2020’den önceki son 2 ay

Kaynaklarını hızla tükettiğimiz dünya 2019’u da paketleyip kenara koydu.  21.yüzyılda hem kaynaklarını, hem kazanımlarını, hem umutlarını gün gün yitiren Türkiye de 2020’ye adım atmış oldu.

Eskiden bir yılın olaylarını, dönüm noktalarını, öne çıkan kişilerini anlatan ALMANAK pek popülerdi. Her günü ayrı bir tutarsızlık, delilik, güldüren trajedi, inciten komedi yaşatan ülkenin 365 günü bu uzun yazıya sığmaz ama sadece son iki ayında (Kasım 2019 – Aralık 2019) öne çıkan bazı isimlerini, olaylarını hatırlayalım.  Araya da birkaç soru serpiştirelim, gelenek olduğu üzere yazımızı 2020 dilekleri ile bağlarız. Başlıyoruz son iki aydan hatırladıklarımızla….

4 Kasım 2019’da TUİK tüketici fiyat endeksindeki 12 aylık değişimi %8,55 enflasyon olarak ilan etti.  Rakamın küsüratlı oluşu inandırıcılığını artırdı?

Aynı gün İçişleri Bakanı, İBB başkanı Ekrem İmamoğlu’na “ahmak” diyerek kendisine bu milletin bedel ödeteceğini bilhassa vurguladı.  Belli ki seçimde bizzat sahada olduğu halde İstanbul’da 800 bin oy fark yemiş olmak Süleyman bey’in mücadele azmini kıramamıştı. 

5 Kasım 2019 eski başbakan Bülent Ecevit’in 13. ölüm yıldönümü idi. BBC  Türkçe servisi Ecevit’in ENOSIS hayalleri kuran Yunanistan’a hitaben söylediği şu cümleyi içeren röportajını yayınladı: “Tarihi zaferlerle ilgili hayallere önem veren hiçbir ulus, günümüz dünyasında huzur bulamaz”  Arabasının arka camına tuğra sticker yapıştırıp, Diriliş Ertuğrul / Kuruluş Osman gibi dizilerden tarihi öğrenenler için bu cümle elbette saçmaydı. Bülent Ecevit zaten onlar için makbul adam değildi.

Aynı günlerde Türkiye’de insanlar ıspanak yiyerek zehirleniyor ve hastaneye düşüyordu.  Yabani mantardan, çiğ etten, bozuk sütten zehirlenen duymuştuk ama ıspanakla zehirlenmek yepyeni ve farklı deneyimdi.  Yüceler yücesi devletimizin çok önemli yetkilileri “aradaki yabani otları temizleyin, ha bir de iyi yıkayın” diyerek bize tavsiyelerde bulundu. Ne ıspanak üzerindeki pestisit kalıntıları için dertlenen oldu, ne maksimum kâr peşinde koşanları denetleyememekten rahatsız olan biri çıktı.

Bu arada gazeteciliği becerememiş yazar Ahmet Altan cezaevinden serbest bırakıldı, birkaç gün sonra tekrar gözaltına alındı.  Niye salındı, sonra niye alındı?? “Adalet Mülkün Temelidir” cümlesi güldürmeyen fıkralar arasındaki yerini koruyor.

Bir zamanlar komşuluk ilişkileri ve semt dayanışması ile meşhur İstanbul Fatih’te 4 kardeş ölü bulundu, orta yaşı devirmiş kardeşler geçim sıkıntısı ve borç yükü altında ezilip topluca siyanürle intihar etmişti.  Ekonomimiz uçuyordu ama herhalde bazıları yerde unutulmuştu. Umursanmayanlar ve unutulanlar gibi Cüneyt (48), Oya (54), Yaşar (56) ve Kamuran Yetişkin (60) sonunda mezarlıkta buluştular, kireç dökülmüş toprağa kondular.  Yakında onları hatırlayan kimse kalmayacak.

6 Kasım 2019’da insanlık çölü Türkiye’nin mümtaz vilayetlerinden Aksaray’da otizmli çocukların ayrımcılık gördüğü, hastalıklı muamelesine tabi tutulduğu ve bu yetmezmiş gibi diğer öğrencilerin velileri tarafından protesto edildikleri (yuhalandıkları) haberi yayıldı.  Otizmi bile protesto eden hassas Aksaraylıların rüşveti, yolsuzluğu, dolandırıcılığı, ahlaksızlığı protesto ettiğini ise asla duymadık, herhalde duymayacağız da.

Bu memleketin çocuklarla olan derdi bitmez, bitmiyor. LÖSEV’in 400 yataklı örnek hastanesi LöSante’ye yine ruhsat verilmedi.  TBMM’de AKP ve yedeğindeki MHP oylarıyla öneri reddedildi.  Her şeyiyle bitmiş, hazır hastanenin tam kapasite çalışmasına izin verilmedi. Bilmeyenlere hatırlatalım, lösemili çocuklar bu hastanede tamamen ücretsiz tedavi görüyor. LÖSEV’in bağışlarla ayağa kaldırdığı modern hastaneye HAYIR diyenlerin evlatlarına ve torunlarına sağlık diliyor, ters durumlarda Cleveland (USA) tavsiye ediyorum.


9 Kasım 2019’da Antalya’da bir aile daha siyanür içerek yok oldu.  Ekonomi uçuyordu ama sorun siyanüre kolay erişim idi.  Siyanüre yasak geldi, ekonomi düzeldi.

10 Kasım 2019 Ulu Önder, büyük devrimci Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ölüm yıldönümü idi. Ankara’daydım. Anıtkabir mahşer yeri gibiydi, ziyaretçi rekoru kırıldı. Sevdiğimiz kadar anlayabilsek, saydığımız kadar huzuruna vardığımızda mahçubiyet hissetsek belki farklı bir ülke olabilirdik.  Ruhun şad olsun ATAM!

11 Temmuz 2019’da Trablus, Balkan ve Çanakkale cephelerinden sonra Osmanlı Bahriyesini bırakıp Karadeniz’deki Kuvayı Milliye saflarına katılan İstanbul Beşiktaş’tan Bahriye Kolağası Osman Muhtar’ın oğlu Mümtaz SOYSAL vefat etti.  Akademisyen, yazar, gazeteci, entelektüel ve eski dışışleri bakanıydı.  Yeri dolmaz birini yitirdi ülke..

Prof. Mümtaz SOYSAL

Yine o günlerde 11 yaşında toprağa giren Rabia Naz Vatan’ın babası Şaban Vatan’a kızının otopsi görüntüleri izletildi. Koskoca devlet kaza süsü verilmeye çalışılan cinayet sonrası bir babayı delirtmeye çalışıyor.  Olayda adı en sık geçen siyasetçi TBMM kürsüsünde nutuk atmayı sürdüyor.

12 Kasım 2019’da Hazine ve Maliye Bakanlığı ekonomimiz aleyhinde algı oluşturmaya çalışanlara karşı hukuki süreç başlatılacağını ilan etti.  Hayat kısa, ekonomimiz uçuyor, Almanya bizi kıskanıyor.

Diyanet İşleri başkanı kadın-erkek ilişkilerinde “bizim medeniyetimiz” vurgusu yaptı. Kocasına kek yapıp ayağına götüren ama evli olduğu öküzün yüzüne bakmadığı kadının yaşadığını cep telefonu bağımlılığı üzerinden işleyen Diyanet hazırlattığı gülünç filme para da ödemiş. Kadını evde hizmetçi, legal seks kölesi, çocuk bakıcısı olarak gören İhvan esintili çarpık medeniyet anlayışıyla niçin empati kurmamız gerektiği anlaşılamadı.  Diyanet’in 2020 bütçesi 10,5 milyar TL, bu para vergi mükelleflerinden değil de zırva dinlemekten hoşlanan kişilerden tahsil edilse, güzel olmaz mı?

13 Kasım 2019’da KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır: “AK Parti’nin özellikle son 5 yılda bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük alın teriyle başarı zincirini kırmasıdır” dedi.  Tespit diye buna derim, Bekir bey yerden göğe haklıdır.  Bekir Ağırdır kimdir? Anadolu’nun bir kasabasından çıkmış, parasız yatılı okumuş, ODTÜ’yü kazanmış, üniversite yıllarından beri emeğiyle ayakta duran, özel otomobil sahibi olsa dahi bugün bile İstanbul’da Koşuyolu-Üsküdar arası minibüse binmekten yüksünmeyen yani halktan kopmamış bir araştırmacıdır.

Dönelim memleket dışına… Washington D.C. delisi Donald Trump, T.C. yürütmesini temsil eden en üst makamdaki kişiye “Don’t be a fool” diye biten akıl dışı ve küstah bir mektup yazdı. Biz mektubu önce çöpe attık, sonra çöpten çıkardık, delinin ayağına gittik, iade ettik. Kendisine başkaca resmi bir cevap verilmedi, deliyle deli olmadık, büyüklük bizde kaldı.

14 Kasım 2019 Rabia Naz’ın babası Şaban Vatan herhalde “henüz delirmediği gerekçesiyle” gözaltına alındı.  Başka yoruma gerek var mı?

Şaban Vatan ve artık hayatta olmayan kızı Rabia NAZ

16 Kasım 2019’da Gümüşhane Valiliği Dipsiz Göl’deki define kazısı ile ilgili soruşturma başlattı.  Hani filmlerden biliriz katil cinayet mahaline döner de, otopsi talebinde bulunduğuna ilk defa şahit olduk.  Buzul çağından kalma doğal gölün dibinde hazine arama iznini T.C. devleti kurumlarından alan iki iş adamı? suyu dışarı boşaltıp gölün dibini kazdılar, elbette bir şey bulamadılar.  Pek çok insan tepki gösterince konu hakkında soruşturma açıldı. Gölün dibi sıvandı, yeniden su dolduruldu. Dipsiz Göl oldu size “çamurlu küvet”  En yakın konumdaki köyün sakinleri de “millete bi faydası yok, göl kapatılsın” demişler. Götüyle kavga edeni gördüm de, gölüyle kavga eden köylüler benim için bir ilk. Dipsiz Göl bu ülkenin geleceğine dair trajikomik olaylar zincirinde yerini aldı.

Dipsiz Göl 🙁

Aynı gün R.Tayyip Erdoğan emeklilikte yaşa takılan yurttaşların talebine karşılık “Niçin erken emeklilik? Bırakalım ne zaman emekli olması gerekiyorsa o zaman olsun” dedi. Ben de kendisine sorayım: “Niçin müteahhitlere vergi affı ve finansal destek? Bırakalım ne zaman tasfiye olması gerekiyorsa o zaman olsun”  Çılgın projelere, mega yatırımlara, elalemin kaynağı belirsiz parasıyla balıklama dalan zihniyetin hakkını arayan insanlara duyarsızlığı altı çizilesi bir detay..  Erken emekliliğin İskandinav ülkelerini batırdığını iddia eden Erdoğan, ayrıca emekli maaşlarının insani düzeyde olduğunu söyleyince, kendisine başka soru sormaya lüzum kalmıyor.  Umarım danışmanları tarafından bu konuda kandırılmıyordur?

Bu arada başka bir AK Partili Hayrettin Güngör (Kahramanmaraş belediye başkanı) sokakta karşılaştığı baş örtülü bir kadının nereli olduğunu öğrenince sohbet esnasında “sizi biz müslüman yaptık” dedi.  Trabzonluların cümleten Pontus mirası olduğuna dair tekrarlanan AK Parti söylemi Trabzon vilayetinde rahatsızlık yaratmıyor.  Trabzonlular dini dogmaları aşmış, seküler, yumuşak huylu, sabırlı, anlayışlı insanlar 🙂

17 Kasım 2019’da Türk tiyatrosunun dev ismi, büyük sanatçı, hocaların hocası Yıldız Kenter’i kaybettik.  Bu ülkeye kattıklarını düşününce kendisini her zaman minnetle anacağım, yeri dolmayacak birini daha yitirdi ülke.

Ne mutlu bana ki sahnede defalarca izleyip alkışladığım büyük sanatçı Yıldız KENTER

Yeri kolay dolacak ve bol taklidine maruz kalacağımız cinsten Büşra Nur ÇALAR isimli bir kadın bebeğine şatafatlı mevlid düzenleyip tek taş yüzük taktı. Kendisi Instagram fenomeniymiş, eşi Sağlık Bakanlığı’nda çalışırmış. Değirmenin suyu nereden geliyor anlaşılamadı. 

Anası fenomen olmayan normal çocukların hayatı ise şöyle: Örneğin Türkiye’de Meningokok grup B aşısı devlet tarafından karşılanmıyor. Özel sigorta şirketleri de ödemiyor. Tanesi 450 TL, iki doz gerekli, aşı “ha deyince” de bulunmuyor. Menenjit bir çocuğun hayatını kaydırır, buna rağmen mevzuatta değişiklik yapılmıyor.  Bu arada ülkemizde aşı karşıtlığı giderek yaygınlaşıyor, sahte kanaat önderlerinin osurup osurup ipe dizdiği zırvaların da katkısıyla önümüzdeki yıllarda yeni salgınlarda çocuklar ölecek. Türkiye’de tam aşılı çocuk oranı 12-23 aylık çocuklarda % 66,9’a, 24-35 aylık çocuklarda %49,6’ya kadar düşmüş… İki yaşındaki çocukların yarısı bile aşılı değil. T.C. Sağlık Bakanlığı önlem almak zorunda!  Çocuğunu aşılatmayanlar öncelikle çocuklarını, ama ayrıca taşıdığı hastalığı kapabilecek, kimi sağlık sorunları nedeniyle aşı yaptıramayan insanları ve mikroorganizmanın daha güçlü tiplerinin evrimleşmesine imkan vererek de aşılı/aşısız herkesi tehlikeye atıyor.

19 Kasım 2019’da 19 yaşındaki Güleda Cankel öldürüldü, isimlerini unutacağımız kadın cinayetleri zincirine bir halka daha eklendi. Kadını “iktidar alanı” ya da “namus beratı” gibi gören, üzerinde egemenlik kurabileceğine inanmış, eşit haklara sahip insan olduğunu kabullenememiş erkek kafasının toplumdaki tüm ilişkileri zehirlediği inkar ediliyor hâlâ !

Aynı gün R.Tayyip Erdoğan işsizlik sorununu tek cümleyle çözdü:  “Biz istihdam oluşturamadık diye değil, iş arayanlar arttı diye işsizlik artıyor” dedi.  Yani İP KISA değil aslında ama kör olası KUYU DERİN !

Aynı gün İstanbul Müftülüğü, inatla kış saatine geçmeyerek küçücük çocukları kör karanlıkta sokağa dökenlerin inadı kırılmadığı için sabah ezanı ile sabah namazı arasına yarım saat “time lag” koyduğunu ilan etti.  Çünkü İslam kolaylık dinidir.

21 Kasım 2019 günü eski genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt bey vefat etti. Dolmabahçe görüşmeleri ve e-muhtıra rezilliği başta olmak üzere sırlarıyla gitti ama kendisine sus payı olarak verilen Audi A8 bu dünyada kaldı. Dünya malı dünyada kalır, mezara konan insan ancak itibarıyla anılır.

22 Kasım 2019’da termik santrallerin bacasına filtre takılma zorunluluğu AK Parti ve MHP’nin oylarıyla 2,5 Yıl daha ERTELENDİ! 15 termik santral, baca filtresi takmadan halkımızı zehirlemeye devam etme imtiyazı kazandı.  Havuz medyasının yeni üyelerinden CNN Türk filtre takılmamasını ekonomik gerekçelerle doğrulayan feci bir yayına imza attı.

Bu arada Türkiye Diyanet Vakfınca temeli dört yıl önce atılan Cibuti 2. Abdülhamid Han Cami ve Külliyesi’nin resmi açılışının Kasım ayı sonunda törenle yapılacağı ilan edildi. Haritada Cibuti’yi gösteremeyecek kitle bundan büyük memnuniyet duydu.  Ayrıca Mersin, Malatya ve Trabzon’da yapılacak millet bahçelerine yaklaşık 74 milyon TL harcanacağı açıklandı. İktidar sevdalısı kitleden bir Allah’ın kulu bunu sorgulamadı.

3 Aralık 2019’da pırıl pırıl bir genç kız daha evinin önünde hunharca bıçaklandı.  Ceren Özdemir öldürüldü.  Katilin dağ gibi suç kaydı olduğu ve hapishaneden kaçtığı ortaya çıktı.  Hapishanelerdeki kapasite fazlası ve eleman yetersizliği daha kaç can alacak? İçişleri Bakanımız ise “her firarinin cinayet işleyebileceğine yönelik bir bilgimiz söz konusu değil” diyerek anlamsız bir beyanda bulundu.  Beyoğlu’nda tramvay durağında beklerken iki firari tarafından bıçaklanan 23 yaşındaki elektrik mühendisi Halit Ayar’ı hatırlıyor musunuz? Bakalım Ceren’i ne zaman unutacağız.  Bu arada Şule Çet davası sona erdi, sanıklar ceza aldı.  Sanık avukatının Şule’yi suçlayıp itham ettiği cümleler herkesi utandırdı.  Adalet yerini buldu diye sevinenler Şule Çet’in katilinin iyi hal indirimi almasıyla bir kez daha hayal kırıklığı yaşadı.

Ceren Özdemir ve onu katleden cani !

5 Aralık 2019 sabahı FOX TV’de İsmail Küçükkaya’ya konuk olan AK Partili M.Tevfik Göksu İstanbul’daki hiçbir deprem toplanma alanının imara açılmadığını, kentte yeterli sayıda acil durum toplanma alanı olduğunu söyledi.  Sabah neşesi olarak not ettik, geçtik.

7 Aralık 2019’da İstanbul Şehir Üniversitesi üzerinden eski yol arkadaşlarını usulsüz arsa devri ve dolandırıcılıkla suçlayan Erdoğan’a eski başbakanı Ahmet Davutoğlu “herkesin mal varlığı araştırılsın, ben üyesi olmadığım TBMM’ye hesap vermeye hazırım” diyerek cevap verdi.  Beklendiği üzere tartışma uzamadan bitti, konu mal varlığı araştırılmasına gelince en cevval isimler bile bir anda lal oluyor. Enteresan?

Eğitimdeki global konumumuzu gösteren parametrelerden biri olan PISA testi sonuçları açıklandı.  Sonuçlarda hafif bir iyileşme var, örneklemi de biraz kendi lehimize değiştirmişiz ama fen/matematik/dilbilgisi becerisi bir yana 15-16 yaşındaki gençlerde dünyanın en mutsuz / umutsuz gençleri bizde.  Hani genç nüfusla övünenler bilsin isterim.

8 Aralık 2019 günü erkek şiddeti ve toplum duyarsızlığını eleştirmek, farkındalık yaratmak için Şili’den başlayan #LasTesis dalgasında, bu kez Türkiye’den kadınlar Kadıköy’de dans etti. Şarkının sözleri beğenilmemiş olacak ki polis müdahale etti. Gözaltına alınan kadınlar oldu. Dünyada bir ilke daha imza attık, hayaldi gerçek oldu!

Aynı gün yaş ortalaması 42,7 olan Finlandiya’da seçimi kazanan koalisyonun lideri Sanna MARIN 34 yaşında ülkenin üçüncü kadın başbakanı oldu. Kabinesinin üçte ikisi kadın!

Finlandiya Başbakanı Sanna Marin

9 Aralık 2019’da Şırnak’ta imha etmeye çalıştığı patlayıcının infilak etmesi sonucu Patlayıcı İmha Timi (PAMİT) Komutanı Astsubay Esma Çevik şehit oldu.  Esma astsubay liseden sonra hukuk fakültesini kazanmış ama ailesine yük olmamak için bir yıl devam ettikten sonra Astsubay Meslek Yüksekokuluna yazılmıştı.  Hani bu yaz Tunceli Ovacık’a bağlı Çakılyayla’da 4 yaşındaki Nupelda ve 8 yaşındaki Ayaz Güloğlu mayına basmıştı ya, işte başka masum çocuklar ölmesin diye EYP ile, mayınla uğraşırdı Esma Çevik.. Esma astsubayın çocukluğu Bayrampaşa Altıntepsi mahallesinde geçmiş, aynı semtte çocukluğu geçen avare bir futbolcunun %1’i kadar bile konuşulmadı elbette. Ruhu şad olsun!

Şehit Astsubay Esma ÇEVİK

10 Aralık 2019 Dünya İnsan Hakları Gününde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tutuklu Osman Kavala’nın hak ihlaline maruz kaldığına kanaat getirerek tahliye edilmesine hükmetti. Türk adaleti tutukluluğun devamında ısrarcı olacak gibi, kısacası “durmak yok yola devam”

12 Aralık 2019’da geçen sene 42.9 milyon TL’ye ihale edilen çöp sızıntı suyu ihalesi bu yıl İBB tarafından 23 milyon TL’ye en düşük teklifi veren aynı şirkete verildi.  Aynı hizmeti verecek aynı şirketin bir yılda bu kadar fiyat kırmasını açıklayacak makul bir gerekçe ortaya çıkmadığından geçmiş yıllarda Saraçhane’deki İBB binasında neler döndüğüne, kimlerin nasıl köşe döndüğüne dair merak depreşti.

13 Aralık 2019’da Gelecek Partisi kuruldu.  Ahmet Davutoğlu liderliğinde takriben yüzde 1,5 oy potansiyeli ile ittifaklara göz kırpıyorlar.

Aynı gün Bay Hulusi Akar’ın CHP milletvekili Özgür Özel’e açtığı davada, 221 emekli subay, “Hulusi Akar aleyhinde tanıklık” yapmak için başvuru yaptı.  Ben olsam uyku tutmazdı, tam bir darbe !

Aynı gün Ziraat Bankası Simit Sarayı’nın hisselerini 500 milyon USD karşılığı satın alacağını kamuoyu ile paylaştı.  Zarar eden ÇAYKUR’un yanında simit satma gereksinimi doğmuş olabilirdi, bilemezdik tabi..  Susam üreticisine destek olmak istemişti belki de Ziraat Bankası ??

20 Aralık 2019’da TBMM’deki bütçe görüşmelerinde eski DPT müsteşarı milletvekili İlhan Kesici “AKP döneminde 17 yılda Türkiye’nin dış ticaret açığı 1 trilyon 50 milyar dolardır. Aynı dönemde 2 trilyon USD ihracat yapıldığına göre, ihracatının yarısı kadar açık veren hiçbir medeni ülke yoktur dünyada” ifadesini kullandı.  Ekonomiyi kötü gösterdi diye hakkında soruşturma açılır mı, göreceğiz.

25 Aralık 2019  AKP’nin global rant yaratma hevesiyle ortaya attığı Kanal İstanbul projesine dair ÇED raporu halkn görüşüne açıldı. Hazırlayan mühendislik firmasının kamu kurumlarından 42 ihale almış bir hizmet sağlayıcı ortaya çıktı. ÇED raporu karadan denize bakarak ve bol bol para düşünerek yazılmış, denizbilimciler Karadeniz’den gelecek yeni akımla Marmara denizinin öleceğine dair kesin konuşuyorlar. Orta Avrupa’nın endüstriyel atıklarını taşıyan Tuna nehrini Marmara’ya daha hızlı aktarmanın zarar vereceği çok açık. Tarım alanları yok olacak, on binlerce ağaç kesilecek, İstanbul’un su kaynaklarından Sazlıdere barajı tarih olacak, tatlı su kaynaklarına deniz suyu karışacak, yüksek miktarda kamulaştırma bedelleri ödenecek, tarihi ve doğal miras zarar görecek deniyor, kulak asan yok. Deprem riski var, milyonlarca insanı suni bir adaya hapsetme riski, Trakya’nın savunmasına gedik açmak gibi sayısız problemden bahsediliyor. Türkiye ekonomisinin önceliği bu mudur, kesinlikle değildir ama ne hikmetse Katar emirinin anası bile içine doğmuş gibi Kanal İstanbul civarından ucuza tarla kapatmış. Buna cevap “Hans ya da George alsa kimsenin sesi çıkmaz” İBB başkanı Ekrem İmamoğlu projeyi cinayet olarak görüyor, binlerce İstanbullu itiraz dilekçeleriyle kuyrukta ama tepki “isteseniz de istemeseniz de” “çatlasanız da patlasanız da” yapacağız!  İktidar düşen süngüsünü yerden kaldırmaya, kitlesi üzerinde yeni bir rüzgar yakalamaya, küskün müteahhitlere yakında başlayacak dev hafriyat işinden pay verme sevdasına endekslenmiş durumda. Montreux Boğazlar Sözleşmesinde Türkiye’nin egemenlik haklarına zarar verecek konuma sürüklenmek ise geri dönüşsüz bir siyasi felaket olabilir.  ÇED raporunun hassasiyetle hazırlandığını iddia edenlere soralım. Kaz Dağlarında Kanadalı Alamos Gold ağaçları keserken ÇED raporundaki etki değerlendirmesi neydi, sonuç ne oldu?  Konu çok uzun da sonuçta ne olacak peki?

YA PA MA YA CAK LAR!  Ne o kadar paraları var, ne iktidarda o kadar süreleri kaldı. Betona tapanlar tarikatının bu ülkenin geleceğini düşünmediği artık anlaşıldı.

1 / 100.000 ölçekli plana daha ÇED raporuna itiraz süreci bitmeden işlenmiş Yalan İstanbul !

25 Aralık 2019 Esed rejimi Rusya ve İran desteğiyle İdlib üzerindeki baskısını artırdı. Yüzbin kadar Suriyeli kamyon tepelerinde Türkiye sınırına dayanmış durumda.. Milyonlarca zorunlu misafire ek yenileri geliyor.

26 Aralık 2019’da AK Parti genel başkanı “İstanbul’da yerel seçimi biz kazandık” dedi.  Allah’ın hakkı üçtür diyerek İstanbul’da seçimin tekrarını bekliyoruz. Hatta Bahçelievler, Bayrampaşa, Beyoğlu, Eyüpsultan, Sancaktepe, Üsküdar, Zeytinburnu gibi ilçelerin AKP’den muhalefete geçeceğine bugünden iddiaya girerim. Ne diyordu siyasiler, “HODRİ MEYDAN”

Aynı gün yapılan KAP açıklamasına göre Yeşilköy Atatürk havalimanından erken çıkıldığı için, işletmeci TAV Havalimanları Holding A.Ş.’ye 389 milyon Euro ödeneceğini öğrendik. Bugünkü kurdan kamuya (vergi mükelleflerine) getirilen yük 2,57 milyar TL olup, itibardan tasarruf olmayacağı için bunu da es geçiyoruz.

26 Aralık 2019 ‘da merakla beklenen asgari ücret açıklandı. Üç sendika “2.578 TL’nin altını konuşmayız” derken, 2020 yılındaki asgari ücret %15 artışla 2.324 TL olarak tayin edildi.  Bakan hanım “işçilerimizi enflasyona ezdirmedik” diyerek açıklamaya mizah kattı! R.Tayyip Erdoğan bahşiş verecek patron edasıyla “jest yapabiliriz” diye umut dağıttı.  Yandaş medyada bile Reis’in jesti beklenirken, Reis muhteşem #YerliOtomobil lansmanında jest bekleyenleri tersleyerek ekonominin dönmesi gereken çarkları arasına fırlatıp attı.

27 Aralık 2019 Mahkeme kararını açıkladı, meğer SÖZCÜ gazetesinde FETÖ unsurları yuvalanmış?? Gazeteci Emin Çölaşan, gazeteci Necati Doğru gibi isimler 3 yıl 6 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldılar.  T.C. bir hukuk devletidir, gülmeyiniz alınan olur.

27 Aralık 2019 Tam gereken zamanda ve doğru yerde kaza denilen ama kazaya benzemeyen sürtme olayı yaşandı. Aşiyan kıyısında Songa Iridium adlı kuru yük gemisi hava ve deniz koşulları pek uygunken kıyıya dokunuverdi. Kimsenin canına, malına bir şey olmadı ama Kanal İstanbul artık şart olmuştu!  Bu arada geminin işsiz güçsüz Karadeniz’de tur attıktan sonra neden İstanbul Boğazı’na birden bodoslama daldığı henüz açıklanamadı.

Elbette 27 Aralık 2019’un esas olayı #TürkiyeninOtomobili olarak tanıtılan ve beş babayiğitin ürettiği elektrikli otomobil. Henüz bir adı yok, fabrikası yok ama prototip görkemli bir lansmanla kamuoyuna tanıtıldı. Yerli ve milli arabamız kutlu olsundu. İtalyan Pininfarina çizmiş, 2017’de Hong Kong’da üretilmiş, 2018’de Pekin Motor Show’da görücüye çıkmış ama nedense sıfırdan tek başına Türkiye’ye özel yapılmış gibi lanse edildi. İnsanların bu bilgilere erişemeyeceğini düşünmeleri acayip.  Şimdiden sipariş aldığı söylenen fiyatı belirsiz yerli otomobilin, uluslararası otomotiv devlerini paniğe sevk ettiğine de inanmamız bekleniyor 🙂 Dahası Kuzey Kore liderine övgü ve münacat seanslarını andıran lansmanda her şey ulu lidere bağlandı, onun yerli ve milli her şeyin hamisi, başı ve sonu olduğu bol bol vurgulandı. Bol magazini ve acınası propagandayı kenara bırakırsak, otonom sürüşü destekleyecek elektrikli otomobile yatırım yapmak umut veren bir seçenektir. Betona, kanala, kaldırıma, rezidansa paraya gömmektense katma değerli üretim için risk almak iyidir.  Uzun ve zorlu bir yol bu, mugalata kısmını hızla aşarsak dileriz istihdam yaratan sağlam bir rotası olur… Asırlık otomotiv markalarının cirit attığı global kurtlar sofrasında rekabet şansı yüksek olmasa da, Türkiye yollarında görmek isterim.  Bu projenin sonu 2019’da semalarda olacağı propagandasını dinlediğimiz yerli yolcu uçağımıza benzemesin diyelim!

Türkiye’nin tam ihtiyacı olan 4×4 SUV (400 HP) – Aynı konfigürasyonda Jaguar I-Pace 702 bin TL

29 Aralık 2019 Batman’da adaklar adanan türbenin boş olduğu, içinde ceset, evliya, veli, enbiya olmadığı anlaşıldı. Köylüler duruma inanmak istemiyormuş.  Aslında o köylülere anlatabilsek, mezarda iskelet olsa da yaptığınız boş iş… Ne dinde, ne bilimde ölüden medet ummanın karşılığı yok diye?

Aynı gün Cüppeli Ahmet Hoca’nın dualarıyla ticaret hayatına atılan Caprice Gold Gayrimenkul’un resmen iflas ettiği açıklandı.  Bu yatırımın arkasındaki müthiş girişimci Jet Fadıl bir kez daha keriz silkeleyerek rütbe almıştı. Kendisi benim anti-kahramanım, yeni fırsatlar sunulursa daha çok vurgun yapar bu piyasalarda… Yolu açık, enayisi bol olsun.

Yine aynı gün Vatan Partisi’nin yılbaşı kutlamasında iktidarın üçüncü ve minik ortağı Doğu Perinçek ile meşhur tank palet fabrikasının sivil yatırımcısı gözde iş insanı Ethem Sancak birlikte türkü söyledi.  Orta dünya fıkrası gibi…

Libya’ya asker gönderilmesi için tezkere hazır, TBMM’ye gelecek.  Akdeniz’de inisiyatifi tamamen kaybetmemek için yapılan deniz alanlarını birleştiren münhasır ekonomik bölge paylaşımı karşılığı yine askerimizin kanı, canı görüşme masasında. Mavi vatan savunması ve Doğu Akdeniz’deki ekonomik çıkarları müdafaa etmek için Kıbrıs ve Ege adaları nedeniyle papaz olduğumuz Yunanistan’la anlaşamıyoruz. Bu durumda Suriye, İsrail, Mısır üçlüsünden en az biriyle aramız iyi olmalıydı ki pozisyon alabilelim. Türkiye herkesle kavgalı olduğu için, Güney Kıbrıs hak etmediği kadar ağırlık kazandı. AKP-MHP oylarıyla Türk askeri deniz aşırı ülkeye gittiğinde, birliklerimize ateş açılırsa ne yaparız, onları nasıl destekleyeceğiz? Yine bir bilinmeze savruluyoruz, vatan evlatlarını ateşe sürerken körlemesine hareket ediyoruz. İyi tarafı ne, bu kapanın ortasında KKTC’nin stratejik önemini hatırladık.

Geldik 30 Aralık 2019’a  Çorlu tren faciasında biricik oğlu Oğuz Arda SEL’i yitiren, mahkeme kapılarında itilip kakılan, isyanını Türkiye ile paylaşan acılı anne Mısra Öz Sel emniyet teşkilatımızca aranmış. Twitter paylaşımları nedeniyle Çorlu Başsavcılığı ifadeye çağırıyormuş.  Mısra hanımla devletin mücadelesi giderek daha enteresan bir seyre bürünüyor. Daha önce de TCDD Genel Müdürü acılı anneyi twitter’de bloklayarak kurumsal tepkisini gizlememişti! Kurumun hatası nedeniyle yoldan çıkan lanet tren yakışıklı Oğuz Arda’yı ikiye bölmüştü, o henüz 9 yaşındaydı. Dokuz !!!  Göz göre evlatlarını yitirip de delirmeyen, ayakta duran anne ve babalara büyük saygı duyuyorum.  Allah onlara sabır ve dayanma gücü versin.

Görüldüğü üzere huzurlu bir ülkede 20 yılda olacak şeyi biz iki aya sığdırmışız, hatırlayamadığımız ya da yazmadığımız daha pek çok şey var.  Memleketin gündemi o kadarına müsaade ettiği için genelde can sıkıcı, üzücü, saçma şeyleri yazmak durumunda kaldık ve buraya dek okuyanların içi şişmiş olabilir, “yahu bu iki ayda hiç mi iyi bir şey olmadı?” diyebilirler.  Olmaz mı, oldu elbette?

Mesela başarılı oyuncu Haluk Bilginer uluslararası ödül aldı, sevindik tabi..  Termik santrallere filtre taktırılmaması inadı o kadar saçmaydı ki, Cumhurbaşkanı veto etti.  Öncesinde termik santrallerin ekonomiye katkısını savunan milletvekilleri, daha sonra Cumhurbaşkanına teşekkür  ederek çevreci mesajlar verdiler. Güldük, eğlendik. Simit Sarayı’na para gömülmesini R.Tayyip Erdoğan “tasvip etmiyorum” diye karşıladı. Önce onay verdiği işi, kamuoyu tepkisini görünce geri çekti. İyi oldu elbette. Yeniden değerleme oranı %22,58 olarak belirlenmesine rağmen Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) artış oranı %12’de kaldı.  Özel araç sahipleri koyu renk cam filmi direnişinden sonra ikinci zaferlerini kazandılar denebilir. Wikipedia’nın iki buçuk yıldır yasak olmasını Anayasa Mahkemesi hak ihlali olarak saydı, yasak olduğu dönemde girmeyi beceremeyen varsa artık Wikipedia kaynaklarına erişebilecek. Havuz medyasının yosunlu dibi sayılan Güneş ve Star gazeteleri yayın hayatına son verdi.  Ülkemizdeki kağıt israfının azalması adına mütevazı ama sevindirici bir adım. 

Efendim görüldüğü üzere münafıklığın lüzumu yok, “Türkiye’de güzel şeyler de oluyor”  Siz bu kadarıyla yetiniyorsanız hiçbir şeyi değiştirmeyelim.  Aynı hamamda, aynı tastan birbirimizin sırtına ılık su döküp bütün dünyanın kirli, bizim pir ü pak olduğuna dair masallar anlatalım. “Türkiye daha iyisini hak ediyor” diyorsak, yanlışlardan dönmek ve bize kadermiş gibi dayatılanları değiştirmek gerekiyor. 

Bastığımız toprağın altında bin medeniyet var, başımızın üstünde sonsuz gökyüzü, bulutlar…  Yağmuru bekleyen verimli topraklar, yeraltı zenginlikleri… Sırtımızı dayayacak çınar da var, yağını çıkaracak zeytin de, dalları yere değen meyve ağaçları da..  Matemiyle bayramıyla yeterince deneyim kazanmamıza imkan veren tarih, kültürel zenginlik, çeşitlilik, emek var, kardeşlik var.  Elbette yokluk, darlık, vasatlık, çürümüşlük de kuşatmış memleketi. Çok darbe gördük, çok yara aldık ama hepten de ölmedik ya! Üretebiliriz, paylaşabiliriz, zor günlere alışığız, her mihnete dayanırız. Unutturulmaya çalışılsa da bozulmamış kimi manevi değerler halen direniyor.  Tek bir şeye ihtiyacımız var “DÜRÜST ve ÇALIŞKAN OLMAK”  Birbirimizin ayağına basmak yerine, dünyayla yarışmak üzere hazırlanmak tek seçeneğimiz.

Tembelliği, kabullenmişliği, boşvermişliği, gıybeti kenara bırakırsak, kalbimizi temiz tutarsak, yeni bir toplumsal sözleşmeye tutunup birbirimize el uzatırsak bakarsanız 2020’de bir şeyler iyi yönde değişir.  Sadece Ortadoğulu olduğumuzu söyleyenlere ve bizi o yöne itenlere;  Balkanların, Kafkasların, yedi iklimin harman olduğu Anadolu’yu yurt edindiğimizi hatırlatırız.

Bir gün mutlaka emeğiyle ayakta duranların nefes alabildiği, adaletin hakim olduğu, gençlerin kaliteli eğitim aldığı, kadınların arkasına bakmadan yürüdüğü, çocukların kahkahalarla güldüğü bir ülkede yaşarız.  Çok zengin olamayabiliriz, dünyanın nizamını değiştiremeyebiliriz ama “Yapamazlar, beceremezler, birbirlerine düşerler” diyenleri çatlatırız belki.  Hiç mi oluru yok, bir gün olsun “azıcık” umut etmeyelim mi?

Gezegen herkesin ama memleket bizim

Gezegen güneşin etrafında dönmeyi sürdürüyor. Serde ve bedende sağlık olduktan sonra tüm seçenekler masada…  Hepinize, sevdiklerinize, herkese MUTLU YILLAR

Sarı-kırmızı sivil toplum öyküsü

Osmanlı İmparatorluğu kayıp ve acılarla dolu son 50 yılına girerken, dönüşümünü tahlil edemediği için çok gerisinde kaldığı Avrupa ile yarışmaya aday kendi insan kaynağını yetiştirmek umuduyla çaktı Mekteb-i Sultani kıvılcımını. 1868’de yedi düvelin burun kıvırmasına hatta şiddetli itirazlarına rağmen o kıvılcım meşaleye dönüştü ve aynı muhitte 500 yılı aşkın bir eğitim geleneğin son temsilcisi olarak halen ülkenin 1 numaralı eğitim kurumu.

Mektebin ihdasından 40 sene, II.Meşrutiyetin ilanından bir ay sonra 1908’de Mekteb-i Sultani Cemiyet-i Hayriyesi ismiyle bir dernek kuruldu.  Kuruluşuna öncülük edenler 1873 yılı mezunu Abdurrahman Şeref Efendi ile 1885 mezunu Yusuf Razi Bey olarak kayıtlara geçmiştir. II.Meşrutiyet rüzgarıyla o dönemin dibacesi “Adalet, Hürriyet, Müsavat ve Uhuvvet” idi.  Cemiyetin amacı da, “Mektebe mensup olanlar (talebe ya da mezun) arasındaki dostluk ve arkadaşlık bağlarının güçlendirilip devam ettirilmesi ve öğrenciler arasında yardıma muhtaç durumda bulunanlara destek olunması” şeklinde tayin edilmişti. Elbette Cemiyet bünyesinde siyaset ile iştigal etmek de memnu kılınmıştı.

Cemiyet üye kaydetmeye, üyeler aidat ödemeye başlamıştı ama derneğin resmi kuruluşu için lazım gelen Cemiyetler Kanunu ancak 1909 yılında yayınlanabildi.  Cemiyet de kanuna dayalı hazırlanan ilk nizamnamesi ile 1910’da Mekteb-i Sultani Talebe-i Kadimesi adıyla Beyoğlu Mutasarrıflığına kaydolmuş oldu.  Bu yazıda işleyeceğimiz Galatasaraylılar Derneği’nin tarihi arka planı özetle bu şekildedir.

Hasta Adam’ın siyaseten ölümüyle bu topraklarda yeni bir mücadele başladı.  Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve çevresindeki idealist, yurtsever çekirdek kadronun bize armağanı olan, maalesef kıymetini bilemediğimiz için yolunu kaybetmiş görünen Türkiye Cumhuriyeti bugün 96 yaşında.

Sivil toplum inisiyatiflerinin epey zayıf olduğu bu ülkede Cumhuriyetimiz ile yaşıt çok az NGO varken, 1908 yılında kurulan Galatasaraylılar Derneği 111 yaşında.

Kardeşlik bilinciyle yetişmiş ve ülke ortalamasının her anlamda üzerinde olduğu varsayılabilecek yaklaşık 6700 üyesiyle topluma yön veren güçlü bir sivil toplum kuruluşu olabilecekken, Galatasaraylılar Derneği (Cemiyet) hakiki potansiyelinden çok uzak, pırıltısı azalmış, toplumda karşılığı olmayan, camianın mensuplarına dahi fayda üretemeyen, her yerde ve her fırsatta iktidar kovalayan mahir bir azınlığın çoğunluk adına kararlar alıp tatbik ettirdiği arızalı bir organizasyona dönüşmüş durumda.

Bugün Cemiyet dendiğinde aklımızda beliren ilk görüntü, Levent Çalıkuşu sokak’taki Dernek lokali. Pek çok Galatasaraylının yılda bir kere bile uğramadığı, yılda bir defadan sık gidenlerin muhtelif konulardan şikayetçi olduğu, Çalıkuşu sokağı mesken tutan rakı müdavimi sadık kadronun gözlerinizin önünde beliren fotoğrafın mütemmim cüzü haline geldiği, futbol maç yayını ya da iyi organize edilmiş keyifli etkinlikler dışında kalabalık toplayamayan vasat içkili lokanta kıvamında bugün Cemiyet ! 

Bu vaziyetten kaç kişi yakınıyor bilinmez ama üyelerinin sahip çıkmadığı hiçbir dernek güçlenemez ve ayakta kalamaz.  Genellikle geçmişle avunarak huzur bulan Galatasaraylılar, bu gidişatı tersine çevirmek için asgari sorumluluklarını üstlenmedikçe bugünümüzü de arar hale geliriz.

Elbet kendimi de bu eleştirilerden azade tutmadan söylüyorum bunu.  Yakın gelecekte silkelenmek ve değişebilmek umuduyla yazılıyor bu satırlar !

Peki ne olmalıydı, nasıl olmalıydı?

Öncelikle Cemiyet lokalden ibaret sayılmamalı, Çalıkuşu sokak’a sıkışmamalı, hayata karışmalı, bazen Galatasaraylıları çağırıyorsa bazen de onlara gitmeli..

Adı üzerinde “cemiyet

-Cem kökünden geliyor kelime, bir araya gelmek, toplanmak, birleşmek… Mekan değil ki öncelik, evvela niyet olacak.

Mekteb-i Sultani mezunu ilk müdürümüz, Osmanlı’nın son vak’a-nüvisi, TBMM’de İstanbul milletvekili, Galatasaraylılar Derneğinin kurucusu Abdurrahman Şeref Efendi’nin deyimiyle “Okul ikinci ailedir, sosyal kardeşlik orada başlar” Okuldan sonraki 13.sınıf olmalı Cemiyet…

Bugün Galatasaraylılar Derneği’nin en büyük sorunlarından biri kayıtlı üyelerinden aidat toplayamamak, Türk Lirası cinsinden 7 haneli bir alacak rakamından söz ediyoruz kurum namına, dile kolay.  Mevcut tüzükte yer aldığı şekliyle Cemiyet’in kuruluş amaçlarından biri olan “maddi yardımlaşma” bu ekonomik tabloyla mümkün değil.. Maalesef bazı üyelerin aidat borçları artık şüpheli alacak kategorisinde değerlendiriliyor zira izi bulunamayan üyelerimiz dahi var.  Dolayısıyla üyelerle sürdürülebilir bir ilişki kurabilmek için kapsamlı bir CRM altyapısı gerekiyor.

Hep birlikte “niyet edip” duvarların ardından çıksak, ekonomik sorunları hafifletsek önümüzde sonsuz seçenek doğabilir.

Mesela Galatasaray Lisesi müdiresinin telefonunda hızlı arama seçeneği olur Cemiyet başkanı, “Mektep’teki öğrencilerin gelişimi için bu koridorları daha önce arşınlamış ablaları ve ağabeylerinden nasıl bir fayda sağlarım?” sorusuna alan açar, cevap olur Galatasaraylılar Derneği.

Ülke ekonomisi üretimsizliğin ve tekrarlayan makro hataların sonucu giderek daralırken 40 yaş üstü beyaz yakalıların en büyük sorunu haline gelecek istihdam çemberinde kalmak.  Bunun için bir tür “yellow-red Linkedin” ağı kurabilir Cemiyet.  Eminim ki etkin bir network kurulursa emek piyasasının gerek arz, gerekse de talep tarafında olan Galatasaraylılar birbirlerine “primus inter pares” gözüyle bakacaktır.

Bunlar da yetmez, böyle köklü bir Cemiyet’in eğitim, bilim, kültür, sanat, adalet, spor, çevre & ekoloji, kent yaşamı hakkında söyleyecek sözü olmalı ve dışarıdaki insanlar “acaba Galatasaraylılar ne düşünür bu konuda?” diye merak edip kulak kabartmalı.

Geçmişten örnek vermek gerekirse 4+4+4 konusu ülkede tartışılırken, benim çok sevdiğim kardeşlerimin de emek verdiği mufassal “Eğitim Raporu” bir panelde tartışılmalı ve kamuoyuna sonuç belgesiyle birlikte takdim edilmeliydi.

Avrupa Birliği tam üyelik müzakereleri tıkanıklığa giderken Türkiye’nin alması gerektiği pozisyonu Galatasaraylı emekli diplomatlar ve akademisyenler tartışıp yeni argümanlar üretmeliydi.

Türkiye’de okul çağında olimpik sporların gelişimi konusunda Galatasaraylılar Derneği ve Galatasaray Spor Kulübü birlikte çalışmalı ve yayınladığı bildirge sonucu Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi veya Spor Bakanlığı “Galatasaray’dan görüş almak üzere” toplantı talebinde bulunmalıydı.

Beyoğlu semti adı tam konulamamış ama planlanmışa benzeyen kültürel işgal ile hızla sıradanlaştırılırken, PERA’nın en eski sahipleri kaybolanları hatırlatarak “durun bakalım” demeli ve farkındalık yaratabilmeliydi.

Kısacası bugün “haydi hanımlar beyler toplanıyoruz, kadehleri tokuşturup eski günleri anıyoruz” romantizminden sıyrılıp, mensuplarının ait olmakla iftihar ettiği bir yapıda hem fayda göreceği hem keyif alacağı yeni ortamı üretmek gerekiyor.  Kolaydan başlarsak, ilk olarak Cemiyet lokalindeki yerleşim ve düzen yeniden ele alınmalı.  İşletmecilerin hizmet standartı kaidelere bağlanmalı, yürüyüş mesafesinde mesela Levent-Etiler-Akatlar’da daha iyi hizmet çok daha uygun fiyata temin edilebiliyorsa bu açmazın da çözülmesi gerekecektir.

Galatasaraylıların ilgisizliği hatta kısmen küskünlüğü de bir vakıa, çözümü ise daha çok iletişim, daha çok paylaşım.  İnsanlara sözlerinin dinlendiğini, katkıların yerini bulduğunu ama ihtiyaçların bitmediğini ve zamanla çeşitlendiğini aktarmak.

Misal biz bizeyken ağır el şakalarına bile çok güleriz de, okulda bir dönem yaşanmış ve insanları yıldıran, ayrıştıran şiddetin (maddi ya da manevi) muhkem geleneğin parçası gibi gösterilmesine razı gelemeyiz.  Varsa bununla ilgili derdi / kırgınlığı / gönül yarası olan, onu da yargılamadan sabırla dinlemeli ve tekrarını önlemek için kafa yormalıyız.

Galatasaraylılar Derneği Mektep aidiyeti ortak paydasında kimseyi ama kimseyi dışlamamalı, “varsın onlar da hariçten gazel okusun” dememelidir. Yaş, cinsiyet, siyasi görüş, başka bir gruba/kuruma/derneğe mensubiyet, Ortaköy / Beyoğlu geçmişi, çarşambacı – perşembeci tercihi vs. ne kadar sınıflama / sınırlama varsa ortadan kalkmasına gayret edilmelidir. Her Mekteplinin sahip çıktığı Cemiyet hepimizin olmalıdır.

Doğrular peşpeşe gelince eminim ki Galatasaraylılar içinden rol modeller çıkacaktır. “Size Galatasaraylılık öğreteceğim” iddiasıyla kardeşlerine yemek ısmarlayan, güzel içen bıçkın abiler ya da afili ağır ablalardan bahsetmiyorum. Oluşuyla, duruşuyla, en doğal ve müdanasız haliyle “vay be” dedirten pırıltılı insanlar kastettiğim.

Ve ben isterim ki Mektepli olmayan arkadaşlarım “Yahu şu Cemiyet’e götürsene bizi, çok keyifli ortammış diye duyduk” desinler.  İsterim ki Mektepli olmayan Galatasaraylılar da gurur duysun, Galatasaraylı olmayanlar imrensin. 

Bugüne dönecek olursak mevcut manzara yürek burkuyor. Camianın sürüncemede kalan hiç bir hakiki derdinin çözülmesi için inisiyatif üstlenilmiyor, sorunlar bilinmeyen geleceğe ertelenmeye devam ediyor.

Şahsi gözlemim odur ki Galatasaray’ın tüm kurumları farklı derecelerde olsa da tıkanmıştır, heyecan yaratma & çözüm üretme enerjisinden epey yoksundur zira çalışkan Galatasaraylılar ya ortada yoktur ya da yol yorgunudur.

Kurumlar arası ilişkiler de önem arz ediyor. Malum tüm Galatasaray kurumları aynı yerden doğdular: Mekteb-i Sultani.  Zaman içinde farklı şekillerde yayıldılar, tanındılar, topluma nüfuz ettiler ve değiştiler.  Bugün aynı DNA’yı taşımanın avantajını kullanarak her fırsatta (1+1=3 edecek şekilde) sinerji yaratmaları beklenirken birbirlerinin ayağına basabiliyorlar.

Burada Cemiyet’in pozitif anlamda öncü olabilmesi gerekir.  İlk kural diğer Galatasaray kurumlarının işleyişine burnunu sokmamak ama aynı zamanda yapıcı fikir üretmek / yargılamadan öneride bulunmak.  İnce bir çizgi bu ama tutturulamayacak bir denge değil. Bunu yapmak için teknik / hukuki bir zaruret de bulunmakta.  Türk Medeni Kanununun 71.maddesi üyeleri mensubu oldukları derneğe sadakat göstermek, amaca uygun davranmak, dernek düzenine uymakla yükümlü kılıyor.  Aynı anda üç Galatasaray kurumuna üye iseniz ve karşınıza çetrefil bir dosya gelirse nasıl karar vereceksiniz??

Kötü örnekle başlayalım, konuyu biraz açalım.

Galatasaray Spor Kulübü Sicil Kurulu üyeleri kendilerine 2018 başvuru döneminin son günü topluca teslim edilen A grubu başvuru formlarındaki imzaların önericiler tarafından atılmadığı ve referansların gerçek olmadığı kanaatine vararak ilgili formları kenara ayırdılar.  Malumunuz kızılca kıyamet koptu.  Galatasaraylılar Derneği mensubu da olan spor kulübü sicil kurulu üyeleri disipline verildi.  Başka bir kurumda önlerindeki Tüzük gereği aldıkları karar nedeniyle, üyesi oldukları diğer Galatasaray kurumunda yargılandılar. Daha trajik olan nokta ise şu:  Camiada birçok insan Mektepli kardeşlerimizin kulüp üyeliğinin gecikmesi ve yaşadıkları mağduriyet üzerine, referans imza işinde (haydi kibarlık edip sahtecilik demeyelim) yakışıksız ve dolambaçlı yollara sapan uyanıkları değil, bu garabeti ortaya çıkaranları mesul tuttular.  Karikatürize edersek bir mahalleye şafak baskını yapılıyor, kalpazanlık çetesinden bir şahıs başkalarına ait çek defterleriyle yakayı ele veriyor, mahallenin yarısı pencerelere çıkarak iz süren polisi “siz müteşebbis ruha karşısınız, bırakın çalışsın çocuklar” diye suçluyor.  Mektepli kardeşlerimizin mağduriyetine sebep olanlar üzdüklerinden bir özür dilemediği gibi, bu mağduriyetten yeni bir öfke, kamplaşma ve kurumlar arası güç mücadelesinde koz devşirilmeye çalışılıyor!

Referans imzanın şekli bir detay, manasız bir prosedür, bürokratik engel olduğunu iddia eden Cemiyet yöneticileri ya da üyeleri Galatasaraylılar Derneği Tüzüğünün 7.maddesine lütfen baksınlar.  Galatasaray Lisesi’nde bir yıl okumuş olmak ve bunu belgelemek gerek ve yeter şart olmalı iken, 5 yıllık iki üyenin başvuru sahibini önermesi ZORUNLU tutulmuş.  “Zorunlu” kelimesinin altını çiziyorum.  Mektepli olmak dışında hiçbir sınırlamanın olmadığı derneğe üye olurken referans zorunlu ama Mektepli olmanın öncelik sağlasa da tek başına yeter şart olmadığı kamu yararına derneğe üye olurken referans imza saçma bir detay, öyle mi?   Aptal yerine konmaktan zevk alır bir hali mi var ki insanların, birileri minareye kılıf dikmeye çalışıyor, anlamak mümkün değil gerçekten 🙁

Samimiyet ve tutarlılığın ne kadar azaldığına dair elimizdeki bu kötü örneğin, bu yılın Mart ayında düzenlenecek Cemiyet seçimlerinde bir tür propaganda malzemesi yapılacağını hissediyorum ve bundan duyduğum rahatsızlığı bilvesile paylaşmak istiyorum. Mektepli kardeşlerimizin yaşadığı hak gaspının faillerini Cemiyet seçiminde aramayı son derece çirkin ve yakışıksız bulurum.

Şimdi gelelim olabilecek “iyi örneğe”

Bendeniz 2009-2011 döneminde Galatasaraylılar Derneği yönetim kurulunda bulundum, birkaç Galatasaray Topluluğu İşbirliği Kurulu (GTİK) toplantısına Cemiyet’in temsilcisi olarak dernek başkanımızla birlikte katıldım. Her iştirakimde israf ettiğim zamana şaşırdım, incir çekirdeğini doldurmayacak konularda fuzuli konuşma heveslerine şahit oldum.

Fakat Sayın İnan Kıraç’ın katıldığı toplantılarda, diğer katılımcıların pek çoğunun sanki İnan ağabeye tebliğ sunar havada gayet ciddi olduğunu ve zamanın efektif kullanıldığını görmüştüm. Açıkçası o tarihlerde GSL ve GSÜ’nün temsil edilmediği toplantılarda, (mekanı da düşünerek) toplantının ev sahibi ve moderatörü Vakıfmış gibi bir intiba edindim.  Dolayısıyla Galatasaray Eğitim Vakfı’nın (GEV) diğer kurumlar üzerindeki tesirini gözlemlemiş oldum.

Mevcut haliyle GTİK kanımca işlevsiz bir mekanizmadır, görev alanlara kartvizit sağlama dışında fayda üretememektedir.  Yine de dağılmadan rehabilite edilmesinde, dönüşmesinde Cemiyet yapıcı rol üstlenmelidir.  Bu kapsamda Galatasaraylılar Derneği’nin bir tüzük değişikliği yaparak Mekteb-i Sultani mahreçli diğer mezun dernekleriyle bir tür konfederal yapıya gitmesi de mütalaa edilmelidir.

Galatasaray Eğitim Vakfı konusunda da İnan Kıraç ağabeyin hal-i hayatında bugüne kadar yaptıklarının arka planını ve kafasındaki Galatasaray tahayyülünü diğer Galatasaraylılarla açıkça paylaşarak gelecekteki GEV modeline ışık tutması çok isabetli olacaktır zira kendisindeki deneyim camiada kimsede yok. Zaman zaman kendisine kızıyoruz belki ama her şeyi de yanlış yapmış olamaz.  Bu deneyim ne kadar çok insana aktarılırsa, o kadar kapsamlı bir analiz ve yol haritasına kaynak sağlayacağını düşünüyorum. Vakfın işleyişine karışmadan, Cemiyet bu konudaki ihtiyacın sözcüsü olabilir.

Camianın önündeki engel nedir?” haricen sorulursa benim pencereden bakınca Galatasaray’da iki şey fazlasıyla noksan:  Samimiyet ve tutarlılık..  Sırf bu yüzden koskoca ülkeye ilham verebilecekken, kendi aramızda dahi farkındalığı artıramıyoruz. Buna üzüldüğümü belirtmeliyim ama düzeltme yolunu bulamadığımız sürece de üzülmekle kalırız, onu da gayet iyi biliyorum.

Galatasaray’ın kurumlarında bilfiil hizmet etmek isteyen insanların en büyük endişesi “lekelenmek” daha doğrusu itibar suikastine uğramamak.  Müşkülpesent olmakla nam salmış Galatasaraylılar birbirlerini kıyasıya eleştiriyorlar. Sağlıklı ve tutarlı eleştiriler iyidir, seçilenleri ve yetki kullananları zinde tutar ama dedikodu ve kara propaganda insanları bu görevlere talip olmaya hatta bir adım öne çıkmaya çekinir hale getirebiliyor. Diliyorum bu seçimde centilmence bir yarış olur, dedikodu ağını geliştiren değil projeleriyle üyelere ulaşan adaylar görürüz.  Üyelere düşen ise mutlaka seçime iştirak etmek ve oy kullanmaktır.  Kampanya döneminde yuvarlak cümleler, hamasi söylemler, çözümsüz eleştirilerden bıkmış olunduğunu göstermek ve adaylardan talepkar olmak gerekecektir.

Listelerde yer alacak tüm Galatasaraylılara can-ı gönülden başarılar diliyorum, kazanan mazbatayı aldığı günün ertesinde ne kadar yalnız kaldığına emin olun çok şaşıracak. O yalnızlığın içinden Galatasaray Lisesi ve mensupları için en doğruya yönelecek basireti, feraseti göstermelerini temenni ediyorum.

Amiral

Yazın beyaz, kışın siyah üniforma giyerlerdi.  Haki yeşile mahkum kara kuru askerlere göre daha elit, daha zarif adamlar gibi gelirlerdi bana.  Heybeliada’ya yanaşırken şehir hatları vapuru, Deniz Lisesinin bahçesindeki çakı gibi öğrencilere imrenirdim 8-9 yaşlarında.

Üç yanı denizlerle çevrili bu güzel memleket ona ve onun gibi nitelikli kurmay subaylara emanetti. Yazımıza konu olan İzmit doğumlu Özden Örnek 1964’te katıldığı donanmada, 2003 yılında Oramiral rütbesiyle Deniz Kuvvetleri Komutanı oldu.  2005’te görev süresini tamamlayarak emekli oldu. Bugün iktidarın pek severek sahiplendiği MİLGEM’in (yerli üretim gemi projesi) fikir babası ve manevi sponsoruydu.  Astlarının sevdiği, saydığı seçkin bir komutandı.

Birkaç yıl sonra BALYOZ furyasında emekli oramirali de suçladılar.  Darbe günlükleri diye bir iddia ortaya atıldı.  Dönemin savcıları koskoca deniz kuvvetleri komutanının askeri darbe hezeyanı hakkında günlük tuttuğuna inanmamızı bekliyorlardı.  Dijital belgelerdeki sahtecilik konusunda henüz ufku gelişmemiş ülkede, havuz medyasının ve bizzat siyasi iktidarın pompalamasıyla milyonlar onu “alçak bir hain” olarak yaftaladı.  İtibarına göz diktiler Özden paşanın, bu ülkeye hizmetten öte ne günahı vardı anlaşılamamıştı ama devletin içine yuvalanmış çete kurban istiyordu ve kurbanlar günah çukurlarına batmış olmalıydı.

Kapatılan özel yetkili İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etmeye teşebbüs” suçundan 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu karar, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nce onandı. Emekli Oramiral Örnek, Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararının ardından tahliye edilmişti. Örnek, bu dava kapsamında tam 1223 gün (41 ay) cezaevinde kalmıştı.  Yeniden yargılama sonucu beraat etti ve haksız yere parmaklıklar arkasında tutulduğu günlerin karşılığı olmasa da 477 bin TL de tazminata hak kazandı.

Maalesef üç ay önce Özden Örnek’in oğlu Burak kanserden ötürü vefat etti.

Bugün de oramirali toprağa verdik ve muhtemelen Balyoz mağduru Özden Örnek vakitsiz kaybettiği oğluyla geçiremediği o 1223 güne kahrolarak son nefesini verdi.

“Adalet mülkün temelidir” levhasının asılı olduğu mahkeme salonlarda yargılanırken, mülkün kime ipotekli olduğunu biliyordu Özden paşa… Savunmasında dile getirdiği pek çok şey (Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmaya çalışan organize bir çetenin varlığı) dikkate alınmadı.  Pensilvanya’da mukim T.C. düşmanı emekli vaiz henüz FETÖ ünvanı almadığından olsa gerek, o mahkeme salonlarına hiç uğramayan adalet amirale de tesadüf etmedi.  Müstakil bir yapı olarak devlet adaleti tümden kaybetmişti.

Devletin dini adalettir” sözünü çok sevenler bilsinler ki, konu adaletse, siyasal islamcılık sadece dönemsel çıkarları ve özel yandaşları kollayan dinsiz devlet tercih eder.

Denizlerin hakimi de olsanız, bir emrinizle onlarca korvet, fırkateyn, denizaltı ve onbinlerce denizci sefere de çıksa, devasa bir bütçeyi de yönetseniz, devlet protokolünde müstesna yeriniz de olsa eğer o ülkede yok ise ADALET ister gariban, ister amiral her bir yurttaşın hayatı kararabilir.  Oysa ADALET kutup yıldızı gibi olmalıydı, herkes ona bakarak kendine çeki düzen vermeli ya da yönünü tayin etmeliydi.  Kurumsal ünvanında adalet kelimesine yer vermiş siyasi partinin kesintisiz iktidarında yaşandı, pek çok adaletsizlik gibi bu anlattıklarımız da!

Adaletsizlik karşısında tarafsız kalıp, aslında zalimin tarafını seçmediğimizin şahidi olsun bu satırlar…

Her daim saygıyla yad edileceğine inandığım Oramiral Özden Örnek’e Allah’tan rahmet, silah arkadaşlarına, büyük acılarla peş peşe yüzleşen kederli eşi Sevil hanım’a ve diğer oğlu Tolga Örnek’e sabırlar dilerim.

A_Ş_K Markası

Bütün marka yöneticileri, pazarlama direktörleri, CEO’lar, girişimciler, patronlar mutlaka şu anlatacağıma benzer bir rüya görmüştür.

Rüya bu ya, isterler ki markaları herkes tarafından bilinsin, toplumun her kesiminde ilgi uyandırsın, pazarlama faaliyetlerinde minimum bütçe ile en yüksek etkileşime ulaşılsın, müşteriler hevesle mağazaların kapısına yığılsın, o tutkulu müşteriler fayda/maliyet hesabından önce duygusal gerekçelerle para harcasın.  Üründen/hizmetten memnun olmayanlar hatta satın alma kararlarını erteleyenler bile markadan kesinlikle kopamasınlar, saplantılı şekilde markayı övmeye devam etsinler.  Diğer markaları neredeyse yok sayacak kadar sadık olsunlar.

Rüyanın adı Lovemark (aşk markası), uzun ömürlü ve imrenilen tüm ilişkiler gibi hem yüksek dozda sevgi hem de büyük saygı gerektiriyor.

Rüyayı şimdilik bir kenara park edelim, son kullanıcıya ürün ve hizmet götüren GSSTORE mağazalarında bu haftasonu yaşanan alışveriş çılgınlığı üzerinden bir pazarlama kampanyasının ana unsurları hakkında hatta iyinin de iyisi olabilir mi diye biraz kafa yoralım.

Bu tarz kampanyalarda ticari amaç satış gelirini artırmak, stokları eritmek, gün sonunda kar elde etmek olabilir.  #YellowFriday ise şenlik havasında geçti, ticari projeksiyonların çok ötesinde heyecan dalgası yaratırken Galatasaray markasının müşterileri nezdinde sadakat testinden yıldızlı pekiyi aldığı bir sürece dönüştü.  #YellowFriday ismini ortaya atan Galatasaraylı Sayın Gökhan Bilek’e , mağazalarda bilfiil emek veren yönetim kurulu üyelerimize, mağaza müdüründen kasiyere tüm GS Mağazacılık ve Perakendecilik A.Ş. çalışanlarına ve emeği geçmiş herkese şükranlarımı sunarım.

Burada amaç tek bir günde ya da belirli hafta sonunda ciro rekoru kırmaktansa, en çok sayıda insanı mağazalara getirmek ve işlem adedi olarak olabilecek en yüksek sayıya ulaşmaktır.  Kalıcı başarı herhangi bir derdinizi çözmeyecek bir günlük kar ile değil, büyük kitlenin mobilizasyonuyla sağlanacaktır.   Peki bundan sonra ne olur ? “Çok tutan filmlerin devamı çekilir” dersek, #YellowFriday 2 için bazı önerilerde bulunalım.

Kampanyanın ana teması “mağazalara toplu hücum” olduğuna göre önce satış noktalarında maksimum stok seviyesine ulaşmak gerekiyor.  Fazlasıyla ürün, pek çok beden ve renk seçeneği düşünülünce ufak metrekareli mağazalar ya da depolama alanının dar olduğu yerlerde bazı ürünlerin yok satmasını engellemek için pratik lojistik çözümler de düşünülebilir.

Malı raflara dizdik, depomuz tıkabasa dolu, tüm izinler iptal, güleryüzlü personel hücumu karşılamaya hazır ise ikinci konumuz teknik işleyiş.  Kasa-POS entegrasyonu, barkod okuyucular, işlem hızı, aşırı yüklenmeden kaynaklanacak sorunların hızla çözümü, gerekirse yedek mobil POS ile ikinci kasa fonksiyonu ifa edilmesi (mevzuat açısından mümkün ise), kasa kuyruğunun doğru idare edilmesi, daha önceki günlerde yapılmış alışverişlere dair o gün iade/değişim işleminin yapılmaması gibi detaylar önemli.

Galatasaray’ın elindeki iletişim kanallarının etki alanı tartışılmaz, dolayısıyla yeteri sayıda potansiyel müşteriyi tetikledik diye varsayabiliriz. Peki bu insanlar nasıl gelecekler, en yakın GS Store nerede?  İlk akla gelen gsstore.org web sitesine bakmak ama ya aşırı yoğunluktan siteye ulaşılamıyorsa, 502 Bad Gateway gibi anlamsız mesajlarla tıkanıyorsa tıklamalarınız ??

Mağazaların adres ve telefonları galatasaray.org üzerinde de bulundurulmalı, ki mevcut http://galatasaray.org/s/magazalar/70

Daha da ileri götürüp büyükşehirlerdeki ulaşım akslarına göre dağılım ya da AVM içinde bulunanlara göre ayrım verebiliriz. Metro hattına yakın olanlar, metrobüs hattına yakın olanlar, iskelelere en yakın mağazalar, otopark kolaylığı açısından AVM stores..vs…

Müşterimiz girdi mağazaya, ona ürün çeşitliliği dışında somut ne vaat edelim ki satın alma kararı etkilensin? 3 al 2 öde gibi teklifler, anlaşmalı bankalardan ekstra taksit ya da ödül puan(bonus), belirli bir periyod için mağazaya özel fırsatlar, fiş bedeli belli bir tutarı geçince özel koşullar gibi hamleler genelde sonuç verir.

Peki iletişim kanallarındaki genel duyurular haricinde hangi müşterileri alışverişe bilhassa davet edelim? İşte burada segmentasyon ve CRM işin içine giriyor. Birkaç örnekle açıklamak gerekirse:

  1. GS Bonus Card ile en az 6 ay önce GS Store alışverişi yapmış, bir daha gelmemiş müşteriler
  2. GS Bonus Card’ı sadece öncelikli bilet alımında kullanmış, VISA/Mastercard olarak alışverişlerinde hiç kullanmamış kişiler
  3. GS logolu Passolig sahipleri (bu datayı ilgili bankadan elde edebiliyorsak)
  4. Eğer ayrıştırılabiliyorsa birer online hediye çeki göndermek suretiyle en sadık GS Store müşterileri (bir yılda en çok işlem yapanlar, en çok para harcayanlar)

Elbette beş kıtada, 81 vilayette müşterisi olan bir marka için teknolojinin nimeti e-ticaret.  Şunda anlaşalım, anlık anormal trafik yüküyle her site göçebilir ya da birbiri ardına açılan sayfalarda yavaşlama olabilir.  Önemli olan maksimum yükü tahmin edip çeşitli önlemler alabilmek.  Örneğin server yükünü load balancing ile dağıtmak, evvelden hosting firmasıyla görüşüp sanal sunucular kiralamak, 3D secure işlemlerdeki yoğunluğu düşünüp gerekirse bankaları uyarmak gibi..

Seçilen mağazalarda alışveriş yapanlarla kısa röportajlar gerçekleştiren GSTV daha sonra ilgili kişilerin e-posta adreslerini alıp, 1-2 dakikalık röportaj görüntülerini günün hatırası olarak o Galatasaraylılara gönderir.  Hatta mikrofon uzatılan herkese bir tane de standart soru sorulur.  Duygusal değeri olan ya da ölçüm amaçlı olabilir yöneltilen soru. Verdikleri cevapların kullanılmasına onay verenlerin görüntülerinden kısa bir kolaj film de çıkabilir.

Bazı mağazalarda kısa süreli “celebrity” kullanmak da düşünülebilir. Sevdiğiniz aktör size alışveriş torbanızı takdim etse, beğendiğiniz gazeteci mağaza girişinde “hoş geldiniz” dese, eski bir sporcumuz aldığınız formayı sıcağı sıcağına imzalasa… Üstelik bunlar büyük bütçeli reklam prodüksiyonu değil de, alışveriş yapanları gülümsetmek isteyen Galatasaraylıların emeğinin ürünü olsa…

Alışverişi tamamlayanlara günün hatırası küçük bir anahtarlık, iğneli buton rozet (badge) ya da magnet verirsiniz, üzerinde “Yellow Friday” ya da “Yellow-Red Weekend” ibaresi bulunur.  Herkes baktıkça kalabalık alışveriş gününe dair deneyimini hatırlamaya devam ederken, hatıra ürünü görüp soranlar sayesinde “word of mouth” etkisi de artırılır.

E-ticaret sitesinden alışveriş yapanlara şık paketlerini kargo şirketi vaktinde ulaştırmalı hatta ona da küçük sürprizler eklemek mümkün.. Mesela haftaya futbol takımının Sivasspor deplasmanında. #YellowFriday rüzgarında illa ki Sivas’ta yaşayan Galatasaraylılar gsstore.org sitesinden ürün satın aldılar. Misal 20 yaşındaki bir öğrencinin kapısını çalsa elinde paketle Fernando Muslera, o gencin hayatındaki en şahane anlardan biri olmaz mı?  GSTV o şaşkınlık ve mutluluk anlarını kaydetse hatta?  Ya da Sivas’ta bir ustabaşı işyerinin adresini vermiş olsa kargo teslimatı için.. Dükkandan içeri elinde paketle Fatih Terim girse ne olur sizce? İnan edin, yıkılır Sivas Organize Sanayi 🙂

Elbette bu tip organizasyonlara katılım için profesyonellerin kontratlarında özel hükümler olması gerekir, “takımın konsantrasyonu dağılır” gibi karşı argümanlar her daim mevcuttur ama kabul edin gündeme oturur, pek çok insan “belki bir gün benim de kapım çalınır” diye mutlu olur.

Burada bir parantez açıp, yukarıda dile getirilen önerilerin kısa vadeli kampanya başarısını parlatmaya dönük olduğunu söylemek durumdayım.  Zamandan bağımsız realiteye bakarsak, bizdeki temel sorun marketing kavramının tekstil ürünü tasarlamak, mağaza açmak ve ürünleri satmaktan ibaret sanılmasıdır. Galatasaray Mağazacılık ve Perakendecilik A.Ş. yalnızca NIKE ya da Hummel forma satan bir organizasyon değildir.

Pazarlama fikrinin pamuklu kumaş satmaya indirgenemeyeceğini Galatasaraylılara anlatabilmek ve “takım kazanırsa forma satarız, top çizgiyi geçmezse müşteri gelmez” kısır döngüsünü kırabilmektir asıl zorluk.

Amerikalı satış gurusu, motivasyon ustası Zig Ziglar satın alma kararının önündeki beş engeli özetle sıralamış.

Teorik olarak baktığınızda #YellowFriday kapsamında mağazalara hücum etmek ihtiyaç mıydı?  Ekmek fırını değiliz, ertelenemez bir ihtiyaç söz konusu değildi  (NO NEED)

Ekonominin pek de iyi sinyaller vermediği dönemde çoğumuz hesabımızı bilmek zorundayız, açıkçası zaruri olmayan harcamaları erteleme eğilimi inkar edilemez (NO MONEY)

Cuma ya da cumartesi günü almasak NIKE forma ya da kırmızı t-shirt, tarifeli uçağı mı kaçıracaktık?  Hayır, demek ki (NO HURRY)

İhtiyacımız yoktu, paramız pek kıymetliydi, acelemiz de yokken niye deliler gibi izdiham yarattık, derdimiz neydi?  Zig Ziglar ustanın formülündeki dört ve beş bizi anlatıyor.

DESIRE.. Biz Galatasaray’a tutkuyla bağlıyız, sarı-kırmızıyla hemhal olmayı, Galatasaray ile anılmayı arzuluyoruz.  Gizleyecek halimiz yok, öyle böyle değil ÇOK seviyoruz

TRUST.. Bir şekilde Galatasaray’a güveniyoruz, ona yaslanma ihtiyacı duyuyoruz. Bizi üzdüğünde hatta hayal kırıklığına uğrattığında bile “ulan Galatasaray” deyip sarı-kırmızıya daha sıkı sarılıyoruz.

Kısacası mağazalara koşan, web sitesini çökerten, kuyrukta beklerken şikayet etmeyen, kısıtlı gelirinden hatırı sayılır miktarı kasaya bırakan bu kitle, tutku ve itimat ile kuşanmış.

Öyle bir kitle ki bu; göz kırpsanız, gülümseyip el sallıyorlar.

Ses veriyorsunuz, yaklaşıp sizi duymaya çalışıyorlar.

Çağırırsanız, size doğru koşuyorlar.

Satın alır mısınız?” diye sorunca adeta mağazaları yağmalıyorlar.

1950’lerin meşhur Tepebaşı gazinosunda Müzeyyen Senar dağı taşı inleten sesiyle “çile bülbülüm çile” yi söylerken mikrofonu dinleyicilere çevirince tüm gazino müşterisini o an avucuna alır, istisnasız herkes “Allaaah” diye hariçten gazel atarmış.  Bir Diva değilsiniz ama siz de “sarı” diye mırıldanıyorsunuz, onbinlerce kişi “kırmızıııı” diye gürleyip mağazalarda izdihama yol açıyor.

Yazının başında anlattığım fantastik rüyayı size günlük hayatta sunan, bunu da tevazu ile gerçekleştiren bir aileye sahibiz demek ki…

Sakın ola kırmayın bu insanları, üzmeyin iyi niyetli Galatasaraylıları…

KOÇ Holding ve GALATASARAY Spor Kulübü

Yıllar sonra yakın dönem tarihi hakkında araştırma yapmaya niyetlenenler bu yazıya denk gelir mi bilemiyorum ama 23 Ekim 2017 günü Türkiye’nin sürüklenmekte olduğu rota veya irtifa hakkında iki çarpıcı örneği önümüze koydu.

Bu iki örneğin ortak noktalarına baktığımızda hedef gösterme, manipülasyon, dezenformasyon, histeri, bol miktarda paranoya izine rastlıyoruz.

Aslında hepimizin talihsizliği şu ki; önce dizayn edilen sonra da çarpıtılan algıların, gözler önündeki hakikatin önüne kolaylıkla geçiverdiği bir dönemde yaşamak durumundayız.

Çamur at, izi kalsın” zihniyeti uzun zaman sonra en verimli dönemini yaşamakta, tutkala benzeyen kıvamla hazırlanan iftira çamuru sonunda muhakkak din / siyaset / terörizm üçgeninde uygun bir noktaya adresleniyor.

Bermuda şeytan üçgenine rahmet okutacak bu mayınlı araziye düştüğünüzde haysiyet cellatlığı için sıra bekleyen organizmalar müthiş bir iştahla saldırıya geçiyor, etkileşimin birbirini gaza getirme olarak anlaşıldığı sosyal medyada darağaçları kuruluyor, son yıllarda gelenekselleşen sanal linç ile hikaye zirve yapıyor.  Hikaye yeterince köpürtülüp ucuz senaryo haline getirilmişse sonu bazen mahkemeleri meşgul edecek iddianamelere bile dönüşebiliyor.

Gelelim bu yazının konusu iki örneğimize:

Sanata verdiği desteklenen bilinen KOÇ Holding 24 farklı sanatçının eserlerini bir araya getiren bir sergi düzenlemiş.  Sergiye İstanbul Üsküdar’daki Abdülmecid Efendi Köşkü ev sahipliği yapıyor.  Abdülmecid Efendi Osmanlı hanedan mensubu ve son halife… Sanatseverlerin beğenisine sunulan ve ilgi uyandıran eserler nedense birilerini rahatsız ediyor.  Serginin edepsizlik, ahlaksızlık timsali olduğunu, kutsal mekana !! ve ecdadımıza !! saygısızlık olduğunu söyleyen birkaç serseri mekanı basıyor, sanat eserlerini parçalamaya kalkışıyor.  Saldırganların dilinde “laiklik bu mu?” “ülkeyi siz mahvettiniz” gibi garip meydan okuma cümleleri var.  Olayın vandalizm ve yağma konu başlığı altında suç kapsamına girip, kamuoyu tarafından kınanması beklenirken KOÇ Holding suçlanıyor, saldırgan güruhun tahrik edildiği iddia edilebiliyor.

Olayın mağduru sergiyi düzenleyenler ve saldırı anında köşkte bulunan sanatseverler iken, KOÇ Holding açıklama yapma zarureti hissediyor ve ekte göreceğiniz yazılı açıklamayı paylaşıyor.

https://www.koc.com.tr/tr-tr/koc-gundem/haberler/Sayfalar/abdulmecid-efendi-kosku-aciklama.aspx

Görüldüğü üzere köşkün cami ya da mescit olmadığı, kendilerine müslüman diyen saldırganların mihrap sandığı yapı unsurunun şömine olduğu, müminlerin günde beş vakit yöneldiği kıblenin hangi yönde bulunduğu gibi detaylar sıralanmış.

Böylesine açık ve çirkin bir saldırıya muhatap olanların, tamamen aşikar olanı aptala anlatır gibi tekrarlamak zorunda hissetmesi çok hazin ve endişe verici..  Ülkenin manevi ikliminin çölleştiğinin, değerlerin yozlaştığının, topluca hezeyan içinde olduğumuzun göstergesi.

Saldırının gerçekleştiğinin günün akşamı bu kez kentin Avrupa yakasında Galatasaray – Fenerbahçe futbol maçı var.  Galatasaray’ın ev sahipliğinde oynanacak İstanbul derbisinde 50 bin futbolsever bir araya gelmiş.  Galatasaray’ın tribün grubu ultrAslan yüzlerce kişinin emeğiyle hazırlanmış ve benzer örnekleri hayranlık uyandırmış görkemli bir koreografi hazırlığında.. Endüstriyel futbolun unsurlarından biri bu görsel şovlar ve maçın başlamasına birkaç dakika kala kale arkası tribünde dev koreografi meraklı gözlerle buluşuyor.  Amerikalı aktör Slyvester Stallone ile anılan ROCKY filmine atıfta bulunulan dev bir görsel hazırlanmış. Verilen mesaj ise “ayağa kalk” !

Süper Ligde açık ara lider durumdaki Galatasaray futbol takımının dört nala şampiyonluğa koştuğunu bilenler için mesaj ilk başta anlaşılır değil.. Oysa dikkatli futbolseverler geçtiğimiz sezonun sonunda Galatasaraylı futbolculara değer atfeden, destek olan aynı mesajın tribünlerde pankart olduğunu hatırlıyorlar.

Sonra bir gümbürtü kopuyor sosyal medyada, rakip kulübün maaşlı beslemesi olan bir twitter hesabı konuyu döndürüp dolaştırıp Pensilvanya’daki iblise bağlıyor.  Biz Rocky’e “ayağa kalk” diyen kurt antrenör Mickey Goldmill diyoruz, bazıları mesajın solak boksöre değil emekli vaize verildiğini iddia ediyor.  Bizim çocuklar takıma destek peşinde, onlar teröre destek iddiasını seslendiriyor.  Rocky Balboa’nın Philadelphia eşrafından olması bile argüman haline getiriliyor.  Galatasaray’ın başarılı olmasından her daim rahatsız olanlar TV programlarından, gazete sütunlarından kopup gelmiş elde tuzluk koşturuyorlar.  Buraya kadar ciddiye almasak da, Başbakan Binali Yıldırım’ın soruşturma talimatı verdiği basında haber oluyor. Binali Bey’in kendi deyimiyle yine abidik gubidik işler oluyor!!

Nihayet bu furya öyle noktaya vardı ki, tıpkı KOÇ Holding gibi, GALATASARAY SPOR KULÜBÜ de resmi web sitesinden bir açıklama yayınlamak zorunda kaldı.

http://galatasaray.org/haber/kulup/kamuoyunun-bilgisine/36776

Sahada bileği bükülmeyene bel altından vurmaya çalışanlara geçmiş örnekler tek tek hatırlatıldı, ahlaksızlığı şiar edinenlerin mahçup olması elbette beklenmiyor.

Türkiye’nin iki önemli kurumu, eş zamanlı olarak ülkedeki ruhsal çürümeye, kültürel yozlaşmaya, itibar suikastlarına cevap yetiştirmek durumunda kaldı.

İnsan ister istemez düşünüyor, ülkeyi 15 yıldır yöneten iktidarın ısrarla tekrarladığı “yeni Türkiye” resmine pek uygun düşmeyen iki kurum benzer alerjik reaksiyonları mı tetikliyor?

Tarih öncesi çağ gibi anlatılan eski Türkiye’nin 91 yıllık en büyük müteşebbisi ile 112 senelik en köklü spor kulübünün aynı gün zır delilerin attığı taşları meşum cehalet kuyusundan temizlemeye çalışması tesadüf müdür?

Elbette kesişen bu hikayelerin ortak teması cehalet.. Biz çocukken bu ülkede cehalet hor görülen bir noksandı, cahil olmak üzüntü kaynağıydı. En çok da bilmemek değil öğrenmemek ayıptı. Cahil kusurunu bilir, her lafa girmekten edep ederdi. Hakkıyla bilene, aklı yetene gıpta ederdi.  Cehalet ve haset yan yana geldiğinde ise bugünkü kadar aktif ve  saldırgan değildi.

Türkiye’nin hangi ayarlarıyla kimler ne zaman oynadı bilinmez ama artık cehalet örgütlü bir kalkışma içerisinde. Her konuda fikri olanlar, her fırsatta yalan söyleyenler, her secdede kıblesi değişenler revaçta!

Cahil artık noksanından utanmıyor, “biz daha kalabalığız” diye kasılıyor, kibirle birlikte kabalaşıyor, saldırganlaşıyor.

Halife Abdülmecid Efendi’nin nü tablolar yapmış olmasına içerliyor, dindar olduğu için benimsediği II.Abdülhamid’in 19.yüzyılda hiç toprak kaybetmediğini zannediyor, Kanuni Sultan Süleyman’ı TV dizisinden öğreniyor ama oğlu padişah II.Selim’i ecdat olarak kabul etmiyor.

Türkiye’nin bilgili, vicdanlı aydınlarının en az 20 senedir birliğimiz ve dirliğimiz için tehdit olarak görüp ilgilileri sürekli ikaz ettikleri Pensilvanyalı hainle dün iş tutanlar, bugün “sen öcüsün, o bölücü, öteki de Fetöcü” diyebiliyor.  Öyle bir turnusol kağıdı haline geldi ki bu suçlamalar, başkalarına etiket yapıştırmak için en çok bağıranların o karanlık organizasyona en çok hizmet edenler olduğu artık saklanamıyor.

Ülkenin bu dönemi üzerine 20-30 yıl sonra araştırma yapanlar belki bu yazıyı görmeyecekler ama 94 yıllık cumhuriyetin itibarını ilmek ilmek örenlerle, bu güzel ülkeyi itibarsızlaştıranları tarih aynı kefeye koymayacaktır. İşte buna eminim.

Umutsuzluğa düştüğünüzde, içiniz karardığında, hani biraz motivasyona ihtiyaç duyduğunuzda ROCKY 2 filminin soundtrack’inden “Going the Distance” dinleyebilirsiniz.  Grazie mille Bill Conti, teşekkürler ! (kardinal değil ha, besteci.. yanlış olmasın)

 

Nevzuhur başkanlık sistemi ve banka şubesi

Biriktirdiğiniz parayı değerlendirmek üzere mahallenizdeki banka şubesine gittiniz, vadeli hesap açtırmaya niyetlisiniz.

Saat 09:30 ama şube daha açılmamış, az sonra banka personeli teker teker gelmeye başlıyor, kapı açılınca ilk müşteri olarak siz de içeri giriyorsunuz.

Neler olduğunu anlamak için banka memuruna soruyorsunuz haliyle:
– “Mesai çoktan başladı mı, bu sizin şube sabahları kaçta açılır?”
– “Müdür bey kaçta teşrif ederse o zaman açılır”
– “Peki saat kaçta kapanır?”
– “Müdür bey ne zaman lütfedip bizi eve yollarsa o vakit kapanır”
“Neyse ya sizin bileceğiniz iş, ben vadeli hesap açtıracaktım, faiz oranlarınız nedir?”
– “Döviz mi, Türk Lirası mı mevduatınız?”
“Dolar, Euro falan kim kaybetmiş biz bulalım, TL tabi ki”
– “Yerli ve milli bir müşterisiniz, müdür bey adına teşekkür ederiz”
“Sağ olsun da, varsayalım dolar getirsek ne diyecekti sizin müdür bey?”
– “Muhtemelen dış güçlerin maşası bir terörist olduğunuzu mahalle muhtarınıza ihbar ederdi”
“Yok daha neler, neyse bırakalım gevezeliği, TL mevduat faizi diyorduk”
– “Ha onu biz bilemeyiz, müdür bey tanzim ve takdir ederler”
– “Peki tamam faizde anlaştık diyelim, dilediğim zaman vadeyi bozup paramı çekebilir miyim?”
– “Valla müdür bey ile konuşursunuz, müsaade ederse çekebilirsiniz”
“Her şey müdürün ağzına bakıyor, yok mu sizin bankanın kuralı, yasası, yönetmeliği?”
– “Vardı ama biz onu beğenmedik, rafa kaldırdık, yeniden yazılacak ama biz itaat ettik, rahat ettik, müdür bey ne derse o şimdi”
“Öyle saçmalık olur mu, siz resmen tek bir adamın kölesi olmuşsunuz, buraya zırnık para yatırmayacağım gibi şikayet de edeceğim şubenizi!!”
– “Pek heyecanlısınız, peki kime şikayet edeceksiniz?”
“Mesela BDDK’ya dilekçe yazarım”
– “Çok iyi edersiniz ama BDDK başkanı müdür beyin İmam Hatip’ten sıra arkadaşı, oradan bir şey çıkmaz”
“Fark etmez, gerekirse bakanlığa gider anlatırım bu keyfi tavırları, böyle lakayt bankacılık olmaz”
– “Bakanımız müdür beyin damadı olur, müdür beyimizin sözünden çıkmaz”
“Maşallah müdür beyimizin eli kolu uzunmuş, mahkemeye veririm gerekirse, hukuk devleti burası”
– “HSYK başkanı kuzeni, Adalet bakanı ise yeğenidir, tavsiye etmem, başınıza dert açılır.  Ola ki bir yolunu bulup temyize kadar ulaştınız, Yargıtay başkanı eski komşusudur”
“Nedir bu saçmalık, dalga mı geçiyorsunuz?  Aman ya ben gidiyorum, ne haliniz varsa görün”
– “Bi dakka, yok öyle bedavadan tüymek… Hooop Burhanettin, kilitle oğlum kapıyı”
“Gündüz vakti adam alıkoymak ha? Telefonum elimde, 155’i arıyorum”
– “Haşa, alıkoymak demeyelim de, müdür bey karar verecek paranızla mı ayrılacaksınız yoksa seve seve bize mi yatıracaksınız?”
“Adamı hasta etmeyin kardeşim, bak arıyorum şimdi 155’i, derdinizi anlatırsınız polislere, sizi gidi ruh hastası manyaklar!”
– “Sakin olun beyefendi, bu arada ilçe emniyet amiri müdür beyin süt annesinin üvey oğludur, onu söylemiş miydik?”
– “??!!!???!!!!??????
– “Size de yaranılmıyor beyefendi, hizmet ayağınıza gelmiş, üstelik izah ediyoruz sistemin nasıl işlediğini, sürekli dırdır ve muhalefet.. Bir kere de EVET deyiverin, şikayet etmeyin de şükredin biraz ya… Hem düşünen kafalara zararlı fikirler üşüşür, MÜDÜR BEY her şeyi bizden iyi düşünür”
Not: Bu yazıda anlatılan banka tamamen hayal ürünü olup, gerçek kurumlarla hiçbir surette ilgisi yoktur.  Banka memuru, mağdur müşteri ve müdür bey ise sizin gerçek hayatınızdan acıklı kesitlere ve tekrarlayan yanlışlarınız sürdüğü müddetçe yakın geleceğinize işaret etmektedir.

Bir aktörün ölümü üzerine

Bu ülkenin bölünmesinden yana endişe duymak yersiz, öte yandan nasıl bölüneceği / çizginin nereden geçeceği de çok önemli…

Aktör Tarık AKAN akciğer kanserini yenemeyerek bugün 66 yaşında vefat etti.  Türk sinemasının yeşil gözlü yakışıklı jönü neredeyse tüm kadınların gözdesiydi ve jet sosyetenin bir figürü olarak vur patlasın çal oynasın bir hayat sürebilirdi.  Apolitik, memleket gerçeklerinden uzak, yazın adada – kışın Moda’da hatta İsviçre’de kayakta gününü gün edebilirdi.

tarik-akan-ses

Tarık AKAN öyle yapmadı.  Hep mücadelenin tarafı oldu, hep doğru bildiği tarafta dimdik durdu.  İşçilerin haklarını savundu, sansüre karşı durdu, gençlerin ezilip horlanmasına sessiz kalmadı, memleketin ne kadar yakıcı gündemi varsa ya sözünü söyledi ya da net tavrını koydu.  Mahkemelere çıktı, darbe döneminde hücreye hapsedildi.  Bugünün muktediriyle de hiç iyi geçinemedi, geçinmek de istemedi.  Sanatıyla verdi mesajını, izleyicisine çoğu zaman ulaştı o mesajlar ama her devrin adamı olanlar gibi falanca muktedirin eteğinin altına saklanmadı.  Her devrin adamı olmak yerine her devirde namıyla anılan ADAM olmayı tercih etti.

tarik-akan-political

Haklıydı veya haksızdı ama araziye uymaktansa içinden geçeni paylaşmayı yeğledi.  Cumhuriyetçi, demokrat, sol görüşlü bir aydın olarak yaşadı, yaşadığı gibi öldü.

Kendisinin dört dörtlük bir mümin, kusursuz bir insan olduğunu iddia edecek değiliz.  O da hatalarıyla, kusurlarıyla, sevaplarıyla, günahlarıyla bir ademoğlu idi.

Ülkemizin %99’un tabi olduğu varsayılan İslam inancına göre kul ölünce amel defteri kapanır, bu dünyadaki hukuk sona erer.  Soranlar “iyi bilirdik” der, varsa haklarını helal eder, cenaze defnedilir, bundan ötesi kul ile Allah arasındadır.

Merhum Tarık AKAN yalnızca sanatıyla, hayat verdiği karakterlerle bile milyonların kalbine yer etmiş biri olarak hayırla ve hasretle yad edilecek.  Fakat ölümünden sonra ona solcu, komünist, dinsiz, iktidar partisi aleyhtarı gibi etiketler yapıştırıp cehenneme gitmesini, kabir azabı çekmesini dileyenleri ve türlü beddua eşliğinde bu ölümden büyük haz duyan epey kalabalık bir kitleyi yine gördük.

Oysa bizim nesil büyürken, yaşlılar nefret ettikleri / kazık yedikleri  / hayatlarına menfi tesir eden insanlar için bile ölüm anından itibaren “Allah taksiratını affetsin” ya da “bizden geçti, Allah’ından bulsun” derlerdi ve konu kapanırdı.  Oysa bugün hayatları boyunca Tarık AKAN’ı görmemiş, onun elinden bir bardak su içmemiş, aktöre borç vermemiş / borç almamış, ondan kazık yememiş, zarara uğramamış bir grup insanın kin dolu iğrenç cümlelerle nefret kusması toplumun itinayla sürüklendiği berbat atmosferi göstermesi açısından çok trajik..

Bu memleketin ebediyete göçen evlatlarını “bizden olan muhterem / bizden olmayan müptezel” diye ayıran, onların cesetlerini didikleyerek patetik bir tatmin duygusu yaşayan zavallıların adres gösterdiği cehennem, belki de o yaftalanan ölülerin cenneti olacaktır.  Ne de olsa, bu vicdansız güruh asla orada yer almayacağına inanmaktadır.

Sonuç olarak, Tarık AKAN’ın kaybına üzülenler ve “Allah rahmet eylesin” diyenler ile bu ölümden haz duyarak “ateşi bol olsun” diyerek beddua edenler üzerinden yarın ikiye ayrılacaksa bu ülke, kimsenin şikayet etmeyeceğine eminim.  Yeter ki ben, siz veya onlar inandığı tarafta yer alabilsin !

Hababam Sınıfı’nın Damat Ferit’i, Mavi Boncuk’un Yakışıklısı, Maden’in Nurettin’i, Sürü’nün Şivan’ı, Yol’un Seyit Ali’si, Bakırköy Taş Mektep okulunun sahibi, aktör ve dava adamı olarak hatırlanacaktır.  Cansız bedeni toprakla buluşacak olan Tarık AKAN, kendisini hatırlayanlar kadar uzun yaşayacaktır.

tarik-akan

Merhumu hayırla ve minnetle yad ediyorum.  Rabbim merhametiyle muamele etsin, onun arkasından zehir saçanları da ıslah etsin ya da benden uzağa koysun.. Onların cenneti, belli ki cehennemi aratmaz bana !

Özhan CANAYDIN ve insanlık halleri

Bu yazının kaleme alındığı gün, Galatasaray Spor Kulübü başkanı Sayın Özhan Canaydın’ın altıncı ölüm yıldönümüdür.  Köklü bir kulübün başkanı, geniş bir camianın lideri olarak yaptıkları ve yapamadıklarıyla onu en iyi tarih yargılayacaktır, ki kendisinden sonra ülke sporunda yaşanan bazı olaylar en azından rahmetli Özhan Canaydın’ın kıymetli bir sportmen olduğunu defalarca ispatlamıştır.

Ozhan Canaydın

Bu yazının amacı herkesin bildiği ve/veya hatırladığı geçmişi analiz etmek değil, iki insan ( Canaydın ve ben) üzerinden temel insanlık hallerine bakmaktır.

Pişmanlık hissi insana dair temel bir duygu olup, kökeninde yarım kalmış olmanın burukluğu varsa çok da uzun sürebilir.

Galatasaray hakkında atıp tutmayı pek sevdiğim yıllarda bana ayar vermek suretiyle meydan okuyan kulüp başkanı “madem çok biliyorsun, gel işin ucundan tut” demişti.  Böyle bir teklifi geri çevirmek olmazdı.  Pazarlama ve iletişim konularında bilabedel hizmet etmek üzere o zaman Mecidiyeköy’de bulunan kulüp merkezinde haftada bir-iki akşam mesai vermeye başladım.  Uzaktan tanıştığım Özhan ağabey ile yakınlaşmamız o döneme rastlar.  ( NotBen kendisine dil sürçmeleri dışında hiç “abi” demedim, hep “başkanım” derdim, arada takılırdı bana.  “Oğlum ben senin abinim, kimse yokken rahat ol” derdi.  Olamadım.  Ali Sami YEN’in koltuğunda oturan birine “abi” demek garip geliyordu, o vefat ettikten sonra ise sürekli “abi” diyorum)

Aradan uzun zaman geçip de, yakalandığı uğursuz hastalığın adı konduğunda, internetteki arama motorlarında epey vakit geçirdim, okuduğumu anlamak için tıp doktoru olmaya gerek yoktu, kaçınılmaz son mutlak kaderdi ve çok yakın olabilirdi.

Uzun boylu, gösterişli bir adam olan Özhan ağabeyin yavaş yavaş güçten düştüğüne şahit oldum.  Üzüldüğümü de hep sakladım, o ise iyimser tavrını hep korudu, başına geleceklerden korkmuyordu veya yeterince iyi bir yaşam sürdüğüne inanıyordu.

İstanbul’daki son görüşmemiz, ne acayiptir ki, Levent trafiğinde ikimiz de farklı araçlardayken gerçekleşti.  34 GSL 16 plakalı bordo renkli sedan otomobilin arka sağ koltuğundaydı, başı geriye yaslanmış, gözleri kapalıydı.  Ben kullandığım aracın camını açtım ama uyuduğu belliydi, “başkanım nasılsınız?” diye bağıramadım.  Yanındaki eşi Asuman abla bana her zamanki zarif edasıyla bir an gülümsedi, yolumuza gittik ikimiz de.

Birkaç hafta sonra, Bursalı Özhan Canaydın, çok sevdiği kentteki özel bir hastaneye yatmıştı.  Durumunun giderek tatsızlaştığı haberleri geliyordu, mutlak sonu bilen ben nedense konduramıyordum.

27 Şubat 2010’da kulübümüzde olağan genel kurul toplantısı vardı.  Kürsüde konuşurken Özhan başkanıma geçmiş olsun dileklerimi iletip, yakın zamanda hizmete girmesini umduğumuz yeni stadyumdaki locasında nice maçları keyifle izlemesini dilediğimi salondakilerle paylaştım.

27 02 2010

Hasta yatağında genel kurulu takip ettiğini adım gibi biliyordum, Serdar Eder notu iletti bana “Özhan abi güzel dileklerinden ötürü teşekkür ediyor, konuşmanın tamamını da ilgiyle dinlemiş” dedi. Sevindim.

Bursa’ya gitme zamanı gelmişti, bir ya da iki sonraki hafta sonu için organize olabilirdim.  O sırada durumunun biraz ağırlaştığı, aile yakınları dışında ziyaretçilerin gelmemesinin rica edildiğini duydum.  Ben hem ailedendim, hem de değildim. Arada kaldım.  Hastane odasında zayıf, yorgun, takatsiz haliyle herkese görünmek istemeyeceğini ve bundan sıkılacağını bildiğim için de gitmedim.

Sonra bir gün telefonum çaldı, “İlker sen bilirsin, Özhan başkanı kaybetmişiz, doğru mu?” dedi ahizedeki üzgün ve kaygılı ses.  İçim o an öyle cızz etti ki, haberin gerçek olduğunu hissettim.  Bu dünyadaki hukukumuz buraya kadardı.

Neden onca şey paylaşıp da, hâl-i hayatında ve güzel günlerde bir kare fotoğraf çektirmedik bilemiyorum.  Bilgim dahilinde olmayıp da biri bizi fotoğraflamış olsa ve şimdi bana getirse ne hissederim, kestiremiyorum bile.   Esasen ben fotoğraf çektirmeyi sevmem, poz vermeyi hiç bilmem, objektifin önünde değil de, deklanşöre basan olmayı her daim tercih ederim.   Bilgim dahilinde Özhan başkanım ile birlikte görüntülendiğimiz tek kare budur ve çok hazindir.  Bursa’daki cami avlusu ve onun başucunda üzgün kardeşi 🙁

Canaydın Funeral

Rahmetli anneannemde de böyle olmuştu.  Seksen yaşını devirdiği halde iğneyi ipliğe gözlüksüz geçiren, takribi 800 metrekare bahçesini tek başına ekip biçip sulayan, sadece aileyi değil konu komşuyu da organik sebze meyveye doyuran, kümesindeki tavuklarından iyi verim alan anneannem için “hastaymış, yatıyormuş” dediğinde annem; “endişelenme annecim, o hepimizi gömer çünkü hayata tutkuyla bağlı, kafası zehir gibi ve emeğiyle ayakta duracak kadar üretken” demiştim.  Yine de hafta sonu ziyaretine gitmek için feribot bileti almıştım.  Ertesi gün sabaha karşı ev telefonu çaldı ve ben niye arandığımızı biliyordum.  Anneannemi kaybetmiştim, ziyaretine değil cenazesine gittim, son kez elini öpemedim.

Anneannem de, Özhan ağabey de Bursa’da yaşıyorlardı.  İkisi de katıksız Arnavutturlar, ikisine de söylemek istediğim bazı şeyleri söyleyemeden onları kaybettim.

Siz siz olun, sevdiğiniz biri hastaysa yanında bulunmaya çalışın.  Büyüğünüzse elini öpün, -Allah esirgesin- küçüğünüzse başını okşayın ama illa ki zaman yaratın.  Ertelemeyin, ihmal etmeyin, sakın ola vazgeçmeyin.

Şimdi ben her ikisini de özlüyorum, her ikisinin de mekanı cennet olsun.  Elbet bir gün buluşacağız, ikisine de anlatacaklarım birikti.

Son söz; dediğimi yapın, yaptığımı yapmayın.

 

Doğa dile gelse ne derdi düşmanına ?

Gelin bir senaryo yazalım, yaşanmamış bir felaket başımıza gelmiş gibi düşünelim, hani Allah esirgesin şu cennet vatanın dört bir yanı yedi düvel tarafından işgal edilse ne yaparsınız ?

Istanbul isgal

Misal İğneada Longoz ormanları Bulgar çetecilerin eline geçmiş, Kaz Dağları ve Bodrum’un bakir koyları Yunan işgali altında, Mersin Akkuyu’ya Suriye çıkarma gemileri kapak atmış, Sinop ve çevresi Rusya’nın Karadeniz donanması tarafından top ateşine tutuluyor.  Rus paraşütçüler Palovit Vadisi, Uzungöl ve Samistal yaylasına da inmiş üstelik.

Yetmemiş, Artvin Cerattepe Gürcistan tehdidi altında.

İstanbul’un kuzeyindeki ormanlık arazide İngiliz ordusu ağır ağır ilerliyor, önüne geleni deviriyor, tahrip ediyor.

Hele UNESCO dünya mirasında yer alması gereken Hasankeyf yok mu, “barajı patlatır, sular altında bırakırız” diyen katil sürüsü IŞİD’e rehin düşmüş.

Böyle bir durumda ne yapardınız ?

Gazi Mustafa Kemal Paşa, çoraklığıyla ünlü Ankara’nın orta yerinde Atatürk Orman Çiftliği’ni ihdas ederken eminim aklından şu cümle geçiyordu.

Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez

Ankara demişken nasıl unuttuk, dış güçler Atatürk Orman Çiftliği arazisini kısmen ele geçirmiş, ODTÜ arazisine doğru ilerliyor.

İşgal tehdidi öyle büyük ki, başkenti Konya veya Kayseri’ye taşımak tartışılıyor.

Allah muhafaza eylesin, dileriz kimsenin başına gelmesin ama siz böyle bir durumda ne yapardınız ?

Vatanın bağrına rant hevesi dayamışsa hançerini, vardır elbet kurtaracak bahtı kara maderini”  diye niyet edersiniz.

Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” der, savunmaya geçersiniz. 

Hayatınız için, geleceğiniz için, çocuklarınız ve torunlarınız için başka çareniz kalmamıştır.

Benim sadık yarim kara topraktır” demiş Aşık Veysel, biliriz ki topraktan geldik, toprağa gideceğiz.

Nazım Hikmet mezarının başucunda bir çınar ağacı istemiştir en fazla, dünya malı dünyada kalır çünkü.

Hakiki müminlerin tek bir harfinin bile değişmediğine iman ettiği kutsal kitap Kur’an-ı Kerim’de ise şöyle yazmaktadır.

Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanların ve insanların birçoğunun Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun? İnsanların birçoğu da azabı hak etmiştir. Allah’ın alçalttığı kimseyi yükseltebilecek yoktur. Şüphesiz Allah ne dilerse yapar”     HAC Suresi, Ayet 18

Bitkiler ve ağaçlar Allah’a secde ederler”      RAHMÂN Suresi, Ayet 6

Secde eden arbre

Bütün dinlerin kutsadığı doğa kendisini yok etmek için taarruza geçen düşmanlarına karşı nasıl mukabele edecektir acaba ?

Siz ne yaptığınızı bilmiyorsunuz, o yüzden sizi affediyorum, kendimi yenileyerek meydan okuyacağım”  ya da

İntikamım kallavi olacaktır, bana meydan okunamayacağını size ispat edeceğim!

Doğanın cevabı ne olur bilmem ama düşmanın yok ettiği savunmasız ağaçların kuru dalları, doğanın dengesine ve toprağın bereketine kastedenlerin cehennemdeki kazanına odun olsun.

Ateşleri harlı, cehennemdeki ömürleri uzun ve azaplı olsun.

Gömülecek toprak bulamasınlar, tabutları geri dönüşümlü plastikten olsun.