiş olumsuz deneyimleri nasıl değiştireceksiniz? Kulüp çalışanlarının, temsilcilerin, menajerlerin uymak zorunda olacağı bir transfer yönetmeliği hazırlamayı düşünür müsünüz?
  • Her branştaki sporcularımız için saygın işveren ve kariyer fırsatı konumunda bir kulübü sağlamak için hangi önlemleri alacaksınız ?  Her branştan ve her yaş grubundan sporcuların aileleri ile nasıl iletişim kuracaksınız ?

 

  • Kemerburgaz’a taşınması planlanan tesislerimizin anahtar teslim maliyeti nedir, bu harcama kaleminin kaynağı nereden bulunacak ?  Üst kullanım hakkı alınan arazinin Galatasaray’ın yakın gelecekteki ihtiyaçlarını karşılayacağına dair analiz yapıldı mı?  Arazi amaca ya da hesabımıza uygun değilse başka bir taşınmazla takas edilmesine nasıl bakarsınız ?
  • Aslantepe’de inşa edilmesi planlanan spor salonu hakkında ne düşünüyorsunuz? Yüksek maliyetli bu projenin kaynağını nasıl yaratacaksınız ?

 

  • Nakit akışı nasıl düzenlenecek, muaccel borçların ödenmesi ve kısa vadeli borçların çevrilebilmesi için kaynak nereden bulunacak ?
  • Konsolide borç – alacak farkımız 31 Aralık 2017 itibariyle 1,163 milyar TL mertebesindedir.  Üç yıl sonra bu rakamın kaç TL olmasını hedefliyorsunuz?
  • Kulübün ve bağlı şirketlerin tüm gider kalemlerinde israf nasıl önlenecek? Üç yıl içinde ulaşmayı planladığınız tasarruf oranı nedir ?
  • Ürün ve hizmet tedarikinde etkin maliyet yönetimini temin etmek yani alırken kazanmak maksadıyla hangi kurallar uygulanacak?  Kamuoyu ile paylaşılacak satın alma yönetmeliği ve ihale prosedürü gibi bağlayıcı belgeler düşünülüyor mu ?
  • Konsolide borç stokunun yeniden yapılandırılması, bilançoyu perişan eden kur riskinin minimize edilmesi gibi konularda somut planlar nedir ?
  • Yeni gelir kaynaklarının elde edilmesi, sürdürülebilir projeler ve sponsorluk bağlantıları nasıl yönetilecek ?   Galatasaray markasının yönetilmesine dair ana vizyonunuz nedir ?
  • Galatasaray Spor Kulübü ve bağlı şirketlerinde satış, pazarlama, CRM, müşteri deneyimi gibi konularda ne yönde bir değişim öngörüyorsunuz?

 

  • Medya aracılığıyla beklentileri sürekli yükseltilen, geçmiş dönemde kandırıldıkça haklı olarak öfkelenen, öfkeyi yatıştırmak üzere şımartıldıkça tatmin duygusunu yitiren, nihayetinde sosyal medya sayesinde hepten zıvanadan çıkan endüstriyel seyirciye kulüp bünyesinde uygulanması elzem olan “acı reçete” nasıl anlatılacak ?
  • Endüstrinin girdabına henüz kapılmamış vefakar taraftarlarımız ve Galatasaray markasının sadık müşterileri ile ilişkiler nasıl düzenlenecek?  Kurumsal hedef ve ihtiyaçlar doğrultusunda nasıl mobilize edilecekler ?

 

  • Ulusal veya uluslararası hukuki riskler, süren davalar, mevzuattan kaynaklanan müeyyide olasılıkları karşısında nasıl pozisyon alınacak ?
  • Halka açık Galatasaray Sportif A.Ş’nin hiç bir zaman bütçe yapamamasını ve birkaç yıldır CEO makamının boş olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz ? Çözümünüz nedir ?

 

  • Galatasaray Sportif A.Ş’nin yabancı sermaye ortaklığına dönüşmesine nasıl bakmaktasınız ?

 

  • Galatasaray Adası, Mecidiyeköy’deki natamam inşaat, Hasnun Galip’teki kulüp binası ve diğer taşınmazlar hakkındaki değerlendirme alternatifleriniz nedir ?
  • Ulusal ve uluslararası spor federasyonları, rakip kulüpler, bürokrasi, yerel yönetimler ve devlet ile ilişkilerde temel ilkeler ve yaklaşım nasıl şekillenecek ?
  • Kulüp başkanı olarak seçilirseniz medya ile olan ilişkilerinizi nasıl düzenleyecek, hangi prensipleri belirleyeceksiniz ?  Medyadaki kartelleşme ve spor basınındaki gruplaşmanın Galatasaray’ı ilgilendiren riskler doğurabileceğini düşünüyor musunuz ?
  • Yönetim kurulu listesinde aday olan üyeler sosyal medya hesaplarını kapatmaya ve Galatasaray ile ilgili hiçbir paylaşımda bulunmamaya söz verebilirler mi?

 

  • Bütçe disiplini, başkan ve yönetim kurulu üyelerinin müteselsilen mali sorumlulukları gibi bağlayıcı tüzük maddelerinden haberdar mısınız ?  Dursun Özbek döneminde 7 kulüp üyesinin katkılarıyla hazırlanan ve daha sonra sümen altı edilen Galatasaray Mali ve İdari Kriterlerini hayata geçirmeyi düşünür müsünüz ?
  • Yönetim döneminizde oluşan ve tamamen hatalı karar ve yanlış tercihlerinizden kaynaklanan görev zararını nakden tazmin etme sözü verir misiniz ?

Bu ve buna benzer tüm soruların en doğru cevaplarını ortak akılla bulmak ve tavizsiz uygulanmasını sağlamak durumundayızGalatasaray Spor Kulübü iyi insan ve nitelikli sporcu yetiştiren, inandığı değerleri ve çıkarlarını her platformda savunan, sürdürülebilir başarıyı hedefleyerek milyonlarca Galatasaraylıyı gururlandıran, dirayetli insanlar tarafından stratejik hedefler doğrultusunda yönetilen, hesap veren, çok iyi denetlenen muteber bir kurum olmalıdır.  GALATASARAY bir bütün olarak spor kulübü olmanın da ötesine geçip, Türkiye’ye umut dağıtan, ilham veren bir medeniyet projesi olmalıdır.

Bundan sonra söz adayların, takipteyiz…

Yüz bin imza ile bir ülkeyi değiştirme mücadelesi

Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre:

Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş, yüksek öğrenim yapmış, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip Türk vatandaşları arasından, doğrudan halk tarafından seçilir.

Bu satırların yazarı yukarıda anılan yeterlilikleri karşılamaktadır. İstanbul Fatih – Oruçgazi ilkokulu, Galatasaray Lisesi, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler diplomaları noter onaylı takdim edilebilir.  Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler yüksek lisans programı, halen devam eden Adalet Meslek Yüksek okulu..  Hayat kısa ve öğrenecek çok şey var.

Ancak herhangi bir siyasi parti grubu beni aday göstermeyeceğine göre yazılı muvafakatim olursa ve 100.000 seçmenin imzasını alırsam aday olabilirim.  Bu küçük detayı şimdilik kenara bırakırsak böyle bir siyasi makama aday olsam seçmene neler anlatabileceğimi düşünürken, bunları kağıda dökmeye karar verdim.  Sonuna kadar sabırla okuyanlar, adaylığıma imza vermiş kabul edilirler 🙂

Muhtemelen diğer adaylar birbirlerini sürekli itham etmekten, mazotun litre fiyatı ya da asgari ücret seviyesi gibi popülist vaatleri arka arkaya dizmekten, vergi ya da imar affı üzerinden mavi boncuk dağıtmaktan geri durmayacaklardır.   Kimlik siyaseti ya da kişisel çıkar hesapları üzerinden taraftar toplamaya çalışacaklardır.  Bu ülkenin ihtiyacı aynı itiş kakışa bir figür daha eklenmesi olamayacağına göre, ben müsaadenizle sürüden ayrılıp farklı bir yol izleyeceğim.

Devlet dediğimiz örgütlenme insanlar için vardır, siyaset insanların barışı ve refahı için yapılmalıdır.  İnsanlar aday olur, insanlar oy verir. Seçenler ve seçilenlerin hikayesindeki ortak öge insan ise, oradan başlayacağız

Tersten gidelim, insan ne olmadan yaşayamaz? Oksijen…

Nefes almalıyız.

İlk vaat “soluk almak

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre örneğin başkent Ankara dünyada havası en kirli şehirlerden biri..  Tüm yerleşim birimlerinde kirletici faktörlerin minimize edilmesi bakanlıkların ve yerel yönetimlerin ilk hedefi olacak.  Temiz hava her yurttaşın hakkıdır, Türkiye yeryüzündeki karbon ayak izini küçültecektir.  Küresel iklim değişikliğinin yaratacağı felaketlere karşı alınabilecek altyapı önlemleri belirlenecek, hortum-sel-kuraklık gibi risklerin etkileri minimize edilmeye çalışılacaktır.

Aynı zamanda “soluk almak” özgürlüğün de tanımlarından biri.

Baskıcı, ceberrut, paranoyak devlet anlayışı külliyen reddedilecek.

Vatandaşın soluğunu kesen her tür uygulama kaldırılacak. Eleştirel yazı yazdı diye gazeteciler çalıştıkları kurumdan kovulmayacak, sosyal medyada kantarın topuzunu kaçırdı diye kimse gözaltına alınmayacak.

Metrekare cinsinden uygun alana sahip parklarda mini forum alanları yapılacak.  İnsanlar bir araya gelsin, birbirlerini dinlesin, sohbet etsin.  Çalsın, söylesin.  Mesela Cem Yılmaz’ın tahtına namzet bir stand-up ustası varsa dilerse performansını sergilesin, ne zararı olabilir ki?

Hatta 1 Mayıs Taksim meydanında kutlansın, alanın fiziksel kapasitesi nedeniyle izdiham (dolayısıyla güvenlik) riski varsa üst aramasından geçen herkes önceden ilan edilen kotaya uygun olarak “sayıyla” alana girsin Taksim meydanına.  Resmi açıklama şu yönde yapılmış olsa kötü niyetli olanlar hariç kimin diyeceği söz olur ki: “Fiziki imkanlar ve lojistik olanaklar göz önünde bulundurularak 90 bin kişinin katılımıyla Taksim meydanında 1 Mayıs şenliklerine İstanbul Valiliği müsaade etmiştir”   Daha kitlesel kalabalıklar için de başka yerler adres gösterilir.

Her problemin çözümünü özgürlükleri en az şekilde kısıtlama kaygısıyla ele almak prensip haline gelmelidir.

Toplumu düdüklü tencereye çevirmek ve sürekli baskılamak anlık ve yıkıcı tepkilerin oluşmasına yol açar.  Bunun yerine insanların sosyalleşmesine ve düşüncelerini paylaşarak birbirlerini tanımasına / anlamasına zemin hazırlanmalıdır.  Yıllardır bizi zehirleyen toplumdaki ayrışma, kutuplaşma ancak bu şekilde ve zamanla azalır.

Maalesef Meclis-i Mebusan’ı kapatarak neredeyse herkesin peşine hafiye takmış Osmanlı sultanının popüler kültür ikonuna dönüştüğü dönemde, tam ters istikamette hürriyet sahaları açılmalıdır halka.. Özgürlük, kamu düzeni ya da istikrarın düşmanı değildir.  Başkalarının hakkına tecavüz edeni, kamu düzenini bozanı, kanun dışı eylemlere kalkışanı önlemek ve bileğini bükmek de devletin varlık sebebidir.

Hava temiz, nefes alabiliyoruz, biraz rahatladık ama başka ne olmazsa alt tarafı birkaç günlük ömrümüz kalmıştır?

SU

Hayatın kaynağıdır su….

Dünyada son 100 yılda su tüketimi 10 kat artarken, kişi başına düşen temiz su miktarı yarı yarıya azaldı.  Yaklaşık 1,1 milyar insanın içilebilir suya ulaşmakta zorluk yaşadığı, başta çocuklar olmak üzere yılda ortalama 10 milyon insanın sudan kaynaklanan salgın hastalıklar sonucu öldüğü bir dünyada su savaşlarının ortasında kalabilecek bir coğrafyada yaşıyoruz.  Çocukluğumuzda suyumuzun bol olduğunu zannederdik ama son 20 yılda Türkiye’de kişi başına temiz su miktarı 4000 metreküpten 1430 metreküpe kadar düştü.  Çanlar bizim için çalıyor ve kimsenin umurunda değil.

Gölleri, nehirleri kirleten unsurların detaylı tespitini müteakip karşı önlem alınacak. Sanayi tesislerinin bu su kaynaklarından uzağa taşınması, evsel atık ve diğer kimyasalların kirletici etkisinin azaltılması öncelik haline gelecek.  Tarımda damla sulama özendirilecek, bununla ilgili yatırımlara destek olunacak, salma sulamada ısrar edenler para cezasına çarptırılacak.

Zengin biyolojik çeşitlilik içeren ormanların olduğu ve bu ormanların can damarı olan akarsuların olduğu yerde kesinlikle HES inşa edilmeyecek.

Denizlerdeki biyolojik çeşitliliğin 30 yıl öncesindeki seviyesine dönmesi için tüm önlemler alınacak.  Yasa dışı balıkçılık faaliyetinin cezası artırılacak.  Karadeniz’e komşu ülkeler ve Yunanistan’la bu konuda ortak inisiyatif geliştirilecek.

Denizden izinsiz kum çekenler, trol avcılığı yapanlar ve benzeri ihlallerin tespiti / önlenmesi için Sahil Güvenlik ve Deniz polisi yeni teçhizat, tekne ve personelle takviye edilecek.

Kıyılarda, yüzeyde biriken atıkların daha sık temizlenmesi için özel amaçlı teknelerin sayısı artırılacak, bu atıklar geri dönüşüme gidecek.

Tamam şimdi nefes alabiliyoruz, temiz suya erişiyoruz, sırada ne var?

Tahmininiz doğru, Sağlıklı Gıda

Türkiye’nin şehirleşme oranıyla övünülürken, şehirde yaşayan insanların çiftçilere, köylülere ve hayvancılıkla uğraşanlara muhtaç olduğu gerçeği değişmiyor.  Hepimiz hiç tanımadığımız insanların eline bakıyoruz ama muhtaç olduğumuz o insanları bir an bile düşünmüyoruz.

Ekilebilir tarım sahaları daralıyor, verimli topraklar erozyonla yok oluyor ya da iskana açılıyor, hayvan sayısı azalıyor, verimlilik düşüyor.  Çiftçiler mutsuz, köylüler fakir, planlama olmadığından ürünlerde fiyat istikrarı yok.  Gıda enflasyonu orta ve dar gelirlileri ürkütecek boyutta, üstelik ne yediğimizden emin değiliz.  Ne tohumdan, ne ilaçlamadan, ne katkı maddelerinden emin olamıyoruz.  Gıdada tağşiş çok yaygın bir haksız kazanç aracına dönüşmüş durumda ve sağlığımızı tehdit ediyor.

Demek ki düzen değişmeli ve düzenleyici konumdaki T.C. Gıda Tarım Hayvanlık Bakanlığı en baştan yapılandırılacak.

Ata mirası genetiğiyle oynanmamış yerli tohumlar kontrollü biçimde çiftçiye dağıtılacak, organik gübre üretimi artırılacak.  Besi hayvancılığında, tavukçulukta standartlar en baştan belirlenecek.  Tarım üretimi merkezi sistemle ve bölgesel önceliklere göre planlanacak.  Çiftçiler ve hayvancılıkla uğraşanlar verimlilik kıstaslarına göre konan hedeflere uygun performans gösterirse sabit yatırım desteği, vergi indirimi gibi teşvikler gelecek.   Tarladan sofraya ulaşan zincir kısalacak.  Temel gıda maddelerinde kendine yetebilen, komşu ülkelere de ihracat yapan bir ülke olmak idealimiz olmalıdır.  “Köylü milletin efendisidir” diyen adamın büyüklüğüne inanınız.

Kırsaldan yakın zamanda kopan ya da büyük şehirlerde kendini kıstırılmış hissedenlerden nüfusa kayıtlı olduğu ilçe veya köye dönüp tarım – hayvancılık ile uğraşmayı taahhüt edenlere ilk yılı geri ödemesiz %9,9 yıllık faizle kredi verilecek.  Yapılacak denetimler sonucunda aldıkları krediyi maksadı dışında kullananlar “devlet mallarına karşı işlenen suçlar” kapsamında işlem görecek.

Hava, su, gıda tamam…

Bundan sonraki ilk üçlü ise güvenlik-adalet-eğitim

Bu mühim konulara dair yaklaşımlarımızı sıkıcı olmamak adına çok kısa örneklerle özetleyelim:

Deniz ve kara sınırlarının güvenliği için elektronik gözlem ekipmanları ve insansız hava araçlarının kullanımı yoğunlaştırılacak.  Irak ve Suriye’de devlet otoritesi boşluğundan faydalanarak Türkiye aleyhine pozisyon alan, girişimde bulunabilecek silahlı unsurlara göz açtırılmayacak. Caydırıcılık ön planda tutulup, sırf iç politika malzemesi olsun diye maddi / manevi yüksek maliyetli sınır ötesi operasyonlara kalkışılmayacak.  Uluslararası hukukun da tanıdığı meşru müdafaa açısından askeri müdahale kaçınılmaz hale gelirse, mobilize edilecek en büyük kuvvetle hedeflere en kısa sürede ulaşılması yegane öncelik olacak.  Müttefik ülkeler ve bölgenin legal aktörleriyle dürüst ve açık ilişkiler yürütülecek.  Suçu önleme maksadıyla istihbarat birimlerinin çalışmalarında eş güdüm artırılacak.  Uyuşturucu madde üretimi ve ticareti toplum için risk ve terörün finansmanına destek oluşturduğu için narkotik suçlarla ilgili kovuşturma ve soruşturma süreçleri sıkılaştırılacak.  DEPREM riski milli güvenlik meselesi olarak ele alınacak ve nüfusun yoğun olduğu bölgelerdeki şiddetli bir depremin ülkeyi istikrarsızlaştıracağı varsayımıyla hasarı azaltmaya matuf önlemler hızlandırılacak.

Hakimler ve Savcılar YÜKSEK Kurulu tekrar ihdas edilecek, başka bir deyişle kaldırılan Y geri dönecek.  Yürütmeyi temsilen tek HSYK üyesi Adalet Bakanlığı Müsteşarı olacak ve yargı bağımsızlığını ilgilendiren konulara değil sadece idari hususlara müdahil olacak.  Adli yıl açılışına cumhurbaşkanı katılacak, misafirliğini bildiğinden konuşması 15 dakikayı geçmeyecek.  Yüksek yargı mensupları cumhurbaşkanını alkışlamak, takdir etmek, övmek zorunda bırakılmayacak.

Tutuklu tüm gazeteciler ve milletvekilleri tahliye edilecek, dava dosyaları yeni mahkeme heyetleriyle ve tutuksuz yargılama esasına göre devam edecek.

İki yılın altında hapis cezası alanlar ya da kabahatler kanununu ihlal edenler için farklı sürelerde kamu hizmeti zorunlu olacak..  Kimisi aş evlerinde yemek dağıtacak, kimisi görme engellilere kitap okuyacak, kimisi yaşlı bakım evlerinde çalışacak.  Kamu hizmetinden kaçınan ya da kaytaranın cezası katmerlenecek.

Tablet ya da akıllı tahta ile eğitimin kalitesinin artırılacağına dair fantezi terk edilecek.  İçerik ve eğitmene ağırlık verilecek.  Ders kitaplarında akıl ve bilimle bağdaşmayan, siyasi propaganda katkılı, ayrımcılığı körükleyen her türlü yazı ve görsel ayıklanacak. Öğretmenlerin maaşları ve yan hakları iyileştirilecek.  Atama bekleyen öğretmenler, ihtiyaç doğrultusunda görevlendirilmeye başlanacak.  Eğitim fakülteleri sil baştan ele alınacak.  Öğretmenliğin toplumdaki saygınlığı artırılacak ama öğretmen olmak zorlaşacak.  Genel kültürü yüksek, formasyonu eksiksiz, çok katmanlı sınavları aşabilen insanlar öğretmen olabilecek.  Okul binalarının tamir ve yenilenmesi için yerel yönetimlerin ve eşrafın da katkısı talep edilecek.

Üniversitelerde öğretim üyelerinin birinci sorumluluğu bilim üretmek ve öğrencilere vakit ayırmak olacak.  Özel sektöre, ticarete, siyasi danışmanlığa odaklanarak asli faaliyetinden uzaklaşanların akademik performansları sorgulanabilir.  12 Eylül kalıntısı YÖK kaldırılacak.

Yurt dışına devlet bursuyla gönderilen öğrenci sayısı %100 oranında artırılacak.  Öğrencilerin ülkeye dönmeden önce en az 2 yıl yurt dışında çalışarak farklı deneyimlerle tanışması özendirilecek.

Dünya akademik literatürüne en çok katkıda bulunan devlet üniversiteleri bütçelerini diğer üniversitelere nazaran daha yüksek oranda artırma şansı yakalayacak.

Üniversite seçimlerinde rektörlük yarışını kim kazanmışsa Cumhurbaşkanı onu atayacak.

Kültür, sanat, spor festivallerinin üniversiteler arası katılımla gerçekleşmesi özendirilecek.  Bu konuda devlet ve özel sektörden kaynak yaratılacak.

İstanbul Üniversitesi başta olmak üzere köklü üniversiteler bölünmeyip bir bütün olarak devam edecek.

Üniversitelere dışarıdan silahlı terör saldırısı olmadığı ya da yüksek güvenlik riski ile Rektör davet etmediği sürece polis ve jandarma asla kampüslere girmeyecek.

Bu yazının devamında hepsi birbirinden önemli birkaç konuya yer verilecektir, elbette irdelenmesi gerekenler bunlardan ibaret değildir.  Yeterince uzun olan metnin daha da sıkıcı hale gelmemesi dikkate alınmıştır.  Sıradaki konu başlıklarına dönersek;

HARİCİYE SİYASETİ ve örnek vaka: Türk-Yunan ilişkileri:

Mustafa Kemal Atatürk’ün saygın, barışçı ve dengeli dış politikasından feyz alınacak. Son 5 yılda istifa etmiş ya da emekli olmuş seçkin diplomatlardan özel bir danışma heyeti kurulacak. Meslekten olmayan büyükelçi yurt dışı göreve atanmayacak. T.C. hukuk devleti sıfatıyla hiçbir sorununu rehine alarak çözmeyeceğinden ülkemiz sınırını aştığı için yakalanan Yunan askerleri casusluk amacıyla topraklarımıza girmedikleri hukuken ispatlandığı an ülkelerine iade edilecektir.  Yunanistan’a kaçan 8 darbeci askerin iadesi için temaslar sıklaşacak.

Heybeliada Ruhban okulu meselesi Lozan antlaşması ve iki ülke ilişkileri ışığında yeniden ele alınacak.  Son 10 senede oldu bitti ile Yunanistan tarafından işgal edilen Ege ada ve kayalıkları karşılıklı müzakere edilecek ve haksız işgaller mutlaka sona erdirilecek.  Uluslararası antlaşmalara aykırı şekilde silahlandırılan hatta askeri havaalanı inşa edilen adaların durumu müzakere edilecek, çözüm bulunamazsa uluslararası hukuk platformlarına taşınacak.  İki NATO üyesinin Ege Denizi üzerindeki rutin gözlem & devriye uçuşlarını mühimmat yüklü olmayan uçaklarla yapması teklif edilecek. Türkiye – Yunanistan arasında günübirlik turizm veya alışveriş amaçlı geçişler kolaylaştırılacak.

ULAŞIM

Ulaşımda raylı sistemler desteklenecek, şu anda istenen düzeyde yolcu deneyimi yaratamayan hızlı tren projesi rehabilite edilecek.   Raylı sistemlere entegre büyük otoparklar yapılarak, mega kentlerdeki özel araç sirkülasyonu sınırlanmaya çalışılacak. Uygun olan kentlerde deniz ulaşımına ağırlık verilecek, büyük kentlerde uygun ana arterlerde tercihli bisiklet yolları olacak.  Motosiklette alt vergi dilimi 250 cc’den 500 cc’ye yükselecek.  Böylelikle motosikletin daha çok insanın birincil tercihi olması sağlanabilecek. Hybrid araçlarda büyük vergi indirimleri olacak, 10 yaşını aşan otomobiller ise yüksek vergi ödemeye başlayacak.  İstanbul’da 5.000 yeni taksi plakası daha tahsis edilecek, mevcut plaka sahiplerinin hegemonyası kırılacak.  Trafik ihlallerinin tespitinde EDS yaygınlaşacak, örneğin emniyet şeridini amacı dışında kullanan sürücü aracının 1 yıllık MTV’si kadar cezayı bir seferde ödeyecek. Buyrun emniyet şeridini kullanın, hazine kazansın!

Cumhurbaşkanı kent içinde yolları önceden kesmeyecek, geçiş üstünlüğü için trafik akışını keşmekeş haline sokmayacak.  Uygun durumlarda deniz yolu ya da helikopter kullanılmak suretiyle yollardaki yüz binlerce insanın ulaşım hakkına halel getirilmeyecektir.

DİN ve Diyanet

Türkiye din ve vicdan özgürlüğüne saygılı, aynı şekilde dinin siyasallaşmasına ve ayrıştırıcı unsur olmasına karşı ve tüm inançlara eşit mesafede duran LAİK bir cumhuriyet olduğunu hatırlamak durumundadır.

İlkokuldan liseye dek her türlü siyasi, dini, ayrışmaya sebep olacak faaliyet, etkinlik, yapılanma okullarda men edilecek.

İlk ve orta dereceli okullarda her türlü dini sembol (türban-baş örtüsü dahil) yasak olacak.  Liseden itibaren serbestiyet yalnızca imam-hatip okulları için geçerli olacak.  Üniversitelerde doğal olarak hiçbir kısıt ya da sınırlama olmayacak.

Yeteri kadar İmam Hatip mektebi açıldığı ve kontenjanlarını dolduramaz durumda olduğu için, bir süreliğine yenisi açılmayacak.

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi dinler tarihi ve iyi insan olmanın özelinde elden geçirilecek, seçimlik ders olacak, 5.sınıftan itibaren müfredata girecek, merkezi sistem sınavlarında soru olarak sorulmayacak.

Diyanet İşleri Başkanlığının yetkisi ve bütçesi kademeli olarak daralacak. Fetva kurumu en baştan ele alınacak.  İnsanlık onurunu zedeleyen, cinsiyet ayrımcılığına zemin oluşturan, hukukun suç saydığı fiillere mazeret oluşturabilecek fetva yayımlanamayacak.

Tarikat, cemaat türü grupların “din ve vicdan özgürlüğü” kapsamında her türlü faaliyeti serbest olacak.  İtikat, ibadet, tasavvuf dışına taşarak siyaset ile ilgilenmeleri yasaklanacak, her ne nam altında olursa olsun ticari faaliyetlerine mani olunacak.  Vakıf kurmaları özel izne tabi olacak. Tüm bu gruplar birer dernekmiş gibi aldıkları tüm bağışları makbuz karşılığı tahsil edecek, tüm bu gönüllü para hareketinin kaydını tutacak, olası hukuk ihlallerinden yönetim kademesi olarak belirlenen kişiler sorumlu olacak ve ağır cezalara çarptırılacaklar.

Bir yerleşim yerinde hiçbir ibadethane yoksa inşasına hemen izin verilecek, diğer şartlarda ancak ulaşım zorluğu ya da kapasite sorunu yeni ibadethane inşası için gerekçe olarak ileri sürülebilecek.

Cemevleri ibadethane sayılacak, camilerin yararlandığı avantajlı maliyetlere aynen tabi olacak.

Sinagog ve kiliseler talep ettikleri takdirde, tıpkı camiler gibi tesis yönetimi hizmetlerini bulundukları belediyelerden ücretsiz alacaklar.

Tarihi özelliği olan cami ve külliyelerde Kültür ve Turizm Bakanlığı onayı olmadan en ufak tadilat, tefrişat, ekleme yapılamayacak.  Restorasyonları Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından onaylanmadan başlamayacak.  Sabah ezanını saba makamında okumayı bilecek kadar görgüsü ve musıki bilgisi olmayanlar müezzin olamayacak.

Cumhuriyet düşmanı F.Gülen tehdidi

Kaçak Fethullah Gülen’in iadesi için 100 sayfayı geçmeyen İngilizce bir özet hazırlanacak, somut delillerle ABD’den tekrar istenecek.  T.C. düşmanı Gülen Türkiye’ye getirilebilirse İmralı’da yüksek güvenlikli hapishanede tutulacak ve dahili ve harici ilişkileri sorgulanacak.  Aşçı, bahçıvan, maklube yiyen ablalar hepsi cezaevini boylamışken 30 yıldır zehir saçan emekli vaizin sağ kolu, has adamı, gizli kasası, sırdaşı olup havuz medyasında her gün iktidar yanlısı yorum yapanlar gözaltına alınacak ve en baştan sorgulanacak.  Kısacası her türlü iktidarla önceden yapılmış tüm hukuk dışı pazarlıklar geçersizdir.  Ayrıca Gülencilerin tasfiyesi ardından kamuya giren herkes tekrar güvenlik soruşturmasından geçecek, liyakati olmadığı halde başka tarikat / cemaat bağlantısı nedeniyle tercih edilenlerin memuriyetle ilişiği kesilecek.

SAĞLIK

Sağlık sektöründeki mesai düzeninin değişmesi, hemşire ve hekimlerin iş yükünün adil ve makul bir hale getirilmesi uzun vadeli hedeftir.

İnsan kalabalığından yılmış, neredeyse elinde kronometreyle teşhis koymak durumunda olan, mesleğinden soğumuş bir hekimin hastalara şifa dağıtması, hasta yakınlarına medeni biçimde laf anlatması imkansızdır.

Hastanelerdeki güvenlik düzeyi ve dinlenme alanları da hemşire ve hekimler için kritik önemdedir.  Sağlık hizmeti verenler işlerini yaparken kendilerini rahat hisseder ve gülümseyebilirse, pek çok sorun zincirleme çözülür.

SPOR: Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur

Sporda ilk hedef lisanslı veya lisanssız düzenli spor yapan yurttaş sayısını artırmaktır. Bu amaca matuf olarak koşu ve bisiklet parkurları başta olmak üzere alan yaratılacak. Engelli bireylerin spor yoluyla rehabilitasyonunun ne büyük fark yaratabileceğini bildiğimden, elit engelli sporcuların çocuklara örnek olması için farkındalık çalışmaları yapılacak. Olimpik sporlarda 2028 yaz olimpiyatlarında bugüne dek başarılı olunamamış bazı hedef branşlarda kürsüye çıkacak sporcular yetiştirilmesi için planlama yapılacak.  Euro 2024 sevdasıyla Ankara’da inşa edilmek istenen 65.000 kişilik futbol stadyumundan vazgeçilecek, turnuva sonrasında atıl kalacak böylesine bir yatırım israftır.  Futbol kulüplerine bir daha vergi affı olmayacak, T.C. pasaportlu oyuncularla ancak TL cinsinden mukavele imzalanacak.  Doping yapan sporcular, uluslararası düzeyde ne ceza almış olurlarsa olsunlar, ömür boyu milli takımlardan men edilecekler.  Vergilendirmede %15 olan stopaj %25’e yükselecek, kulüplere bu vergileri profesyonel sporcuların brüt ücretlerinden tahsil etmeleri tavsiye edilecek.  Belediyelerin futbol kulüplerine destek olması yasaklanacak. Milli forma giyen tüm sporcular ancak madalya veya kupa kazanmışsa ekstra prime hak kazanacak, konu yasayla düzenlenecek.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin sevk ve idaresi

Vazifesine ve anayasaya sadakat ile bağlı asker olma vasfını yitirip, bir orgenerale yakışmayacak her türlü mesleki zaafı gösteren Bay Hulusi Akar re’sen emekli edilecek.

Kurmay subay yetiştirme konusunda asırlık sistemin ilgası geri alınacak, Askeri Liselerin tekrar açılması yeni komuta kademesine teklif edilecek.

Her halükarda Kuleli Askeri Lisesi veya Heybeliada Deniz Lisesi otel ya da rezidans olmayacak.

Kurmay sınıfının yetiştirilmesi hususunda Ergenekon, Balyoz mağduru olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinden uzaklaştırılmış vatansever subay ve paşalardan görüş alınacak.  Tercih edenlerin askeri eğitimde uzman olarak görev almalarının önü açılacak.

Barış döneminde Türk Silahlı Kuvvetlerinin sabit masrafları ve değişken maliyetleri kontrol altında tutulacak.  Bilhassa askerin iaşe ve ibatesinde israf olmayacak.  Bu hususta görev alan özel şirketler dikkatle seçilecek, gıda zehirlenmesi gibi kabul edilemez olaylara sebep olanlar hakkında tazminat davaları açılacak, bir daha değil TSK, herhangi bir kamu ihalesine giremeyecekler.

Silah sistemlerinin ve özellikle mühimmatın olabildiğince yerli üretim olma hedefi devam edecek.  MİLGEM projesinin dış satıma yönelik genişletilmesi sağlanacak.

Muhtelif konularda bazı fikirler…

Nükleer enerji ile ilgili projeler iptal edilecek.  Rüzgar, güneş, jeotermal gibi çevre etkisi ve riski düşük yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinecek.  Ruhsatsız kömür madenleri derhal mühürlenip kapatılacak, tüm kömür madenlerinde yaşam odası zorunlu tutulacak.

Yavuz Sultan Selim ya da Osmangazi köprüleri gibi altyapı yatırımlarında müteahhit firmalarla yapılan anlaşmalar kamu yararı olmadığı gerekçesiyle revize edilecek.  Herhalde söylemeye gerek yok, Kanal İstanbul gibi aşırı maliyetli ve doğanın düzenine aykırı projeler rafa kaldırılacak.   Fay hatlarına yakın yerleşim birimlerinde kamu binaları başta olmak üzere risk haritası ve bugüne dek yapılan güçlendirme çalışmalarının sonucu halka açıklanacak.

İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde ihtiyaç halinde (yol genişletme ya da tarihi silueti koruma) kamulaştırma yapılacak.  Bu amacın gereği olarak ve kamuoyu tarafından hatırlanması maksadıyla İstanbul’a hançer gibi saplanan Zeytinburnu 16/9 kuleleri ve Süzer Plaza kamulaştırma bedeli ödendikten sonra törenle yıkılacak, 1983’ten sonra verilen tüm inşaat izinleri 1/5.000 ölçekli nazım planlara göre incelenecek.

Halkın sahillere erişimini kısıtlayan inşaatlara ya da beach club benzeri yeni kumsal tesislerine artık müsaade edilmeyecek.  SİT alanlarına, hazine arazilerine yapılan kaçak yapılar derhal yıkılacak.  Orman yangınlarından sonra imar değişikliği yapılarak betona terk edilen alanlara yeniden orman vasfı kazandırılması öncelik olacak.  Doğal olarak, kamu ihaleleri kovalamakla tanınan milyarder müteahhitlere artık vergi affı olmayacak.

İstanbul’daki Çapa – Cerrahpaşa – Haydarpaşa Numune hastaneleri parça parça yıkılacak ama arsa spekülatörleri ellerini ovuşturmasın bu kıymetli hastaneler bulundukları yerde peyderpey modernize edilip hizmetlerine devam edecek.  İstanbul Taksim meydanı ve İstiklal Caddesi yeşillenecek, Bağdat Caddesindeki kentsel dönüşüm yavaşlayacak.   Otopark yapmak gibi sudan sebeplerle deniz doldurulmayacak.  Karadeniz yaylalarını birbirine bağlayacak yeşil yol iptal edilecek, o güzelim yaylalara değil asfalt çimento bile girmeyecek.   “Turizm gelişecek” bahanesiyle berbat edilen Uzungöl ve benzeri örnekler doğal haline geri döndürülecek.  Kaz dağlarında altın, Artvin Cerattepe’de bakır aramak gibi hevesler sona erecek.

Tiyatro, bale, opera vb. gösterilerinin bilet gelirlerinden Eğlence Vergisi alınmayacaktır zira sanata eğlence gözüyle bakan zihniyete aşina değiliz.  Müzik aletleri satışında KDV %1’e inecek çünkü müzik insanlığın en büyük icadıdır. Hem neşenin ahbabı, hem yalnızlığın ilacıdır.

Televizyon kanallarında tamamen yapay kurgular üzerine oluşturulan ve toplumsal ilişkileri ya da bireylerin zaman yönetimini menfi etkileyen boş programların ve yapımcıların hareket alanı daraltılacak.

KAMU ve CUMHURBAŞKANLIĞI

Kamuda tasarrufa gidilecek, memuriyet kadroları ve memur sayısı azalacak. Özel maksatla toplanan vergilerin amaca uygun kullanıp kullanılmadığı halka anlatılacak.  Örneğin 1999 depreminde geçici hale getirilen ama kalıcıya dönüştüğü anlaşılan Özel İletişim Vergisi (ÖİV) üzerinden toplanan takribi 64 milyar TL tutarında meblağın % kaçı depremle mücadele ve yapı güçlendirme maksadıyla kullanılmıştır?  Araştırılacak ve açıklanacak.

Son yıllarda göze çarpan gösteriş, debdebe ve lüks düşkünlüğü çok keskin şekilde derhal sona erdirilecek.

Makamın devlet adına halka hizmete aracı ettiğini hatırlamayıp makam araçlarıyla sağa sola caka satanların devri sona ermiştir.

Cumhurbaşkanının  onlarca araçla gezmesi, yüzlerce araçlık konvoylarla gösteriş yapması lüzumsuz bir ayıptır.  Medeniyetin ölçüsü, gösterişe harcanan para olamaz.

Cumhurbaşkanının kalabalık heyetlerle yapacağı seyahatler için bir özel uçağı olmalıdır.  Bunun dışındaki bazı planlı yurt içi seyahatlerini THY tarifeli seferleriyle yapacak, uçaktaki yolcularla hasbıhal edecektir.

Milyarlık otomobillerin tümü açık artırmayla satışa çıkılacaktır, seçimi kaybeden liderin hayranları bedelini peşin ödemek kaydıyla bu araçları satın alabilirler.

Yeni Cumhurbaşkanı aşağıdaki araçlardan oluşan araç parkıyla kara yollarındaki her türlü ulaşım ihtiyacını çözmeyi taahhüt eder.

Yürüyen ofis / İlk tercih:   Mercedes Vito Select 119 CDI – 270 bin TL

Günlük işler için:               Hyundai IONIQ Hybrid – 170 bin TL

Yedek araç:                            Opel Insignia GS 1.6 – 240 bin TL

Prestij / protokol amaçlı:  Volvo S90 Twin Engine – 550 bin TL

Dağ, bayır, yayla:               Subaru Forester 2.0 AWD – 210 bin TL

Spor amaçlı:                        En güzelinden bir bisiklet

Araçların protokole özgü güvenlik donanımlarıyla teçhiz edilmesi konusu bilahare değerlendirilecek olup, daha önce cumhurbaşkanlarının kullanmadığı araç markaları olduğu düşünülürse üreticilerden “kamuya bağış” olarak bedelsiz alınacağı umulmaktadır.  Kamuda tasarruf demiştik, alırken kazanmak esastır 🙂

Görüldüğü üzere bugün 1 adet lüks Maybach fiyatının altına 5 adet motorlu araçla işimizi çözebiliyoruz.  Kullanım maliyeti ve bakım masrafları da ayrıca indirimli tarifeden olacaktır.  Cumhurbaşkanı 6 escort araç, 1 jammer, 1 ambulans dışında yüzlerce araçlık gösterişli konvoylar dönemini sona erdirmeye söz verir.

Kamudaki maksimum araç standartı budur, lüks düşkünlerine kötü haberi iletelim.

Reis-i cumhurun ikametgahı meselesi:

Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğini temsil eden cumhurbaşkanları başkent Ankara’da Çankaya köşkünde oturur ve oturmaya devam etmelidir. Çankaya köşkünü yine 81 ilin nüfusuna kayıtlı seçkin askerlerden oluşan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı koruyacaktır.  Kendi askerinden korkan kişi cumhurbaşkanı olamayacağı gibi, yeni reis-i cumhur her ay en az bir kere akşam yemeğini konutunu koruyan askerlerle birlikte yiyecektir.  Onların halini hatırını soracak, ailelerinden haber alacak, memleket ahvalini ilk elden / aracısız dinleyecektir.

AK Saray’ın akıbeti?

Olgun demokrasilerde meclisten büyük kamu binası şık olmayacağından Beştepe’deki süper lüks saray ODTÜ ile Ankara Üniversitesi arasında bölüştürülecek. Atatürk Orman Çiftliği’nden çalınan araziler iade edilecek, çiftlik Atatürk tarafından kurulduğu amaç ve ilkelere göre faaliyet gösterecek hatta tarım ve hayvancılık için bir tür laboratuvar vazifesi görecek.

Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?

Gezmeden evvel okuyan, gezerken gördükleri hakkında çevresindekilere doğru soruları sorup gerçek cevaplara ulaşanlar bilir.  Dolayısıyla veriler, raporlar, danışman analizleri, akademik çalışmalar bir yerden sonra toplumu anlamaya yetmeyecektir.

Bu durumda hastanelerin acil servisleri, çocuk yuvaları, üniversiteler, yaşlı bakım evleri, bazı okulların mezuniyet törenleri, taksi durakları, semt pazarları, sivil toplum kuruluşlarının etkinlikleri ve benzeri yerlerde cumhurbaşkanı gözlem yapmak üzere bulunabilir.  Bunların bazıları önceden haber verilmek suretiyle, bazıları habersiz gerçekleşebilir.

Cumhurbaşkanı arada sırada vapura, metroya binebilir, herkes buna alışmalıdır.

Atatürk 1936’da Beşiktaş iskelesinde şehir hatları vapurundan inerken…

Cumhurbaşkanı ayda en az iki kültür & sanat etkinliğine katılmaktan keyif alacaktır. CSO konserleri, resitaller, tiyatro, bale, resim ve heykel sergisi, festivaller, müzeler, sinema bunların hepsi ilgi alanına dahildir.

Cumhurbaşkanı farklı yaş gruplarındaki amatör spor müsabakalarını yerinde izleyebilir, milli takım maçlarında protokol tribününde bulunabilir.

Cumhurbaşkanı bu ziyaret, gözlem ve katılımlarında peşine medyayı takmaz.  Birkaç koruması, özel kalem müdürü ve dostları ile gezer.

Diyelim ki seçildiniz, ilk icraatınız ne olacak? Anıtkabir halkla birlikte ziyaret edilecek, bir ulusun önderine olan minnettarlığı yeniden vurgulanacak.  Ona layık olamadığımız ve gösterdiği hedeflerin çok uzağına düştüğümüzden mütevellit ruhuna huzur vermediğimiz Atatürk’ün manevi şahsiyetinden geçmiş dönem adına özür dilenecek.

İkinci icraat: Daha güçlü bir parlamenter demokrasi kurmak için yeni anayasa komisyonu ve 15 Temmuz darbe girişiminin perde arkasını (siyasi ayağını) çözmek için soruşturma komisyonu kurulması direktifi vermek, kurulduğu andan itibaren ilgili çalışmalara katılmak

Üçüncü icraat:  1 Temmuz Kabotaj Bayramında Türk bandıralı büyük bir gemiyle İstanbul ve Çanakkale boğazlarını takiben Ege’ye açılmak.  Yolculuk esnasında Sahil Güvenlik komutanı, Deniz Ticaret Odası başkanı, balıkçılık kooperatiflerinden temsilciler gibi denizlerin paydaşlarıyla istişare toplantısı yapmak

İlk yurt dışı ziyaret:  Daha önceki tarihlerde başka bir uluslararası bir toplantıda bulunma mecburiyeti olmayacaksa, Kıbrıs Barış Harekatının yıl dönümünde KKTC (20 Temmuz)

İlk yurt içi ziyaret:   Her seçim döneminde aykırı ve özgün tercihlere imza atmış, siyaseten memleketin geri kalan 80 vilayetinden ayrı gibi duran, muhtemelen bu satırların yazarına da oy vermeyecek, Milli Mücadele yıllarında Diyap Ağa gibi birleştirici kanaat önderi çıkarmış, tarihte kanlı isyanlara sahne olmuş, nev-i şahsına münhasır Tunceli’yi ve insanını yakından tanımak mühim bir tecrübe olacaktır.  Daha önce orada bulunma fırsatım olmadı ama kanaatimce Dersim’in sırrını çözmeden memleketi tam olarak anlamış sayılmayız.  Bu ziyarette halkla yakın temas öncelik olacaktır.  Vali ve belediye başkanı ziyaret edilecek, kırsaldaki asayiş sorunlarına dair geçmiş dönem uygulamaları hakkında Tunceli garnizon komutanından bilgi alınacaktır.  Munzur çayı kenarında toprağa oturup illa ki türkü dinlenecek ve tavşan kanı çay içilecektir.

“Bu profilde bir cumhurbaşkanı adayımız olabilseydi” diyorsanız yalnız değilim demektir.  İmza vermeseniz de, canınız sağ olsun 😉

24 Haziran seçim kampanyasında yerel siyaset – VI

24 Haziran’a doğru giderken olasılıkları değerlendirmek üzere coğrafi açıdan oy verme davranışını da yıllar içindeki eğilimleri dikkate alarak analiz etmek faydalı olacaktır. Örnek olarak, daha gerçekçi bir seçmen profili sunduğu inancıyla 7 Haziran 2015 genel seçim sonuçlarını ve 16 Nisan referandumunu baz alıp, seçili 5 ilçede mukim yaklaşık 450 bin seçmenin dağılımına göz atalım.

Bilecik / Bozüyük  (Seçmen sayısı: 51.352  / Sandık sayısı: 184)

%32,6 AKP

%26,4 MHP

%45 EVET

Bursa / İnegöl (Seçmen sayısı: 170.480  /  Sandık sayısı: 522)

%57,7 AKP

%15,6 MHP

%70 EVET

Çorum / Sungurlu (Seçmen sayısı: 37.525 / Sandık sayısı: 188)

%56,4 AKP

%26,7 MHP

%71 EVET

Kahramanmaraş / Elbistan  (Seçmen sayısı: 92.070 / Sandık sayısı: 314)

%49,2 AKP

%25,5 MHP

%62 EVET

Trabzon / Akçaabat (Seçmen sayısı: 84.495 / Sandık sayısı: 318)

%57,4 AKP

%17,9 MHP

%69 EVET

İlk bakışta bu beş ilçenin ortak noktaları:

  • İlçe düzeyi seçmen sayısında Türkiye ortalamasının üzerinde olmaları
  • AKP-MHP tandanslı seçmen grubunun önemli bir ağırlığı olması
  • 7 haziran – 1 kasım genel seçimleri arasında MHP’den AKP’ye ciddi oy kaymasının yaşanması
  • Muhalefet partilerinin sahada çalışma yapacak kadar seçmeni ve örgütü bulunması

Bu ve benzer kriterler oluşturulmak suretiyle belirlenecek hedef bölgelerde süreklilik arz eden çalışmalar yapılması önerilebilir.   Muhalefet partileri ilçe örgütlerine şu soruyu mutlak sormalı:

Merkezden hiç haber alamasanız, kampanya temalı broşür ya da bayrak gelmese, bu seçimde bizim adayımıza oy verilmesi gerektiğini ilçedeki diğer seçmenlere nasıl anlatırsınız?”    Bilhassa 16 Nisan 2017 referandumundan sonra iktidar kanadının boşa düşen vaatleri ya da tek adam rejiminin ilçedeki sosyoekonomik yapıya vermiş olabileceği zarar seçmene örnekleriyle hatırlatılmalıdır.  Ankara’da hiç görmediği bir lidere tapmayı seçenler hariç, ilçedeki seçmenler “ben bu düzeni hak etmiyorum” derse tepkisini sandığa da yansıtabilir.  Eğer bu yerel kampanya dinamikleri konuda herhangi fikri olmayan örgütler parti lokalinde çay içmeyi yegane çözüm olarak görüyorsa, çoktan değiştirilmeleri gerekirdi.  Yerel dengeleri “çalışarak” değiştiremeyeceğine inanan bir parti örgütü, hangi siyasi parti olursa olsun ziyandır, vakit kaybıdır.  Eğer geleneksel çizgi devam ettirilirse, örneğin CHP Muğla Bodrum’da, İstanbul Kadıköy’de, İzmir Karşıyaka’da, Ankara Çankaya’da henüz belli olmayan çok gizli adaylarının kampanyalarını peş peşe tekrar ederse harcadığı her kuruş para boşa gidecektir.

Kampanyanın ana bileşenleri ne olmalıdır ?

  • Soru – cevap ve sık tekrar ilk planda olmalıdır. İnsanların birbirleriyle konuşurken tekrarlayacakları ve tartışacakları basit sorular ve kolay algılanır argümanlara ihtiyaç vardır.
  • Ölçülü mizah, iyimserlik, yumuşak üslup, kazanan taraf olunacağına dair kesin güvenin vurgulanması önemlidir. Türkiye’de yapılan seçimlerde “kazanan ata oynama” dürtüsü göz ardı edilemez, dolayısıyla rüzgarın bu düzene itiraz edenlerden yana estiğini %100 güvenle vurgulamak, halkın gündelik yaşamında dipten gelen dalgayla çok şeyin değişeceğini hissettirmek şarttır
  • Hedef kitlenin önüne beklemediği anlarda – mecralarda çıkmak, onları şaşırtmak için önemli olacaktır. Mevcut AKP belediyeleri, bütçe imkanları ve OHAL şartları nedeniyle sokakta ERDOĞAN kampanyasının görünürlüğü çok yüksek olacaktır  Şartları zorlayarak, yaratıcı ve farklı yöntemlerle, gönüllülerin katkısıyla eşitliği kurmak için çalışmak, sokaklarda görünür olmak şarttır.
  • Partili siyasetçiler dışında saygın kişilerin görüş ve düşüncelerini gerekçelendirerek kamuoyu ile paylaşmasını sağlamak inandırıcılık açısından pozitif katkı sunacaktır. Bugüne dek siyasi tartışmalardan uzak durmuş, yüzü eskimemiş ve parti bağı olmayan şahsiyetlerin marjinal katkısı daha fazla olabilir.  Örneğin TV kanallarında sürekli aynı simaların görülmesi ve aynı düşünceleri farklı cümlelerle tekrar tekrar aktarması izleyiciyi bıktırmıştır.  Çok seslilik ve renklilik mutlaka ilgi çekecektir.
  • Nasıl bir Türkiye istiyoruz?” ana teması çerçevesinde geleceğe dönük ülkenin ne yönde ilerleyeceği ve bugünkü olumsuzlukların güçlendirilmiş parlamenter demokraside nasıl çözüleceğinin anlatılması gereklidir.

16 Nisan kampanyasında SDP – KADEM – Referandum Bilgilendirme İnisiyatifi gibi görünürde AKP parti organı olmayan ama kusursuz bir uyum içinde iktidara yakın duran oluşumların alternatiflerinin muhalefet bloku içinde yer alması sağlanmalıdır.  Sivil toplum kuruluşlarının (ya da bu görünümdeki amaca yönelik yapıların) daha fazla ilgi çekmesi olasılığı göz ardı edilmemelidir.

Kampanyanın tematik detayları başka bir yazımızın konusu olsun.

 

Amiral

Yazın beyaz, kışın siyah üniforma giyerlerdi.  Haki yeşile mahkum kara kuru askerlere göre daha elit, daha zarif adamlar gibi gelirlerdi bana.  Heybeliada’ya yanaşırken şehir hatları vapuru, Deniz Lisesinin bahçesindeki çakı gibi öğrencilere imrenirdim 8-9 yaşlarında.

Üç yanı denizlerle çevrili bu güzel memleket ona ve onun gibi nitelikli kurmay subaylara emanetti. Yazımıza konu olan İzmit doğumlu Özden Örnek 1964’te katıldığı donanmada, 2003 yılında Oramiral rütbesiyle Deniz Kuvvetleri Komutanı oldu.  2005’te görev süresini tamamlayarak emekli oldu. Bugün iktidarın pek severek sahiplendiği MİLGEM’in (yerli üretim gemi projesi) fikir babası ve manevi sponsoruydu.  Astlarının sevdiği, saydığı seçkin bir komutandı.

Birkaç yıl sonra BALYOZ furyasında emekli oramirali de suçladılar.  Darbe günlükleri diye bir iddia ortaya atıldı.  Dönemin savcıları koskoca deniz kuvvetleri komutanının askeri darbe hezeyanı hakkında günlük tuttuğuna inanmamızı bekliyorlardı.  Dijital belgelerdeki sahtecilik konusunda henüz ufku gelişmemiş ülkede, havuz medyasının ve bizzat siyasi iktidarın pompalamasıyla milyonlar onu “alçak bir hain” olarak yaftaladı.  İtibarına göz diktiler Özden paşanın, bu ülkeye hizmetten öte ne günahı vardı anlaşılamamıştı ama devletin içine yuvalanmış çete kurban istiyordu ve kurbanlar günah çukurlarına batmış olmalıydı.

Kapatılan özel yetkili İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etmeye teşebbüs” suçundan 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu karar, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nce onandı. Emekli Oramiral Örnek, Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararının ardından tahliye edilmişti. Örnek, bu dava kapsamında tam 1223 gün (41 ay) cezaevinde kalmıştı.  Yeniden yargılama sonucu beraat etti ve haksız yere parmaklıklar arkasında tutulduğu günlerin karşılığı olmasa da 477 bin TL de tazminata hak kazandı.

Maalesef üç ay önce Özden Örnek’in oğlu Burak kanserden ötürü vefat etti.

Bugün de oramirali toprağa verdik ve muhtemelen Balyoz mağduru Özden Örnek vakitsiz kaybettiği oğluyla geçiremediği o 1223 güne kahrolarak son nefesini verdi.

“Adalet mülkün temelidir” levhasının asılı olduğu mahkeme salonlarda yargılanırken, mülkün kime ipotekli olduğunu biliyordu Özden paşa… Savunmasında dile getirdiği pek çok şey (Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmaya çalışan organize bir çetenin varlığı) dikkate alınmadı.  Pensilvanya’da mukim T.C. düşmanı emekli vaiz henüz FETÖ ünvanı almadığından olsa gerek, o mahkeme salonlarına hiç uğramayan adalet amirale de tesadüf etmedi.  Müstakil bir yapı olarak devlet adaleti tümden kaybetmişti.

Devletin dini adalettir” sözünü çok sevenler bilsinler ki, konu adaletse, siyasal islamcılık sadece dönemsel çıkarları ve özel yandaşları kollayan dinsiz devlet tercih eder.

Denizlerin hakimi de olsanız, bir emrinizle onlarca korvet, fırkateyn, denizaltı ve onbinlerce denizci sefere de çıksa, devasa bir bütçeyi de yönetseniz, devlet protokolünde müstesna yeriniz de olsa eğer o ülkede yok ise ADALET ister gariban, ister amiral her bir yurttaşın hayatı kararabilir.  Oysa ADALET kutup yıldızı gibi olmalıydı, herkes ona bakarak kendine çeki düzen vermeli ya da yönünü tayin etmeliydi.  Kurumsal ünvanında adalet kelimesine yer vermiş siyasi partinin kesintisiz iktidarında yaşandı, pek çok adaletsizlik gibi bu anlattıklarımız da!

Adaletsizlik karşısında tarafsız kalıp, aslında zalimin tarafını seçmediğimizin şahidi olsun bu satırlar…

Her daim saygıyla yad edileceğine inandığım Oramiral Özden Örnek’e Allah’tan rahmet, silah arkadaşlarına, büyük acılarla peş peşe yüzleşen kederli eşi Sevil hanım’a ve diğer oğlu Tolga Örnek’e sabırlar dilerim.

24 Haziran öncesi oy hesapları – V

Yakın geçmişteki oy verme davranışına bakılacak olursa, 24 Haziran’a dair bazı çıkarsamalarda bulunabiliriz.   Buna göre;

  • 2010 referandumunda Erdoğan gücünün zirvesindeyken, Pennsylvania “mezardan kalkıp EVET oyu verilsin” dediği zamanda alınan oy:  %57
  • 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP’nin fevkalade isabetsiz ortak aday (Ekmeleddin İhsanoğlu) denemesine rağmen Erdoğan’ın alabildiği oy: %51,8
  • 2017 referandumunda tüm manipülasyon hatta hile iddialarına rağmen başkanlık sistemine onay: %51,4

Manipülatif anketler ve propaganda yalanları bir kenara bırakılırsa, bu seçimde ERDOĞAN oyları için doğal üst sınır %53 olarak kabul edilebilir.  Üst sınır %53’e Erdoğan sevdalısı AKP seçmeni, Devlet Bahçeli fanatikleri, bir kısım BBP seçmeni, Hüda-par, cemaat-tarikat–aşiret üçgenleri, perdenin arkasında oy pusulasının fotoğrafını çekerek para kazanacaklar vs. kısacası ilgili her seçmen dahildir.   Bu sınırın aşılması için ya muhalefetin olağanüstü SAÇMA bir kampanya yürütmesi ya da 15 Temmuz üstü Zeytin Dalı misali konuların algı yönetimi ve bir dizi güncel olayla epey sömürülmesi gerekir.

24 Haziran’da muhalefet partilerinin kendi adaylarını göstermeleri durumunda, kurulu düzenin aleyhinde oy kullanmaları yönünde motive edilebilecek olası hedef kitlenin alt kırılımlarına bakacak olursak:

Devlet Bahçeli fanatikleri dışında tüm MHP seçmeni

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) yıllar boyu Erdoğan karşıtı söylemler ile AKP’nin çıkarlarına uygun karar ve eylemler arasında salındı durdu.  Devlet Bahçeli’nin parti genel başkanı olarak en zayıf olduğu dönemde, parti içi muhalefet sokaklara dökülmüşken Sivas-Gemerek mahkemesinin aldığı kararla olağanüstü kurultayın toplanmasına engel olundu.  MHP seçmeninin yarısından fazlasının referandumda #HAYIR seçeneğine mührü bastığı kolaylıkla varsayılabilir ancak unutulmaması gereken AKP+Bahçeli tarafından yürütülecek “vatan hainleriyle aynı safta mı olacaksınız?” kara propagandasının yine bu kitle üzerinde oldukça etkili olacağıdır.

MHP seçmeninin hassasiyetleri göz önünde bulundurulmalı ve parti genel merkezinin tutarsızlıkları örneklerle işlenmelidir. AKP Osmaniye milletvekili gibi davranan Devlet Bahçeli ise bu kampanyada en sert şekilde eleştirilmesi gereken kişidir. “15 Temmuz’dan sonra her şey değişti” diyerek kendisini uzak görüşlü bilge siyasetçi gibi sunmasına asla müsaade edilmemeli, yakın gelecekte siyasi hayatımızdan silinmesini sağlayacak kadar köşeye sıkıştırılmalıdır.

Örneğin referandum kampanya döneminde “Türklüğün bekası için EVET diyoruz” diye formüle edilen akıl dışı söylemin cevabı şu şekilde verilmeliydi.

  • Tarihe damga vurmuş köklü bir milletin bekasını referandum sandığına bağlayan kişi ömrünü boşa geçirmiştir, hakiki milliyetçi olduğu yönündeki söylemi de safsatadan ibarettir

7 Haziran – 1 Kasım seçimleri arasında AKP’ye kayan %8,6 seçmen kitlesi

2015 yılı yaz başında AKP’nin oyu %40,9 idi.  Daha sonra estirilen tedhiş dalgası ve TBMM kompozisyonundan bir hükümet çıkmaması 1 Kasım’da AKP’ye %49,5 oranında büyük bir zafer kazandırdı.

Bu kitlenin 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında estirilen rüzgardan ne kadar etkilendiği net bilinmemekle birlikte, seçimde Erdoğan’dan yana oy  kullanmamaları kuvvetle muhtemeldir.

Ekonomideki çöküntüyü her alanda hissedenler, işini kaybedenler, dar ve/veya sabit gelirliler

Ekonomik büyüme, düşük enflasyon, döviz kurunda istikrar, istihdam sahaları, sosyal yardımlar her seçim döneminde AKP’nin en çok işlediği konuların başında gelirdi.  Seçim öncesi manzaraya bakacak olursak, 2018 yılı ilk 4 ay ekonomik güven endeksinin sürekli düşüşü, çift hanelerde işsizlik, enflasyonda artış, her türlü manipülasyona açık döviz kuru ve fiili devalüasyon, Erdoğan’ın diline doladığı kredi faizlerinin düşürülememesi, iç piyasada daralan talep, üretimsiz ekonomide cari açığın artışı, Türk şirketlerinin döviz cinsinden yüksek borçlu oluşu, bankalardan kredi yapılandırması istemek zorunda kalan milyarderler, iflas eden ve/veya küçülen şirketler ile durum pek iç açıcı değil.  Başarılı belediyecilik mirası ve tek parti iktidarına rağmen AKP’nin 2009 yerel seçimlerinde, 2007 genel seçimlerine göre 8 puan kaybetmesinin temel gerekçesi ekonomideki durağanlıktı.  Bugün ekonominin daha sağlıksız ve ciddi risklere açık olduğu düşünülürse, geçtiğimiz yıllarda iyi kötü sonuç veren “bir dizi tedbirlerin” artık ekonomik gelişmeleri yönlendirememesi ve olumsuz beklentiler, oy verme davranışı üzerinde önemli tesiri olması sürpriz sayılmamalıdır.

Siyasete uzak, sandığı boykot etmeyi düşünen mutsuz & yılgın ya da ilgisiz kesim

Avrupa’ya nazaran seçime katılım oranlarının daha yüksek olduğu Türkiye’de 2010’dan bu yana sandığa gitme oranları %77 – %86 arasında değişmektedir.  Buna rağmen siyasete tamamen uzak ve siyasi süreçlere katılmama eğiliminde olan insanların varlığına ek olarak, ülkenin geleceğinden ümidini kesmiş yılgın & küskün vatandaşların da var olduğu ortadadır.  Seçimde katılım %90’a ne kadar yaklaşırsa bunun Erdoğan’ı emellerine aykırı bir tesiri olacağı değerlendirilmelidir.  “Ben siyasete bulaşmam, siyaset de benim gündelik hayatıma karışamaz” yanılgısında olanlara bu ülkenin saat diliminin iktidar partisinin aklıevvel uygulaması sayesinde değiştiğini ve ülkenin batısında kış aylarının karanlık sabahlara mahkum olduğunu ya da yakın zamanda çocuklarını gönderebilecek devlet okulu (İmam-Hatip hariç) bulamayacaklarını anımsatmak kafidir.

Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar Çiftçiler

Yıllar içinde Türkiye’de şehirleşme oranı artmış, köylerde yaşayan seçmenlerin siyaseten özgül ağırlığı azalmıştır.  Oysa tarım ve hayvancılık sektörünün stratejik önemi global ölçekte giderek artmaktadır.  Tarımsal verimlilik, besin zincirinin devamlılığı, girdi fiyatlarına paralel olarak artan birim fiyatlar, çiftçinin giderek daha az kazanır hale girmesi, işlenemeyen topraklar, tarım ve hayvancılık ürünlerinde giderek artan dışa bağımlılık 80 milyonu ilgilendiren konulardır.

Örneğin Niğde’de binlerce ton patates depolarda çürümeyi beklerken, tarladaki patates 30 kuruşa alıcı bulamazken, büyük şehirlerde insanların patatese 5-6 kat fazla ödeyerek ulaşabiliyor olması ay sonunu zor getiren herkesin sorunudur.  Kaçak yapılaşma, işsizlik ve lümpen kültürün merkezi haline dönen şehirlere mecburen göç eden insanlar üzerinden “kentlileşme” propagandası yapanlara karşı; tarım ve hayvancılık üzerinden muazzam gelir elde eden Hollanda vb. ülkelerin örnek alınacağı yepyeni bir anlayışla kaybettiklerimizi bu ülkeye geri kazandıracak çok farklı bir eylem planı gündeme getirilmelidir.  Elbette seçimin en popüler konusu “tarım ve hayvancılık” değildir ama çiftçiler ve köylüler için yaşamsal bu konular her türlü siyasi tercihin üzerindedir ve şüphesiz Türkiye’nin uzun vadeli menfaatleri arasındadır.  Bu kesime “kaybettikleri” ve “kazanabilecekleri” sürekli hatırlatılmalı, mesajlar “mazot 1 TL olacak” ya da #ŞekerVatandırSatılamaz türünden sığ ve popülist olmamalıdır.

Oy verme davranışı açısından bakılacak olursa da, köydeki yakınlarının AKP’den soğuması, Erdoğan seçeneğine yakın duran şehirdeki akrabalarının bir telefon görüşmesinde bile aklının karışmasına yol açabilir.

KADINLAR

AKP iktidarında en çok çile çeken toplum kesimi kadınlar…

Bedenleri üzerinden, başlarını örtmeleri ya da örtmemeleri üzerinden, doğurganlıkları hatta nasıl doğum yapacakları üzerinden sürekli eleştirilen ve ötekileştirilen kadınlar.

Kahkaha atmaları bile rahatsızlık yaratan, evde, sokakta, toplu taşıma aracında şiddete uğrayan ve giderek “kadına şiddet meşru sayılabilir” anlayışının yayıldığı bir döneme tahammül etmesi beklenen kadınlar.

Eşit işe eşit ücret beklentisi karşılanamayan, uygulanan politikalar sonucu işverenin ikinci değil sonuncu tercihi haline gelmeye başlayan yine kadınlar.

Sadakayı kurumsallaştıran bazı makyaj uygulamalar dışında, hiç akla gelmeyen ve giderek kısıtlanan kadınlar için bu seçim bu gidişata DUR deme fırsatı olabilir.

Bir zamanlar başını örten mütedeyyin kadınların tamamının Erdoğancı olduğunu zannedenler vardı, sanırım bu siyasi körlüğe esir olan kimse kalmamıştır.  Ataerkil yapılarda tek adamın baskısıyla yakından tanışan ve bundan haz etmeyen her kadın, siyasetteki tek adam dayatmasına karşı durmaya adaydır. Bu seçimin sonucu ne olursa olsun, bu ülkenin kaderi kadınların azmi ve kararlılığı doğrultusunda şekillenecektir.

Bu alt kırılımlar 24 Haziran’daki cumhurbaşkanlığı 1.tur seçimi için öngörülmüştür.  Eğer seçim ikinci tura kalırsa, seçimin kaderini ağırlıklı HDP seçmeninin oluşturduğu Kürt asıllı vatandaşlarımız belirleyecektir.

24 Haziran yolunda Erdoğan: Bir lider portresi – IV

Çok partili demokrasilerde eşine pek az rastlanır bir performansa sahip Recep Tayyip Erdoğan.. Kaybetmek nedir bilmiyor, adeta “yenilmez” bir siyaset ustası.

Hem seçim kazanıyor, hem oy oranını artırıyor, hem de istediğini her defasında (öyle ya da böyle) almayı biliyor.

MGK merkezli askeri vesayeti bitiriyor, bürokratik baskıyı kırıyor, yanlışta ısrar etmek pahasına 40 yıllık doğrulara meydan okuyor. Gün oluyor Kürtleri, gün oluyor liberalleri kendi safına çekiyor.  Ekonomik krizlerle çökmüyor, Gezi protestolarıyla sallansa da yıkılmıyor, kanseri alt ediyor, 17-25 Aralık’ta ortalığa dökülenlerin “montaj-dublaj” olduğuna kitlesini inandırıyor, darbe girişimlerini atlatıp kahraman oluyor, aile efradının uluslararası ticari başarılarını(?)  rahatça anlatıyor, yasal ve geçerli bir üniversite diploması ibraz edememiş görünse de cumhurbaşkanı adayı olabiliyor. Dün “ak” dediğine, bugün “kara” diyor. Yarın “yeşil” ya da “gri” dese bile bunu satın alacak bir kitleyi peşinden sürüklüyor.  Mütemadiyen vaaz ettiği ve tarifi pek muğlak yeni Türkiye’nin kurucu lideri gibi hareket ediyor.  Peki bu nasıl mümkün oluyor ?  Yazı dizimizin dördüncü bölümünde Erdoğan kültünü incelemeye gayret edeceğiz.

Bu ülke yıllardır dediğim dedik, pek alttan almayan, rakiplerine mutlak üstünlük kuran ve duygulara hitap ederken popülizmi de sonuna dek kullanan lider figürüne hayran. Süleyman Demirel’in meydanlarda “düşün peşime” diye bağırdığı günlerden beri, Turgut Özal’ın siyasi rakipleriyle hınzırca alay ettiği günlerden beri iddiasını ortaya koyan, hikayesini iyi satan adamları seviyor.   Örneğin Prof. Erdal İnönü, Cem Boyner, Aydın Güven Gürkan, Mesut Yılmaz tercih edilmiyor, edilmedi.

Türkiye’de arzulanan lider figürüne en uygun isim de şu an R.Tayyip Erdoğan.  Bu iş için kurgulanmış gibi görünen çekici bir yaşam öyküsüne sahip ama aynı zamanda siyasete girmemiş olsa ortalama seçmenin alışveriş yaptığı esnaf, kapı komşusu ya da kıraathanedeki tavla arkadaşı olabilecek kadar özdeşleşilebilir “sıradan” biri aslında.

Geçmiş dönem liderlerinden bazılarını düşündüğünüzde Aydınlı zengin toprak ağasının muhteris oğlu Adnan Menderes, Fulbright bursuyla ABD’de eğitim almış parlak mühendis Süleyman Demirel, annesi ressam olan Robert College mezunu şair Bülent Ecevit, Yeniköy’de yalıda oturan Amerikalı Prof. Tansu Çiller her gün karşılaşabileceği ve/veya sosyalleşebileceği insanlar olamazdı sıradan seçmenin. Oysa Erdoğan siyasetçi değil de emekli İETT memuru olarak kalsaydı, halı sahada top oynanan Tayyip abi ya da yakıt parası yüzünden kavga edilen apartman yöneticisi Tayyip amca olabilirdi.

Öyle ki birebir dokunduğu insan sayısını artırabilse, oy oranını ve popülaritesini de artırabilecek bir tür tılsıma sahip sanki..

Ses tonu, hitabeti, yıllarca köşede iktidar sırasını beklemiş İslamcı geleneğin bir ferdi olması, boyu posu dışında Erdoğan imgesinde başka unsurlar da var.

Kanaatim odur ki, ülkemizin ATATÜRK döneminden beri aşmaya çalıştığı ama yanlış politikaların da katkısıyla sürekli kendini yeniden ürettiği için bir türlü aşılamayan iki sorunu var.

  • Cehalet
  • Yobazlık

Cehaleti sadece tahsil eksikliği olarak kullanmadığımı, yobazlık kelimesinin de sadece sünni islam üzerinden yorumlanmaması gerektiğinin önemle altını çizmek isterim.

Yukarıda tanımlamaya çalıştığım seçmen grubunda daha çok olmak üzerinde genelde Türk insanında üç baskın negatif duyguya da sıklıkla rastlanıyor.

  • Eziklik / güce tapınma
  • Haset
  • Gelecek endişesi

Erdoğan bu beş sıkıntının, sorunun, eksiğin tam ortasından kopup gelerek bu konuma yükseldi. Bu anlamda seçmenini açık ara en iyi tanıyan lider. Öyle ki bu insanların nabzı adeta Erdoğan’ın avuçlarında atıyor.  Kanımca yükselen dip dalganın farkında ve körüklediği neo-Osmanlı siyasal islamcılık ateşinin ülkeyi tümden kavurmasından da zaman zaman endişe ettiğini düşünüyorum.  Zira Erdoğan artık kendisi kadar akıllı ama %100 sadık, itaatkar ve çalışkan insanları çevresinde istiyor.  Türkiye Cumhuriyeti’nde taarruz ettiği bazı yerleşik değerlerin yerine koyduğu politik ve sosyo-kültürel iklim ise bir tür ahlaksızlık, riyakarlık ve aptallık sarmalı doğuruyor.  Bilhassa “dinine ve kinine sahip çıkan gençlik” yetiştirme ideali, milli eğitimi oyuncak haline getirip siyasi heveslere  göre nesiller tasarlama fantezisi çok tehlikeli bir saplantıdır.

Peki 24 Haziran’a doğru giderken Recep Tayyip Erdoğan’ın elinde neler var?  “Neler yok?” diye sorsak daha kolay olurdu zira 16 yıllık kesintisiz iktidarda sepetini fazlasıyla doldurdu Erdoğan.. Çok kısaca bakalım:

YÜRÜTME: Tamamen Erdoğan’ın elinde.. Bakanlardan, muhtarlara ondan habersiz neredeyse kuş uçmuyor.

YASAMA:  Anayasayı tek başına değiştirecek çoğunluğu bulamasa da, 7 Haziran 2015 tökezlemesi hariç asla 276 sıkıntısı da yaşamadı.  AK Parti meclis grubu üzerinde tam bir hakimiyeti var, onun istemediği bir şeyin TBMM’den çıkması çok küçük bir ihtimal

YARGI:  HSYK’nın ismindeki Yüksek ibaresine bile tahammül edilemeyen dönemde siyaset kurumuna karşı bağımsızlığını koruyan savcı ve hakimlerin azınlıkta olduğunu söylesek inkar eden çıkar mı?  Bir dönem FETÖ’ye teslim edilen, sonra kadro olarak içi boşalan, şimdi de adalet dağıtma yetkinliği azalan ve nihai kararlarında standart bozulan yargı ülkenin en büyük sorunu haline geldi.

MEDYA:  Dördüncü kuvvet %90 Erdoğan’ın elinde ve emrinde… Havuz medyası ülkenin yalan jeneratörü konumunda.  Medyadaki kartelleşme eğilimi ve satın almalar / ortaklıklar tamamen Erdoğan’ın kontrolünde. İktidarı somut ve tutarlı biçimde eleştiren gazeteciler çalıştıkları kuruluşlarda barınamıyor, çeşitli baskılara maruz kalıyor hatta tutuklanabiliyor.  Basında kalem oynatan, ekranda kelam eskiten herkes bu şartlara göre otokontrol uyguluyor.  İfade edilmediği sürece düşünce özgürlüğü var ama düşündüklerini söyleyenlerin / yazanların başına ne geleceğini garanti edemiyoruz. mazallah…

YEREL YÖNETİMLER:  AKP’nin en güçlü olduğu alanlardan biri, hoşnutsuzluk yaratan belediyelere de ya kapıya müfettiş/kayyım gidiyor ya da haklarında soruşturma açılabiliyor.

İŞ DÜNYASI:  Erdoğan’ın uçağında yer bulmak için yarışanlar, tuzu kuru TÜSİAD’ın sade suya tirit cılız tepkileri, kamu ihaleleri ile semirtilen nevzuhur müteahhitler, kısacası büyük ticaret erbabı olanın Erdoğan muhalifi olması imkansız.

ÜNİVERSİTELER:  12 Eylül ile hesaplaşmak söylemini bol bol kullanarak iktidara gelen Erdoğan, YÖK’ü yok etmediği gibi sahip çıktı.  Bugün çoğu yüksek liseyi andıran, bilimsel üretimi yetersiz, özgürlük alanları kısıtlı üniversiteler var.  Seçilme kriterleri göz önüne alındığından ancak uslu dururlarsa şirin babayı göreceklerinin farkında olan rektörler tarafından yönetiliyor bu üniversiteler.

SENDİKALAR:  Sendikalı işçi sayısı düzenli olarak azalıyor, iş kazalarında dahi sesleri fazla çıkamıyor, kısacası “sarı sendika” revaçta.

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI:  Demokles’in kılıcı tepelerinde sallanıyor, kamunun hançeri sırtlarında, sokakta güvenlik güçleriyle burun buruna, seslerini duyurma imkanları kısıtlı… Zaten örgütlülük bu toprakların fıtratına ters!

BÜROKRASİ:  Maaşlarını AKP’den aldıklarını düşünen bürokratlar ve “hamili kart bizdendir” iteklemesi olmadan kadro alamayanlar, kısaca geçiniz!

Bunlara ek olarak, bize özel dört güç unsuru daha var

MGK / TSK:  Milli Güvenlik Kurulu son yıllarda sadece Erdoğan’ın tercihlerine uygun tavsiyelerde bulunuyor, Yüksek Askeri Şura kararlarında askerlerin neredeyse söz hakkı kalmadı.  Eskiden demokrasiye balans ayarı yaptığını zanneden generaller vardı, şimdi Tansu Çiller’in Tak-Şak paşası Orgeneral Doğan Güreş’i bile aşan profiller mevcut.  Bay Hilmi Özkök ile başlayan, Bay Necdet Özel ile boyut değiştiren, darbe girişimi sırasında tutsak alınmayı başardığı halde görevinde kalan Bay Hulusi Akar ile zirve yapan acayip bir üst komuta kademesi zuhur etti.  Elbette siyasete müdahil olmamaları çok güzel ama askeri konularda dahi savunma politikalarına yön verecek evsafta görünmemeleri trajik ve çok riskli…

Anayasa Mahkemesi / YÜKSEK YARGI:  Anayasal krizlerde dahi “benim görev alanım değil” diyebilen AYM, artık raporları TBMM’de gündem olmayan Sayıştay, Rize’de çay toplarken siyasete ısınan Danıştay ile durum pek iç açıcı değil “hukukun üstünlüğü” açısından…

TARİKAT ve CEMAATLER:  AKP Milli Görüş gömleğini çıkarmış olsa da dini referanslar çerçevesinde Erdoğan’a yakınlar.. İtikatla, tasavvufla, maneviyatla ilgilenmek yerine hemen hepsi ticaretin içinde, siyasetin göbeğinde ve oy verme davranışını kısmen etkileyecek boyutta.

En az 20 yıl boyunca Cumhuriyet karşıtı F tipi yapılanmanın adım adım getirdiği tehlikelere dikkat çekenlere dudak bükenler, eski iktidar ortaklarını bugün FETÖ olarak lanetleyip beş kıtada kırmızı bültenle izini sürenler, maalesef boşalan yerleri de vazgeçemedikleri menzile uygun tiplemelerle doldurmaktan vazgeçemiyor.  Erdoğan kabul etmek istemese de, siyasi ve ticari emellerine ulaşmak için her tür kirli pazarlığa girebilen tarikat ve cemaatler “din ve vicdan özgürlüğü” konusu değil, milli güvenlik sorunudur.

DİYANET İŞLERİ:  AKP’nin propaganda makinesi, muhalefet partilerinin en amansız rakibi.  Muazzam bir bütçe, devasa bir örgütlenme ve lidere tam bağlılık.  24 Haziran öncesi Ramazan ayında 4 Cuma namazı hutbesi, bir bayram namazı hutbesi, vaazlar ve teravih sohbetlerine dikkat etsin muhalefet, satır arası mesajlarla Erdoğan zaferini oralarda perçinleyebilir.

OHAL rejimini de hesaba kattığımızda hani neredeyse bir tek nükleer silahı yok Erdoğan’ın, onun dışında hemen her şeye sahip.  Muhalefet açısından gayet moral bozucu bu manzara, Erdoğan’ın yenilmezliğin sembolü Achilleus gibi görünmesine yol açıyor.  Antik Yunan’ın büyük savaşçısı, Truva fatihi Achilleus sadece topuğundan yaralanabilirdi ve o sayede durdurulabildi.  Peki Erdoğan’ın zayıf topuğu var mı?  O da yazı dizimizin devamında sırası geldikçe gündeme gelsin ama anahtar kelimeler şimdiden belli.. ADALET ve KALKINMA  (aradığınız kavramlara şu anda ulaşılamıyor)

Altı yüzeysel soru üzerinden 24 Haziran – III

Yazı dizimizin ikinci halkasında muhalefet partilerinin erişmekte zorlandığı kitleyi tarif etmiş, onlarla temas kurulması gereğine değinmiştik. Şimdi de 24 Haziran 2018’de sandığa gidecek insanların sorduğu ve/veya muhatap olduğu en basit, en yüzeysel, altı sıradan soruyu biraz kurcalayalım.  Bunları ve ötesini düşündüğümüzde seçim kampanyasının adımları da şekillenmeye başlayacak.

İlk soru “ülkeyi kim yönetiyor?”

Buna “hükümet” veya “TBMM” cevabı veren neredeyse yok, hemen herkes ülkeyi tek bir kişinin (R.Tayyip Erdoğan) yönettiğini düşünüyor.  Dolayısıyla başkanlık sisteminin dezavantajı, ortalama seçmen gözünde “zaten tek kişinin ağzına bakıyor tüm sistem” olarak algılanıyor.  Yani değişen bir şey olmayacak, niteliği belirsiz değişimin korkutucu riski söz konusu değil.  Öte yandan muhafazakar seçmen Erdoğan dışında başka bir Ak Parti üyesine bu hükümranlığı vermek konusunda oldukça mütereddit, karşı cenah olarak gördüğü siyasi çizgiden birinin başa geçmesini ise felaket olarak niteliyor.  Erdoğan’ın ölümsüz olmadığını ve karizmatik liderlerin siyaset sahnesinden çekilmesini müteakip yaşananları işlemek düşünülebilir.

İkinci soru “milletvekillerinin etkisi & katkısı & faydası nedir?”

Milletvekilleri liderlerin işaret ettiği şekilde parmak kaldırıp indiren, yasama faaliyetinin edilgen figürleri, bağımlı değişkenleri olarak algılanıyor.  Özellikle son dönemde AKP’nin ülkenin önemli meseleleri TBMM’de genel görüşme konusu bile yaptırmaması, hayati anayasa değişikliği görüşmelerinin medyada canlı yayınlanmaması, milletvekillerinin türlü pazarlıklar içinde olduğu algısı bu kanaati pekiştirmiş durumda.  Dolayısıyla TBMM’nin pratikte devre dışı kalması vahim bir durum olarak algılanmıyor.  Buna rağmen AKP’nin “yasama güçlenecek, milletvekilleri kanun yaparken daha bağımsız olacak” söylemi, milletvekilleri istifa etmedikleri takdirde artık bakan olamayacağı için 16 Nisan referandum kampanyasında inandırıcı olmaya en yakın önerme olarak öne çıkmıştı.  Asgari müşterekler çerçevesinde elden kayıp giden ülkeye sahip çıkması umulan muhalefet partileri, 24 Haziran’da 600 vekile çıkacak TBMM’de salt çoğunluğu elde ettiklerinde Türkiye’nin huzuru, refahı ve iyileşmesi için ne yapacağını çok iyi anlatmak zorundadır.

Üçüncü soru “muhalefet ne işe yarıyor ki?”

Tek parti iktidarlarında “kudret” tamamen aritmetik dengeye indirgeniyor.

CHP meclis araştırması istiyor, AKP oylarıyla reddediliyor.

HDP bir bakan hakkında gensoru istiyor, AKP oylarıyla reddediliyor.

MHP zaten ümidini ve ikbalini Erdoğan’a bağlamış dolayısıyla AKP ne isterse mecliste o görüşülüyor, sonunda onların dediği oluyor.

Ortalama seçmen; bağıran, çağıran, itiraz eden, durdurmaya gayret eden, muktediri yavaşlatarak hizmet ulaşmasını geciktiren faydasız bir muhalefetin varlığına inanmaya başlıyor.  Dolayısıyla yürütmenin denetimsiz & kontrolsüz güçlenmesini risk olarak görmüyor hatta işlerin hızlanacağını düşünüyor.

Muhalefet partileri somut hizmetlere yönelik önerilerini, zamanında yaptığı uyarıları yeniden hatırlatmalıdır.  Asla ideolojik değil ama gündelik yaşam pratiğine dönük daha kaliteli hizmet sunulması ve kamu kaynaklarının etkin kullanılması için geçmişteki çabalarını ve zamanın haklı çıkardığı argümanlarını kamuoyuna yeniden sunmalıdır.

Bunlara ek olarak sunulabilecek siyasi örneklere gelirsek; Fethullah Gülen’e, Ergenekon-Balyoz davalarına, samimiyetten uzak gizli pazarlıklarla yürüyen çözüm sürecine, BOP adı verilen ABD mahreçli projeye her zaman şüpheyle yaklaşmış, karşı çıkmış, iktidarı uyarmış kişiler ve partiler haklıydılar, zaman onların haklılığını tekrar tekrar ispatladı.

Dün EVET kampanyası yapanlar, bugün 24 Haziran oldu bittisine imza koyanlar, zamanında tüm bu hayati konularda yanıldılar, “bizzat savcısı” oldukları, “emri ben verdim” dedikleri konularda geri adım attılar, “yanılmışız Allah bizi affetsin” dediler.  Bugün seçilmek için herkese mavi boncuk dağıtırken yarın pişman olmayacaklarının, ülkeyi yeni bir çıkmaza sokmayacaklarının garantisi var mıdır?

Elbette yoktur.

Dördüncü soru “Türk tipi başkanlık sistemi iyi olacak, hem koalisyon dönemlerinde çok çekmedi mi bu millet?”

Biraz karikatürize edersek bu söylem şuna evriliyor:

1.köprüyü tek başına iktidar olan Demirel yaptı, solcular karşıydı. 2.köprüyü tek başına iktidar olan Özal yaptı, solcular karşıydı. 3.köprüyü tek başına iktidar olan Erdoğan yaptı, solcular yine karşıydı. Tek parti iktidarları büyük eserlere imza atarken, İstanbul’un ihtiyaçlarını bile anlamayan solcular sadece boşa kürek çekti.”

Koalisyon hükümetlerinin başarısız, yetersiz, beceriksiz olduğu ve ülkeyi kaosa sürükledikleri o kadar sık anlatıldı ki, sağ bir partide oyların konsolide edilmesi gereksinimi bir taraftan da başkanlık modelinin kapısını açtı.

Batı demokrasilerinde başarıyla yürüyen koalisyonların altında seçmene hesap verme zorunluluğu ve kökleşmiş demokrasi kültürü yatmaktadır.  Bu anlamda Türkiye’de eksik olan, seçmeni doğru bilgilendirmeyi vazife bilen ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenen nitelikli siyasetçilerin azlığıdır.   Hatasını kabul etmenin erdem değil zayıflık olarak görüldüğü, kimsenin istifa etmeyi aklından geçirmediği bir ülkede suçlu koalisyon ihtimalleri değil siyasi kültürdür.

Beşinci soru: “AK Parti bu millet için gece gündüz çalıştı, Türkiye nereden nereye geldi, yollar-köprüler-altyapı yatırımları, bunları görmüyor musunuz?”

Bu sorunun cevabı ülkedeki vatandaşlık bilinci ya da devlet – birey ilişkisinde gizli. Örneğin ABD’de “citizen” bile olmaktan önce “tax payer” olduğunu bilen seçmen ödediği vergilere karşılık alması gereken hizmeti lütuf gibi sunan siyasetçilere uzaylı görmüş gibi bakıyor.  Kabul edilmeli ki, liderini parlatmaktan sonra AKP’nin en büyük propaganda başarısı; fizibilitesi eksik, çevreyle uyumsuz, ekonomik model olarak kamu zararına olan icraatlarını bile “başarı hikayesi” olarak sunabilmesidir.  Burada halkın vergileriyle finanse edilen bu yatırımların kullanım ömürleri, çevresel etkileri ya da gerekliliklerinden ziyade “yandaş müteahhitleri” zengin etme maksadıyla kurgulanmış sakat finansman modellerini eleştirmek ve “ideal koşullarda nasıl yapılmalıydı, kaynak nereden yaratılmalıydı, biz daha iyisini yaparız çünkü…” konusunu işlemek daha çok ses getirecektir.  Başta CHP olmak üzere ülkeyi yönetme iddiasında olan tüm organizasyonlar, halka ulaşan ve bir şekilde memnuniyet yaratan hizmetlere sıradan cümlelerle burun kıvıran muhalefet partisi olmaktan çıkmalıdır.

Altıncı soru:  “Erdoğan terörle mücadele etme kararlılığına sahip, dış politikada dünyaya meydan okuyor, PKK + FETÖ’yü ancak o ve ekibi bitirir, zaten 16 yıldır Reis’in alternatifi yok, VAR diyebilir misiniz”

Gündemin çok hızlı değiştiği, ülkenin oradan oraya savrulduğu dönemde, gelişmeleri takip etmekten yorulan seçmenin kısa erimli hafızaya sahip olduğunu unutmamak gerekiyor.  Bölücü terörün Güneydoğu Anadolu’da her sokağa nüfuz etmesine, il ve ilçelerin savaş alanına dönmesine yol açan sahte barış süreci bir yanda; yıllar boyu Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi diye hürmet gören T.C. düşmanı emekli vaizin paylaşılamayan dersaneler rantı üzerine önce paralel devlet yapılanması, sonra da FETÖ olarak ilan edilmesi bir yanda…

Herkesin kolaylıkla ve yıllarca kandırabildiği birinin sergilediği kararlılık olamaz, o anki bıçkın (Kasımpaşalı) tavırları bir yerlerde gururunuzu okşuyordur, o kadar.  Bunu sıklıkla ve hiç çekinmeden anlatmak gerekiyor, AKP’nin dış politika ve iç güvenlik konularında hem tutarsız, hem mantıksız hatta bazı durumlarda ülkeye zarar veren illegal odaklara kör bakmış olduğunu tekrar tekrar müşahhas örneklerle aktarmak / hafızaları tazelemek şarttır.  Yenikapı ruhu diye pompalanan atmosferin, zeytinyağı gibi üste çıkmak çabası olduğu; bir zamanlar ülkeyi birlikte parselledikleri gizli ortaklarına hitaben söylenen “ne istediler de vermedik” cümlesinden bellidir.

Merhum Prof.Necmettin Erbakan’ın yıldızının bir türlü barışmadığı Fethullah Gülen adlı iblisin 28 Şubat post-modern darbesi ertesinde, yeterince nüfuz edemediği Refah Partisi yerine, partiden ayrılan gençlerin kurduğu Ak Parti’ye tüm desteğini vermesi acaba tesadüf müydü, yıllarca sorunsuz devam eden Pennsylvania – Söğütözü ortaklığının temeli ilk ne zaman atıldı ?

Irak ve Suriye politikalarında başarısızlığa uğrayan AKP’nin bir gün Rusya, bir gün ABD, bir gün Barzani, bir gün Körfez ülkelerindeki Vahhabi blokuyla birlikte oluşu Türkiye’nin çıkarlarını maksimize etme çabası mıdır yoksa mat olmadan önce yapılan son satranç hamleleri midir?

Beşar Esad’ı devirme hevesiyle sırtı sıvazlananların yangın yerine çevirdiği ülkeden kaçmak zorunda kalan 3,5 milyon Suriyelinin vebali kimdedir, bizzat ilgili bakanların ifade ettiği şekliyle %80’lik bölümü Türkiye’de kalmak isteyen bu insanların akıbeti ne olacaktır, yaratacakları bütçe yükü ve topluma çıkaracakları sosyal faturayı kim ödeyecektir ?

Samimiyetten uzak çözüm sürecinde “siz tetiğe basmazsanız biz de size hareket özgürlüğü sağlarız” pazarlıkları sonucu terör örgütü PKK il ve ilçelerde büyük bir alan hakimiyeti sağlamadı mı?  Yöre halkının çektiği acıların, ayaklanmaya dönüşen bu terör dalgasının bastırılması için canından olan güvenlik güçlerinin sorumlusu kimdir?  Hangi devlet kendi sınırları içinde illegal bir terör organizasyonunun yapılanmasına, yol kesmesine, vergi toplamasına, asfalt yolları tuzaklamasına bu kadar kayıtsız kalabilir ?

En son Afrin’e yönelik Zeytin Dalı harekatı sınırlarımızın düşman unsurlar tarafından çevrildiği kabulüne istinaden askeri bir zorunluluk muydu yoksa bizzat Erdoğan’ın deyimiyle partilerindeki metal yorgunluğunu atma vesilesi miydi?  Sınırlarımızın hemen ötesinde böyle büyük bir tehlike adım adım oluşurken, metre metre kazılırken akıllar neredeydi?  ABD-Büyük Britanya-Fransa troykasının Şam yönetimini hedef alan hava saldırısını T.C. Dışişleri Bakanlığı “insanlığın vicdanına tercüman olan ve memnuniyet verici” bulurken, üç gün sonra Erdoğan’ın “Gel vur burayı, ondan sonra barış de. Olmaz olsun böyle barış” demesindeki tutarsızlığın izahı nedir?  Bu hava saldırısına dek İran ve Rusya ile elele poz veren ülkenin, Tomahawk füzelerini gördükten sonra NATO üyesi olduğunu hatırlaması acıklı değil midir?  Afrin’e Moskova’nın oluru ile girenler artık Putin ile iş tutabilecek midir?

Bu ve bunun gibi yakıcı soruların “şahsiyetleri doğrudan hedef almadan” ama yanlış hesabın (mesela stratejik derinlik / değerli yalnızlık vs.) sadece Bağdat’tan değil her yerden döneceğini vurgulanarak tekrarlanması gerekiyor, bu hususta çekingenliğe mahal yoktur.

Başarılı belediyecilik geleneğinden doğan AKP’nin asfalt ve betonla hiç bitmeyen aşkı, ülkenin gerçek manada kalkınmasına, muasır medeniyet seviyesine yaklaşmasına, gelirin adil dağılımına, iç barışın sağlanmasına, dış politikada saygın bir tutum takınılmasına asla yetmemektedir.  Peyderpey tasfiye edilen Gülen müritlerinin yerine benzer deneyimde ama bu kez vatanperver & güvenilir kişiler yerleştirilememesi bu çıkmazı daha da derinleştirecektir.

Aslında bu altıncı soru gerçek hayatın içinde hakiki bir illüzyon yaşadığımızın göstergesi dolayısıyla bu sorunun alt kırılımlarına biraz daha vakit harcayıp Erdoğan kültünü iyi analiz etmek gerekiyor.

ERDOĞAN tipi liderlik konusu serinin dördüncü yazısında…

Bakış açını değiştir, yeni kitleye ulaş: 24 Haziran 2018 – II

24 Haziran 2018 seçimleri ile ilgili yazı dizimizin ilk halkasında önümüze konan ve içine sığmamız beklenen bir kutu yokmuş gibi hareket etmenin gerekliliğine değinilmişti.

Amerikalıların sık kullandığı deyimle “think out of the box

Siyaset dışından örnek vermek gerekirse, global şirketler marka vaatlerinin potansiyel müşterilerden evvel, kendi çalışanları tarafından benimsenmesini ve şirket çalışanlarının birer marka elçisine (brand ambassador) dönüşmesini stratejilerinde ideal hedeflerden biri olarak görürler. Daha sonra da müşterilerin aynı dönüşümü yaşaması ve çevrelerine markanın mesajını yayması beklenir.  Böylelikle inandırıcılık ve nesnellik barajını aşamayan pahalı reklamlar yerine, benimsedikleri markaları methetmeden duramayan insanların yarattığı kişisel etki alanları birbirine eklenerek sonunda geniş bir kitleye doğrudan mesaj gönderme olanağına kavuşulur.

Kolay anlaşılır argümanlar, geçmişle-gelecek arasındaki benzerlik ya da karşıtlık üzerinden üretilecek sorular, aceleye getirilmiş seçim öncesi belirsizlikler ve çıkmayan uyum yasalarının yaratacağı boşlukların yaratacağı riskler ama en önemlisi sıradan bir insanın hayatının olumlu / olumsuz yönde nasıl değişebileceğine dair örnekler kullanılırsa, 24 Haziran’da sandığa gitmek konusunda hevesli olmayanların Erdoğan dışındaki seçeneklere yönelmesi, Erdoğan’a yakın duran bazı seçmenlerin de şüpheye düşerek kendi tercihlerini sorgulaması mümkün olabilir.  Belli bir plan doğrultusunda ve seçili mesajları sürekli tekrarlamak suretiyle muhalefet partilerinin seçmeninin (bilhassa partilerin direkt iletişim kurduğu üyelerinin) bireysel kampanya temsilcisi şeklinde hareket edip yakın çevresine nüfuz etmesini sağlayacak zemin yaratılabilir.

Risklerin vurgulanması ya da olumsuz örneklerin hatırlatılması iktidar blokunun savunmaya geçmesine yol açacağı için her mesajın sonunda bardağın boş tarafını hep beraber doldurmaya duyulan inanç yer almalıdır.  İletişimde kullanılacak tonlama ortak gelecek, daha iyi bir hayat, umut ve pozitif beklentilerden feyz almak durumunda.  “Tehlikenin farkında mısınız?” tarzı öcüleri adresleyen cümleler yerine bu güzel ülkenin kendini yalnız hatta çaresiz hisseden insanlarına “birlikte daha güçlüyüz ve geleceği değiştirebiliriz” duygusu geçirilmelidir.

Ana muhalefet partisi üzerinden örneği ele alırsak, geleneksel CHP seçmeninin neredeyse %90 ve üzeri bir oranda CHP’nin belirleyeceği adaya oy vereceğini varsaymak yanlış olmayacağına göre (ikinci Ekmeleddin faciası yaşanmaması kaydıyla), safları sıklaştırma mantığıyla hareket etmenin istenen sonuca ulaşamayacağı ortadadır.  Safları sıklaştırmanın aritmetik gerçekliği de yoktur.   CHP %25 oy oranına saplanıp kalmış, oyunun yeni kurallarına göre %50+1’i bulması bugün imkansız olan bir organizasyondur.  Tüm muhalefet partileri bu seçimde arzuladıkları (ama aslında bugün pek inanmadıkları) sonucu alırsa hem ülkenin kaderini değiştirecek, hem de kendilerine yeni alan açabileceklerdir.  Yeni alan açmanın yolu da, daha önce ulaşılamamış geniş halk kitleleriyle temas kurmakla mümkün olabilir.  Tam tersi bir netice çıkarsa da, CHP başta olmak üzere müzmin muhalif partilerin siyaset sahnesindeki varlığı anlamsızlaşmaya başlayacaktır.  Zira demokrasi kültürünün olgunlaşmadığı, politikanın çıkar ortaklığı olarak algılandığı, sandığın tek kriter olduğu ülkelerde siyaset sadece KAZANMAK için yapılır.  Kazanan ata oynamayı sevenlerin diyarında, kaybedenler pek sevilmez ve iyi yarışmış olsalar bile yeterince saygı görmez.

AKP’nin önerdiği adaya sahip çıkan siyasi koalisyonun en büyük avantajları seçimi SAĞ / SOL siyaset çekişmesine dönüştürmek, insaftan yoksun bir sömürü anlayışıyla milliyetçilik rüzgarı estirmek ya da 15 Temmuz’da ülkeye yaşatılan kabusun tekrarını engelleme iddiası (istikrar söylemi) olacaktır.   Siyasal islamcılık akımının şiarı dini değerler üzerinden siyasi rant elde etmek olduğu için, o koza ayrıca değinmiyorum.  Bugüne kadar sürekli proje ve icraatları ile övünmüş, girdiği her seçimi kazanmış, bu başarısını “biz ve onlar” söylemi üzerinden kendi seçmen kitlesini konsolide etmeye borçlu, ülkeyi tek başına yönetme iddiasındaki çalışkan ve karizmatik lider de bu avantajları bizzat sahada kullanan başrol konumundadır.

Hem yoğun şekilde iktidar partisinin propagandasına maruz kalacak, hem de muhalefet partilerinin klasik çizgilerini değiştirerek ulaşması önem arz eden sağ ağırlıklı seçmen kitlesini aşağıdaki şekilde tarif edip, siyasal davranış açısından anlamlandırmaya çalışalım.

  • Ayakta kalmaya, hayata tutunmaya çalışan; daha iyi bir yaşam isteyen ya da yarınlarından emin olmayan sıradan insanlar için,

  • Partizan kimlikte olmayan, politikayla yoğun olarak ilgilenmeyen,
  • Siyasetin kendilerine bir şey kazandırmadığını bilen ama kaybettirdiklerini de zamana bağlı aşınma şeklinde kaybettiği için yeterince fark edemeyen,
  • Yüksek eğitimli olmayan, kitap okumayan, algıları güdümlü medya tarafından manipüle edilmeye çalışılan, eleştirel & sorgulayan bakış açısına mesafeli, geleneklerine bağlı, çetrefil konulara az kafa yorup kestirmeden çıkarsamalarda bulunan,
  • Anayasa değişiklik paketini detaylı okumamış olduğu halde 16 Nisan’da EVET diyen, bugün bile olan biteni sadece başbakanlık makamının ortadan kalkacağı ve Erdoğan’ın “BAŞKAN” olacağından ibaret sayan,
  • İyiden iyiye sağa yatmış siyasi yelpazenin ortasında veya sağında olan,
  • Bilhassa 34 yaş ve altında olup, seçmen olarak deneyimledikleri dönemin tamamı Recep Tayyip Erdoğan galibiyetleri, zaferleri, balkon konuşmaları ile geçmiş insanlar için,

  • Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerlerine düşmanlık beslemeyen, kendilerini “müslüman” veya “muhafazakar” olarak niteleyen, öte yandan günlük yaşam pratikleri yalnızca dine dayalı olmayan insanlar için,

24 Haziran seçimlerinin, mevcut parlamenter düzenin ve alaturka başkanlık sisteminin nasıl göründüğünü izah etmeye çalışacağım.  Elbette elimde bu amaca yönelik bilimsel veri ya da büyük bir örneklem yer almadığından ancak kendi deneyimlerimden, gözlemlerinden ve hatırladıklarımdan yola çıkıyorum.

Yola çıkarken konu bazında sınıflama ve gruplamaları akademik düzlemde değil, yukarıda tarif ettiğim insanlar tarafından en sık tekrarlanan basit sorular ve ilgili cevaplar üzerinden aktarmaya gayret edeceğim.

Devamı serinin üçüncü yazısında…

 

12 Eylül’den 24 Haziran’a – I

Başında olduğu hareketin iktidar alternatifi olamayacağını görüp, AKP Osmaniye milletvekili gibi davranmaya başladığından beri; Devlet Bahçeli sürpriz çıkışlar ve şok açıklamalarla R.Tayyip Erdoğan nam ve hesabına çalışıyor.   Kasım 2019’da yapılacak genel seçimin 26 Ağustos 2018’de yapılmasını önerirken Malazgirt zaferi, Büyük Taarruz gibi tarihi olaylara değinmesi, etkilemeyi umduğu kitlenin sığlığı kadar kafasında yarattığı “düşmanlara” karşı kılıç çekme heves ve heyecanıydı.

Ülke siyasetinin en güçlü, en kurnaz, en esnek ve sürekli kazanan figürü Erdoğan bu pası aldı, el yükseltti ve topu muhalefet ağlarına gönderirken skorborda 24 HAZİRAN yazdırttı.   O ana dek benim için 24 Haziran pazar çok değerli bir dostumun düğünü, sıcak bir yaz günü, gençler için üniversite sınavı ya da Dünya Kupasında sıkıcı grup maçlarından ibaretti.  “Ben siyasetle ilgilenmiyorum, işime gücüme bakıyorum” diyenlere PLATON’dan bu yana en büyük kapağı Erdoğan takmıştır, hem de defalarca!

Bu yazının kaleme alındığı an itibariyle, tam 65 gün sonra Türkiye sandığa gidecek.  Seçmen hem hanedan kanı taşımayan ilk padişahını seçecek, hem de figürandan hallice milletvekillerini belirleyecek.  24 Haziran 2018’de sandığa gidecek olmamız erken seçim midir, baskın seçim midir?  Artık bunları tartışmanın lüzumu yoktur, anonim şirket gibi yönetilmesi hayal edilen ülkemizde patron ne derse o olur.  16 Nisan 2017 referandumuyla (bol manipülasyon ve eser miktarda hileyle) siyasi sistem hukuken olmasa da fiilen değişmiştir.  O günden bu yana Erdoğan cumhurbaşkanı, başbakan, başkomutan, başsavcı, yüksek yargıç, yüce din büyüğümüz vs…  kısaca PATRONDUR.   Patron uçmasa da, müritleri onun ses hızını aşabileceğine inanmaktadır ve karizmatik patronun çok müridi vardır.

Şüphesiz ki patron buraya cesareti, çalışkanlığı ve kural tanımazlığıyla gelmiştir.  Erdoğan ile sandıkta satranç oynamanın zorluklarını başka bir yazıda ele alacağız.  24 Haziran konulu bir yazı dizisine dönüşür belki..  Bugünkü konuyu Bahçeli’nin coşkusunun (kazananın yanında olma hevesinin) kökeninde yatan seçim sisteminin nasıl hayatımıza girdiğini ve sandıklarda harcadığımız zamanın neden bize olgun bir demokrasi getirmediğini hatırlatmaya ayırdım.

Türkiye’deki siyasi partilerin tamamını tasfiye eden ve son tahlilde siyasi yelpazede merkezin sağa kaymasına yol açan 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra ilk genel seçim 6 Kasım 1983’te yapılmıştı.

Merhum Turgut Özal liderliğinde yeni kurulan Anavatan Partisi (ANAP) %45 oy ile 400 üyeli parlamentoda 211 sandalye elde etti.  ANAP’ın %45 oy karşılığı %52,7’sine hakim olduğu TBMM’de üç siyasi parti (ANAP, Halkçı Parti ve MDP) yer almaktaydı.

Tam 19 yıl sonra, 3 Kasım 2002’de yapılan genel seçimde ise yeni kurulmuş Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) %34,42 oy alarak 550 üyeli parlamentoda 365 sandalye elde etti.  Demokrasilerde eşine rastlanmayan ülke barajı %10’u sadece iki parti aşabildiği için, AKP %34 oy karşılığı TBMM’nin %66’sına hakim oldu.

Temsilde adalet & Yönetimde istikrar felsefesine atıfta bulunan 1982 Anayasasının ülkemize armağanı ANAP değil, 22 yıl sonra yarattığı AKP efsanesi olmuştur.  Çok partili demokrasiler tarihine geçecek başarıların mümessili AKP varlığını 1982 Anayasasının gölgesinde yapılan Seçim Kanunu ile Siyasi Partiler Kanununa borçludur.  “İstikrar” kelimesi o kadar çok telaffuz edilmiş ve işlenmiştir ki, ortalama üçte ikisi sağ tandanslı seçmene oylarını bir partide konsolide ihtiyacı daima hissettirilmiştir.  Hatırlanacağı üzere, 16 Nisan referandumunda da çok net bir ötekileştirme stratejisi izlenmiş ama en çok telaffuz edilen kelimeler “istikrar” ve “güçlü Türkiye” olmuştur.

Birinci partinin kimliğine göre renklendirilmiş Türkiye haritasına 3 Kasım 2002 seçim sonuçları üzerinden bakacak olursak, aşağıdaki tablo oluşmaktadır.

Görüldüğü üzere 2002-2015 arası Türkiye seçmen haritasının renkleri hemen hiç değişmemiştir.  Ege ve Akdeniz kıyılarına eklenen Trakya CHP’nin, Kürt nüfusun yaşadığı Doğu ve Güneydoğu illeri Kürtleri temsil etme iddiasındaki siyasi hareketin, ülkenin geri kalan büyük kısmı ise Adalet ve Kalkınma Partisi’nin elindedir.  Yukarıdaki haritada kırmızı görünen Artvin ve Ardahan’da da 2015 genel seçimlerinde en çok oy alan AKP’dir. Peki 15 yılı aşan bu büyük başarının kökeninde ne yatıyor?

Öncelikle mevcut seçim kanunu ve siyasi partiler yasası insanları etiketlemeyi ve siyaseten ötekileştirmeyi teşvik etmekte hatta kesin başarı için adeta zaruri kılmaktadır.  Bu düzende %40 ve biraz üzeri oy alan herhangi bir parti tek başına iktidar olabilmektedir. Dolayısıyla iktidar iddiası taşıyan siyasi organizasyonlar her türlü manipülasyon & ajitasyon yöntemleriyle kemik oy kitlesi yaratmak üzere oyun planı kurarlar.  Parti ideolojisine koşulsuz bağlı ve/veya lider imgesine ölümüne sadık %40 kemik kitle yaratan parti bu döngüde sonsuza dek iktidarda kalabilir, nefret söylemine vardırdığı politikasını sorunsuzca yayabilir.   Türkiye’de demokrasinin kalıcı hale gelmesi, oynak zemine rağmen kökleşmesi ve yurttaş gözünde değer kazanabilmesi için atılması gereken ilk adımlar 1980 darbesinin ülkeye siyaseten verdiği zararın çok iyi irdelenmesi, ilgili kanunların mutlak surette değiştirilmesi, siyasi partiler dışında sivil toplumun güçlendirilmesi ve vasatlığın ödüllendirildiği yozlaşmış yapının tasfiye edilmesidir.  Sistemden beslenenler sistemi değiştirmeyeceğine, yönetme erkine sahip olmayanların sözü de boşlukta yitip gittiğine göre en büyük açmaz buradadır.

16 Nisan 2017’de yapılan referandumda ise siyasi partiler ve adaylar için oy kullanılmadı.  Dolayısıyla siyasi parti aidiyeti, politikacılar hakkındaki duygu ve düşünceler ikinci planda olmalı ya da o kampanya döneminde itinayla arka plana itilmeliydi.  EVET / HAYIR ikileminde seçmenin önüne konacak sorunun özü, yürütmeyi tek bir şahsın sorgulanamaz (denetlenemez) iradesine terk eden ve saltanatı andıran başkanlık sistemi ile mevcut parlamenter düzenin aynen devamı şeklindeydi. Tam bu noktada, parlamenter sistemin sağlıklı işlemediği ve bugüne dek parlamenter demokrasinin güçlendirilmesi için yeterli çabanın sarf edilmediği özellikle hatırlanmalıydı.  Olmadı, aslında oluyordu ama mühürsüz zarfları bile es geçen hakemlerle (YSK) maçın neticesi belliydi.

AKP’nin 15 yıldır kesintisiz iktidarını sürdürdüğü, yürütmeye tamamen, yasama ve yargıya büyük ölçüde hakim olduğu, parti medyası, güdümlü basın kuruluşları ve devasa bir bütçe ile erişilmez bir propaganda kudretine hükmettiği, toplumun farklı kesimlerini değişik yöntemlerle beslediği veya baskı altında tuttuğu ve yetmezmiş gibi bunların üzerine OHAL rejimi dayattığı bir dönemde herkes elindeki senaryoyu oynamayı sürdürürse sandıktan çıkacak sonuç bugünden bellidir.  PATRON ilk turda seçilir.

Dolayısıyla yerleşik kalıpların dışında bir düşünce sistematiği geliştirmek hatta içine hapsedilmek istendiğimiz kutu hiç yokmuş gibi hareket etmeye çalışmak gerekmektedir.  Bugün kutudan çıkmak için şansı zorlamak mümkün iken, yarın kutu herkesin kendi hapishanesi olacaktır.

Devamı başka bir yazıda…