Kendi yolunu çizen Serdar-ı EKREM

Birkaç asır önce yaşansaydı bu son iki ay, vak’a-nüvisler sanırım şöyle kayıt düşerdi tarihe: “Dersaadet’in şehremini olmasına türlü hile ve desise ile müsaade edilmedi. İmdi o zat cümle Osmanlı mülkünün serdar-ı ekremi olmak üzre terfiye namzettir

Dün mazbatasını ikinci kez alan Sayın Ekrem İMAMOĞLU kıtaların buluştuğu kentte umudun lideri oldu. Kamuoyu tarafından yeterince tanınmıyorken adaylığı ilan edilen, “kenar ilçenin belediye başkanı” diye küçümsenen, proje olmakla itham edilen, soyadından etnik kimliğine türlü çirkin saldırıya maruz kalan, ekseriyetle medyanın görmezden geldiği, sokakların ise bağrına bastığı “yeni nesil siyasetçi” Sayın Ekrem İMAMOĞLU 31 Mart yerel seçimlerinde 13.729 oy farkla büyükşehir belediye başkanı seçilmişti.  Bu sonuç 25 yıldır İstanbul’un üzerinde oturan siyasal islamcı geleneğin koltuğu devretmesi anlamına geliyordu ki, birilerinin işine gelmedi. Ne hukukla ne mantıkla izah edilemeyen YSK darbesiyle gasp edilen mazbatayı takiben tekrarlanan seçimde bu kez Ekrem İmamoğlu her ilçede hatta neredeyse her mahallede oyunu artırarak farklı kazandı.  31 Mart’ta baltayı taşa vuran AKP’nin üzerine 23 Haziran’da ağaç devrildi.  Şehre yıldırım düşmesini bekliyorlardı, Karadeniz’den tsunami geldi.

Kimse 14 bin oyla seçimi kazandım demesin” diyenlere bugün sormak isterdim, “806 bin oy fark kafi geldi mi?” 

Kazananın 1, kaybedenin 0 olacağı tek dereceli seçimi boykot etmeyi önermiş olanlar da eminim “iyi ki bizim dediğimiz olmamış” noktasına gelmişlerdir.

31 Mart günü AKP’nin kulağını bükerek mührü iktidar partisinin elinden alan seçmen, kibre boğulmuş ve halktan kopmuş parti sandıkları devirince bu haksızlığı sessizce not etmiş, 23 Haziran’da ise AKP İstanbul il örgütünü adeta falakaya yatırmıştır.  2001’de kurulup 2002’de tek başına iktidara gelen AKP böylesini deneyimlememiş olsa da, sandıkta halkın eli ağırdır, hiddetinden ve sillesinden çekinmek gerekir. 

Seçim sonucu öncelikle AKP’nin başarısızlığıdır. Hezimeti şöyle tarif edelim.  Pontus laflarıyla kızdırılan Karadenizliler ile yediden yetmişe terörist ilan edilen HDP’ye yakın Kürt seçmenden aynı sandıklarda tokat yeme talihsizliği 23 Haziran’da gerçekleşmiştir.  Hatta neredeyse bu iki grup birbirlerine “elinize sağlık kardeşim” diyerek ayrılmıştır sandık başlarından.  Ekrem İmamoğlu “konuşacağız, uzlaşacağız, barışacağız” diyordu, hani nasıl desek tarif ettiği kardeşlik “hayaldi gerçek oldu”.

Hatırladığımız üzere 31 Mart öncesi kerameti kendinden menkul BEKA söylemiyle medyayı ve seçmenin zihnini işgal etmişti AKP.  Çöpümüzü kimin alacağı, çevre vergisinin hangi belediyeye ödeneceği, çocuk parklarındaki oyuncakları kimin tamir edeceği ile ilelebet payidar kalacağına inandığımız Türkiye Cumhuriyetinin kader çizgisi arasındaki gizemli bağ halen çözülebilmiş değil.

Ülkemiz kurucu liderinin namuslu mücadelesini ve çizdiği medeniyet vizyonunu terk etmedikçe beka sorunu yaşamayacaktır.

23 Haziran öncesi ise BEKA söylemi terk edildi, sağ olsunlar Cumhur ittifakı o işi arada çözüverdi herhalde.  Birdenbire zuhur eden huzur ve güven ortamı bizi rahatlatmış olacak ki, Doğu Akdeniz’de sular ısınırken ve Suriye’de sıcak çatışma sürerken ordunun neredeyse üçte birini erkenden terhis etme kararı alındı, teşekkürler Ak Parti!

BEKA sorunu şıp diye çözülünce AKP’nin nedense kanaat önderi muamelesi yaptığı İmralı mahkumu ile mektup arkadaşı olmaya zorlandı insanlar.  Ellerinde binlerce insanın kanı olan terör mahkumu HDP’ye tarafsızlık çağrısı yapıyordu.  Devletin ajansı bu çağrıyı kamuoyuna yaydı. Ülkemizin en lüzumsuz siyasetçisi Devlet Bahçeli “Öcalan’ın HDP’ye tarafsızlık çağrısını görmezden duymazdan gelemezdik” diyebildi!!  Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış, yalnızca avukatları ve yakın akrabaları görüşebilecek Abdullah Öcalan’ın kendisine övgüler düzen kılıksız bir akademisyen ile nasıl görüşebildiği halen muamma. Bu rezalet yetmemiş olacak ki, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kırmızı bültenle aradığı terörist kardeşi TRT Kürdi kanalına çıkarıldı.  Osman Öcalan da CHP’nin eksiklerini eleştirmiş o konuşmasında?  Yıllar yılı giderek eksilen devlet aklımız Öcalan ailesini Kürtlerin manevi önderi sanıyor korkarım ki.. Seçime birkaç gün kala yapılan bu utanç verici Öcalan Brothers hamlesi de milliyetçi hassasiyetleri yüksek bir kısım seçmenin Cumhur ittifakına çelme takmasına yol açmıştır.  Tüm bu saçmalamalara, yalpalamalara, akla ziyan tutarsızlıklara rağmen vaat şampiyonu Binali Yıldırım’ın %45 oy alması ayrı bir tartışma konusudur.   Elbette bu aralar “AKP hatalarından ders alır mı?” sorusu da zihinlerde, ben Türkiye’de tek başına iktidardayken hatalarından ders alarak değişen ve olgunlaşan siyasi parti görmedim.  AKP’de bu ağır mağlubiyetin henüz sağlıklı okunamadığı kanaatindeyim.  Dahası partiden seçmenin mesajını okuyabilecek  ferasette kimse kalmış mıdır, ondan da şüpheliyim.

Seçimin şifrelerinden bir diğeri de, Süleyman Demirel’in deyimiyle “tencere her hükümeti sallar” saptamasıdır.

“Neyse halin o çıksın falın” diye bakılan kahve fincanının siyasetteki karşılığı mutfaktaki tavadır, tenceredir. 31 Mart öncesi muhalefetin favori şarkısı Barış Manço’dan mülhem “domates biber patlıcan” idi. Onlar da 23 Haziran öncesi patates, soğan bahsini kapattılar çünkü mevsimin etkisiyle fiyatları düşmüştü ama beyaz et, kırmızı et, pek çok meyve, süt ürünleri, akaryakıt, elektrik, çocuklara alınacak karne hediyesi bisiklet neye bakarsanız bakın her şey ateş pahası.  Geçim sıkıntısı çekenler, işsiz kalanlar, vergisini ödeyemeyenler, siftah yapamayanlar İmamoğlu’na oy vererek Ankara’ya seslerini duyurmak istediler.

Sonuçta İstanbul kararını verdi, beş yıllığına başkanlık mührünü Ekrem İmamoğlu’na teslim etti. Bundan sonra ne olur?  Öncelikle “seçilmişleri atanmışlara ezdirmeyiz, halkın iradesi başımız üstüne” diyerek nutuk atanların, vitrin süsü olacağını ilan ettikleri Ekrem başkanın önünü yargı kararı ile kesme ihtimali?  O iş artık kolay değil… Açık farkla biten seçimin üzerine İmamoğlu’nu OR-Gİ havaalanında söyleyip söylemediği belli olmayan “it” lafı üzerinden kıstırmak ve makamından düşürmek çok riskli olacaktır. Canlı yayınlanacak belediye meclisi toplantılarında göz göre göre İmamoğlu’nun yolunu kesmek ve İstanbullunun hizmet almasını geciktirmek de iktidar bloku için anlamlı olmaz. İtibarsızlaştırmak yerine başarısızlığını beklemek ve başarısız olması için ince ince çalışmak AKP açısından daha tercih edilesi bir yol gibi görünüyor.

Başarının da başarısızlığın da ortak kriterlerinden biri finansman ya da maddi güç.  25 yıldır siyasal islamcılığın, 17 yıldır spesifik olarak AKP’nin elinde olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin durumu ise içler acısı.  İBB bütçesinde yıllık bütçe açığı 3,7 milyar TL dolayısıyla belediye hizmetini sürdürmek için dış kaynak bulmak ve borçlanmak zorunda. İBB’nin 2019’da 1 milyar TL’nin üzerinde borç faizi ödeyeceği tahmin ediliyor.  Toplam borç yükü 27 milyar TL’ye dayanmış. Bu koşullar altında yatırımlar, projeler, mali vaatler gerçeğe dönüşmek için sıraya girmek ve beklemek durumundadır.  Oysa başarılı seçim kampanyası nedeniyle Ekrem başkana yönelik pozitif beklentiler tavan yaptı.  Bu beklentilerin hızla hüsrana dönüşmemesi için İstanbul halkına mali durum açıkça anlatılmalı, her şeyin sırayla ele alınacağı, israfın önlenerek tasarruf döneminin başlayacağı ve sabırla adım adım her şeyin güzel olacağı izah edilmelidir.  Her gün ileri bir adım olursa, el atılan konular yavaş yavaş iyileşirse sonuçta İstanbul’da gülümseyen insanların sayısı artacaktır.  Ekrem İmamoğlu süper kahraman olmadığına göre sorunları tek başına çözemez.  Ekipleri oluşturacak insan kaynağı düşünüldüğünde İBB bünyesinde Ekrem başkanın deyimiyle “alın teri” dökerek çalışan nitelikli insanlar mutlaka muhafaza edilmeli ama yaptığı işin hesabını veremeyen, yetkinlikleri soru işareti ve birilerinin yakını olduğu için vaktinde istihdam edilmiş kişiler hızla ayıklanmalıdır.

Lüks, şatafat, debdebe ve israf sona erdirilirken lüks makam araçlarının elden çıkarılması ya da ATM’den her ay maaşını çekip belediyeye tek gün uğramamışların ayıklanması yetmeyecektir. İBB ve bağlı şirketlerdeki tüm iş süreçlerinin kapsamlı analizinden sonra iyileştirilecek süreç adımları belirlenmeli, kaliteden ödün vermeden daha uygun maliyetlerle iş yapmanın yolları (görev tanımlarının birleştirilmesi, bürokrasinin azaltılması, yeni teknolojilerin kullanımı vb) uzmanlar tarafından belirlenmelidir.

Yirmibeş yıllık kadrolaşmanın neticesinde bulundukları konumu hak etmeyen kişiler olduğu gibi, güncel gelişmelerden biraz uzak kalmış ya da işletme körlüğünün etkisinde kadrolar da bulunabilir. Bu durumda tasarruf ve verimlilik artışına yönelik taze dış kaynak kullanımı ihtiyacı doğar ki, bu Ekrem başkanı yeni bir açmaza götürecektir.  Türkiye’de siyasetin yazılı olmayan kurallarından biri seçim kazanan başkanın başına üşüşen kalabalıktır.  Bilhassa üyesi olunan parti (CHP), ittifak ortağı parti (İYİ Parti), kampanya yönetiminde başarı gösteren çevreler ve yakınları, tüm bu kalabalık hep bir ağızdan “öyle yapalım, şöyle yapalım, falanca uzmanı getirelim, işi o şirkete verelim” benzeri telkinlerde bulunacaktır.  Böyle tavsiye ve telkinlere her “HAYIR” dendiğinde kırgınlıkların doğması muhtemeldir. Bunu önlemenin yolu ise kolay anlaşılır ve 16 milyon İstanbullunun lehine olacağına itiraz edilemeyecek kurallar koymaktır. Şeffaf ihale süreci, açık eksiltme gibi yöntemler yanında sabit bedeli olmayan ancak sağlanacak ölçülebilir fayda üzerinden yüzde pay ile ücretlendirilecek servis sağlayıcılarla öncelikli çalışma kararı ilan edilebilir.  Örneğin 11 milyon TL bedelle realize edilecek bir iş, aynı kalite ve benzer çalışma takvimi içinde %25 tasarrufla 8,25 milyon TL’ye yapılabiliyorsa, elde edilen 2.75 milyon TL tasarruftan belli bir % pay emek verenlere bedel olarak ödenebilir.  Böylelikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi bütçesine yeni maliyet yükü gelmeyecektir. Pek çok firma için bu ilk etapta tercih edilesi bir uygulama gibi görünmese de, referanslarına İBB logosunu eklemek isteyenler hiçbir ticari risk almadan bu ayrıcalığa erişilemeyeceğini öğrenmiş olur.

Teknik konuları burada bırakıp biraz da halkın beklentilerinden bahsedelim. “Adama, kişiye, kişilere, gruplara, cemaatlere, vakıflara, derneklere hizmet işi bitti” diyerek gönüllerde taht kurdu Ekrem başkan, bu vaadin mutlaka takipçisi olunacaktır.  Okçular Vakfı gibi mana ve önemi belirsiz kuruluşlar kendi ceplerinden diledikleri kadar yay çekip ok atabilirler ama İBB ile tüm finansal ilişkileri koparılmalıdır. Sayın başkanın isabetle belirttiği mültecilerin durumu ve deprem riski hem kafa yorulması hem de yatırım gerektiren konulardır. Her iki dosya da Ankara ile koordinasyon sağlanmadan somut neticelere bağlanamaz ve yürütmenin başı kendisine müstakbel rakip olarak gördüğü yeni nesil siyasetçiye nasıl davranır, yaşayıp göreceğiz.

Bugünlerde Fatih Sultan Mehmet köprüsündeki asfaltlama çalışmalarının da katkısıyla İstanbul trafiği yine çıldırtan bir noktaya geldi. Yeni metro hatları, toplu taşıma rutlarının rehabilite edilmesi, deniz ulaşımından daha çok yararlanılması gibi konular “çok acil” kategorisinde ve evvela planlama mesaisi gerektiriyor.

Duygulardan devam edersek #HerŞeyÇokGüzelOlacak sloganına vurulduk hepimiz ama akıl ve vicdan sahibi kimse mucize beklemiyordur. Daha yeşil, daha mavi, daha huzurlu, daha medeni, daha üretken bir İstanbul hasretimiz ve talebimiz bakidir elbet.  Yukarıda izah edildiği gibi kasada halka dağıtılacak milyarlarca Türk Lirası olmadığına göre, ilk etapta maddiyattan ziyade üslup ve yaklaşım farkını ortaya koyacak manevi konularda “devir değişti” algısını yaratmak gerekiyor.


Siyaset ofiste değil sokakta yapılıyor artık, hakkınızdaki kamuoyu algısını önünüze gelen anketlerden okumaktansa sık sık sokağa çıkın Ekrem başkanım.  Alışkanlığınızı yitirmeden arada semt pazarlarını gezin mesela, bu yaz açık hava konserlerine gidin Dilek hanım ile.. Spor karşılaşmalarını yerinde izleyin, Galatasaray’ın UEFA Şampiyonlar Ligi’nde oynayacağı grup maçlarına bekleriz mutlaka. Sürpriz yapın İstanbulluya bazen vapura, motora, metroya binin.  Belediye sarayının karşısında Kanuni Sultan Süleyman’ın genç yaşta ölen oğlu şehzade Mehmet için yaptırdığı, Mimar Sinan’ın erken dönem eserlerinden enfes Şehzadebaşı camii var. Bir hafta Cuma namazını orada kılarsınız, bir hafta Fatih Camii’nde. Bir hafta başka yerde, siyasi mitinge dönüştürmeden kameralardan uzak orada da halkla temas mümkündür.  Keza aynı şekilde Cemevi ziyaretleri yapabilir, Alevi yurttaşlarımızla hasbıhal edebilirsiniz. Bir Pazar günü mesela Beyoğlu Üç Horan Ermeni kilisesine, başka bir haftasonu Neve Şalom Sinagoguna ve tüm dinlerin mabetlerine uğrayıp İstanbullu ile selamlaşıp hal hatır sorabilirsiniz. Dediğim gibi kamera yok, basın yok…

Yol kenarında meyve yiyen bir çocuk gördünüz diyelim, hemen arkasında da uygun bir toprak parçası var, “çekirdeği yere atma, gel toprağa gömelim, belki seninle bir ağacımız olur” deyin o çocuğa.  Emin olunuz ki, o çocuk bunu en az 30 kişiye anlatacak ve herhalde bu güzel anıyı otuz yıl hatırlayacaktır.  “Çocuklar benim propagandamı yapıyorlar biliyorum” demiştiniz ya, doğrudur. Üsküdar Kısıklı’da ninesi ile oy verme kabinine giren 9-10 yaşlarındaki torunun “Ya ona değil, İmamoğlu daha iyiydi yaa” diyerek dile getirdiği serzenişi dışarıdan duyulmuş ve epey güldürmüştü insanları…

İstanbul’un tarihi dokusunu büyük ölçüde barındıran Suriçi’nin insan ve taşıt kalabalığından olabildiğince arındırarak gerçek değerine kavuşturmak bir hedef olsun. Suriçi bölgesinde bir bina mı yıkılacak, temel kazısına dikkat edilsin mesela, umulmadık arkeolojik bulgulara erişilebilir.  Ülkeye paralel olarak kent ekonomisinin daraldığı dönemde turizmin önemi tartışılmaz. Geçmişten bir örnek geldi aklıma. Türkiye 2020 Olimpiyatlarına aday olduğunda son ikiye kalmış ve rakibi Tokyo’nun belediye başkanı Buenos Aires’teki final sunumunda “dünyanın en güleryüzlü taksi şoförleri bizde” ve benzeri mesajlarla insana dokunan, Olimpik seyircileri / misafirleri ilglendiren şeyler anlatmıştı. Sonuçta da kazanan Japonlar oldu.  Bilhassa yabancı bir turistin İstanbul’a ilk vardığı andan itibaren tüm deneyimini ele alıp, “olabilecek en iyi izlenimle kentten ayrılması nasıl sağlanabilir” sorusu tüm sosyal paydaşlarla birlikte ele alınmalıdır. Japonlardan milletçe öğrenmemiz gereken diğer üç şey ise intizam, tertip ve tevazu sanırım…

Japon İmparatoru konuk kabul odasında itibardan tasarruf etmeyen ülkenin lideriyle görüşüyor!

İstanbul’da ekolojik denge giderek bozulacak çünkü üzüntüyle öğrendik ki İstanbul havalimanı ve Kuzey Marmara otoyolu için 13 milyon ağaç kesilmiş.  Şehrin akciğerleri kuzey ormanları ve sulak alanlar böylece yok edilmiş oldu.  Gidenlerin yerini tutmasa da, kesilenin iki katı 26 milyon ağacı hangi vadede nereye dikebileceğinizi planlayıp ilan edin.  Hatta bunu bir kampanya haline getirebilir, “küreğini kap gel, fidan ve can suyu bizden” diyerek İstanbulluyu çağırabilirsiniz. İstanbul’da her evlenen çift için iki, her doğan çocuk için beş tane fidan dikilebilir. Kısacası çevrenin korunması, doğal çeşitliliğin artması, deniz kirliliğinin azaltılması gibi gibi konularda insanlara önce sorumluluk aşılayın, onları vazifeye çağırın.  Her ne kadar seçim kampanyasında hemşehrilik vurgusu öne çıkarılsa da, bilhassa Binali Yıldırım Sivas, Diyarbakır ziyaretlerinde İstanbul için oy istese de bu kentte yaşayanların kente karşı mesuliyet hisseden İstanbullu kimliğine sahip olması için çalışılmalı, hatta bu kimlik özenle tasarlanmalı ve iletişimi yapılmalı. Yine yapılabileceklerden devamla, İstanbul’un çevresindeki 150 köyde tarımsal üretim yapılacağını söylemiştiniz. Mesela İSMEK çiftçi yetiştirebilir mi?  Organik tarım kursları düzenlediğini bildiğimiz İSMEK bu faaliyetini genişletebilir mi?  Mesela İstanbul-Kuzguncuk’taki bostana içi giderek bakanlar, el emeğine inananlar yeni tarım alanlarında seçecekleri birkaç haftasonu ikişer saat gönüllü çalışır mı, çıplak ayakla toprağa basıp çapa yapar mı?  Karşılığı var elbet, ne yetiştiyse göz hakkı saklı.  Kısacası betonu değil toprağı, rantı değil soluk almayı hatırlatabilir miyiz İstanbul’a ?

Sevgili Ekrem başkanım,

Serbest çağrışım gibidir bu şehir, bir konudan diğerine geçerken zihinde yeni kapılar açılır.

İstanbul büyük, derdi çok, kalabalığı tarifsiz, yükü ağır…  Çocukların gözlerinde, gençlerin dilinde güvenilir lider & samimi insan kimliğini perçinlediğiniz zaman bu kentte binlerce İstanbul Gönüllüsü bulacak ve zoru kolay kılacaksınız.

 

Size oy vermeyenler de duysun bilsin ki seçim neticesinde “azgın azınlık” Saraçhane’yi işgal etmedi.  Sisi kazanmadı, Mursi kaybetmedi, burası Kahire ya da İskenderiye değil İSTANBUL.. Kulaklardan beyne nüfuz eden zehirli dilden arınmalıyız.  Tıpkı sizin de ifade ettiğiniz gibi birbirimize karşı zafer kazanamayız. Zafer ancak sade bir semtini sevmenin bile ömre bedel olduğu aziz İstanbul’un olabilir.  Elbet bu ülkenin kaderi başkent Ankara’da çizilir ama biliriz ki İstanbul düzelirse, Türkiye ilerler.

Üstad Yahya Kemal Beyatlı’nın “Başka bir tepeden” adlı şiiri

Onlara ayıracağınız zaman kaçınılmaz olarak azalsa bile yine de en büyük destekçiniz olacak ailenize bilhassa teşekkür ediyor, üstlendiğiniz kutlu ama zorlu vazifenizde size ve ekip arkadaşlarınıza sonsuz başarılar diliyorum, Allah mahçup etmesin.

İnanıyoruz ki, güzel günler göreceğiz ve her şey sırayla rayına girecek, güzel olacak.  Olmaya başladı bile…

İlker Canalp, bir İSTANBUL gönüllüsü

23 Haziran öncesi Ekrem İMAMOĞLU’na notlar

Çok değil beş ay önce Beylikdüzü’nde yaşayanlar dışında pek kimse tanımazken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı oldu Ekrem İMAMOĞLU. Bu satırların yazarı da dahil olmak üzere pek çok kişi ona fazla şans tanımamıştı.

Ülkenin içine itildiği çıkmazın yarattığı hoşnutsuzluğa ek olarak, 31 Mart seçimlerine kadar sürdürdüğü başarılı kampanya sonucu, ülkede herkesin tanıdığı ve AKP’ye oy vermeyenlerin dahi antipati duymadığı son başbakan Sayın Binali Yıldırım’ı az farkla geride bırakarak büyükşehir belediye başkanı seçildi.

Takip edebildiğim kadarıyla seçim gecesinden itibaren başarılı kampanya yürüten yerel siyasetçi kabuğunu geride bırakarak büyük oynamaya başladı İmamoğlu.  AKP cenahından gelen üçbin küsür oy farkla seçimi aldıklarına dair zamansız açıklaması sonucunda standart bir CHP adayı “İstanbul için hayırlı olsun” diyerek Anadolu Ajansı eliyle manipüle edilen neticeyi kabullenir ya da kendine hakim olamayıp ahbabı gazeteciye “adamlar yine kazandı” diye mesaj atabilirdi.  Ekrem İmamoğlu ise elindeki sarih verilere güvenen bir lider olarak defalarca kameraların önüne çıkıp, insanları düzenli bilgilendirdi. Kelimelerine özen gösterdi ama çekinmeden “biz kazandık” dedi, bu sayede umut ayakta kaldı, sandıklar terk edilmedi. Bu sayede çuvallar kaybolmadı, çöplüklerden binlerce oy pusulası çıkmadı. İstanbul’a ve İstanbul seçmeninin iradesine sahip çıkıldı. Üstelik bu yalnızca Cumhuriyet Halk Partisi (Sn.Canan Kaftancıoğlu) ya da İYİ Parti’nin (Sn. Buğra Kavuncu) başarısı değildi, bizzat İmamoğlu’nun kurup idare ettiği ekiplerin de çok emeği olduğu konuşuluyor. Ekrem başkanın organizasyon becerisi inkar edilemez. Kısacası İMAMOĞLU kimsenin hakkını yemedi ama hakkını da yedirmedi. 31 Mart’ı 1 Nisan’a bağlayan gece herkes onun yerleşik kalıplara uymayan biri olduğunu artık anlamıştı. Dolayısıyla yerel politikacı olarak başladığı yarışta emeğiyle sivrildi, siyasette bir üst lige çıkmış oldu.

Canan Kaftancıoğlu – Ekrem İMAMOĞLU – Buğra Kavuncu

İmamoğlu’nun çetin ceviz olduğu anlaşılınca, bu kez hak edilen mazbatayı vermemek için tam 17 gün ipe un serdi birileri. Caddeler, sokaklar, semt pazarları, stadlar “MAZBATAYI VER” çığlıklarıyla yankılandı. Akla ziyan geciktirme denemelerinin sonunda nihayet mazbata seçilmiş başkana takdim edildi ve Saraçhane’deki makama geçildi. Gel gelelim 19 gün sonra 6 Mayıs günü Yüksek Seçim Kurulu (YSK) darbesi ile artık yalnız kağıt üstünde hukuk devleti sayılabilecek ülkenin kanunlarına bir defa daha takla attırıldı, hakkaniyet hiçe sayıldı, aynı zarftan çıkan dört oydan üçü helal biri haram kılındı ve mazbata sahibinden (ç)alındı. Aynı şey AKP’nin başına gelse yani seçimin güvenliğini yüzlerce kez överek seçmene güven telkin etmiş olan YSK mazbatayı önce Binali Yıldırım’a verip sonra geri alsa bunun muhafazakar seçmenin zihnine ikinci 28 Şubat olarak kazınacağını, itinayla kabartılan mağduriyetin şarkılara, filmlere konu olacağını biliyoruz değil mi? Demokrasiye yaşatılan travma asla azımsanmamalıdır. Bu yapılan haksızlık hafife alınamayacağı gibi şaka, mizah kaldıracak bir konu da değildir.

Bu satırların yazıldığı andan 24 gün sonra 23 Haziran 2019 günü İstanbul yeniden sandığa gidecek. Bu kez sandığa tek bir oy atılacak.  Saadet Partisi adayı Necdet Gökçınar beyefendiye haksızlık etmek istemem ama gidişat belli ya İmamoğlu ya da en yakın rakibi seçimi kazanacak. Ekrem İmamoğlu siyaseten bir üst lige çıktığı için yeni rakibi daha güçlü, daha etkili ve daha cüretkar biridir. Onu iyi tanıyorsunuz, hepimiz çok iyi tanıyoruz.

Trabzonlu vs Rizeli: Karadeniz derbisi is loading ??

Bugün İstanbul seçimine dair kafamdaki notları derleyip toparlamak istedim.

Hatırlanacaktır, 1994’te Refah Partisi yerel seçimlerden zaferle çıktığında, genel başkan Prof.Necmettin Erbakan basının önüne iki prensiyle çıkmış ve Ankara’da galip gelen İ.Melih Gökçek’i TÜRKİYE Şampiyonu, İstanbul’da kazanan Recep Tayyip Erdoğan’ı ise DÜNYA Şampiyonu olarak ilan etmişti.   AKP genel başkanı Erdoğan siyasi kariyerinde adım adım yükselirken çıktığı semti, yetiştiği kenti, onu emsalsiz başarılara götüren İstanbul’u hiç unutmadı. Unutamadı.

Erdoğan / ERBAKAN / Gökçek – Mart 1994

Peki ya “İstanbul benim sevdam” diyen, Ankara’da makam sahibi olduğu halde İstanbul’a hasretini saklamayan, İstanbul’da her olan biteni, bilhassa doğan ve doğacak rantı gün gün takip eden Erdoğan 31 Mart seçimleri öncesi partililerine ne demişti?

“Unutmayın, İSTANBUL’DA TEKLERSEK TÜRKİYE’DE TÖKEZLERİZ. İstanbul’da metal yorgunluğu olursa Türkiye’de paslanırız”

Ya 31 Mart seçimlerine bir hafta kala Cumhur ittifakının ortaklaşa düzenlediği mitingde ne diyordu Devlet Bahçeli:

İstanbul cumhur ittifakının hassasiyet ve haysiyet merkezidir. İstanbul demek TÜRKİYE demektir. İstanbul sıradan bir şehir adı değildir. Bu SİPER düşerse Türkiyemiz gider, nice miras ve emanetler kararır

Yenikapı – 24 Mart 2019

Bu iddialı söylemler İstanbul’u kaybetmenin sindirilemediğini ve YSK’ya adeta sipariş verildiğini ispatlar nitelikte değil midir?  Elbette müjdelenmiş şehri kaybetmenin hissi tezahürü değildi bu geri alma çabası, sanırım ilk kez Watergate skandalının ortaya çıkarılışını konu eden 1976 yapımı  All the President’s Men filminde duymuştuk şu repliği: Always follow the money (her zaman parayı takip et)

Bilindiği üzere YSK sandık kurullarının teşkilinde kamu görevlisi (devlet memuru) olmayan kişilerin bulunmasını ana gerekçe olarak göstererek İstanbul seçimlerini iptal etti (2019-4219 sayılı YSK kararı).  Tek parti döneminde “hamili kart yakınımdır” referansı olmadan kamuda tayin ya da atama yapılamadığı, 16 Nisan referandumu sonrası rejim değişikliğiyle devlet ile hükümet arasındaki ayrımın iyice bulanıklaştığı, sürüden ayrılanı kurtların kaptığı dönemde pasaportu, kariyeri, aile şerefi hatta hayatı ve hürriyeti işvereni olan devletin (hükümetin) elinde olan kamu görevlilerinin seçimde görev alacak en tarafsız kişiler olduğuna kim karar veriyor? İlçe ve il seçim kurullarında görev alanlar ağırlaşan siyasi baskıyı ve haklarında açılabilecek soruşturmaları göğüsleyebilir mi?  Seçim yeniden itiraza konu olursa, aynı YSK’nın yine 7 üyesi marifetiyle acayip kararlar vermeyeceğine emin miyiz?  Josef Stalin oy verenlerin aslında bir şeye karar vermediğini, asıl kararın oyları sayanlara ait olduğunu söylerken tamamen haksız mıydı?  Çoğaltılabilecek sorularla karamsarlık yaymak ya da panik havası oluşturmak değil muradım ama bilelim ki aslında “her şey daha zor olacak”  Bu zorluğu bilerek hatta akla gelmeyen tuzakları da gözeterek umudu büyütmeli ve siyasi mücadele aynı şevkle devam ettirilmelidir.

Sayın Ekrem İmamoğlu az hata yapan ve kendi içinde tutarlı bir siyasi profil olarak öne çıkıyor ama ben müsaadesiyle şeytanın gör dediği üç detaya dikkat çekeceğim.

İlk olarak 6 Mayıs 2019’da seçimin yenileneceği ve verilen mazbatanın iptaline karar verilmiş olduğu ilan edildiği andan itibaren İBB ve bağlı şirketlerinin sosyal medya hesaplarının tutumu ve dili anında 180 derece değişmişti. Örneğin aynı gün ikindi namazını müteakip gömülen fesli Kadir Mısıroğlu hakkında tek kelime edemeyenler, YSK kararından sayılı dakikalar sonra sözde tarihçiye övgüler düzüp rahmet dilediler. Buradan anlıyoruz ki, 19 günlük Saraçhane mesaisinde İBB sosyal medya hesaplarının admin panellerine ulaşılamamış ve tam yetkili kullanıcı şifreleri teslim alınamamış. Bir daha bu boşluğa düşülmemelidir.  Sayın İmamoğlu seçildikten sonra belediye çalışanlarına hitap ederken işini doğru yapanların endişelenmemesi gerektiğinin hep altını çizmişti. Kanımca bu kez seçim dönemlerinde siyasi kampanya neferi gibi çalışarak zehirli dile ortak olanların, geçmiş dönemin hesabını veremeyenlerin ve şaibeli işlere karışanların ipinin çekileceği ve hukuk çerçevesinde sonuna kadar iz sürüleceği üstüne basa basa vurgulanmalıdır.  İBB özel kalemine ait çok sayıda makam aracını Yenikapı meydanında sergileme vaadi benzeri hamlelerle akıl almaz israfın halka teşhir edilmesi son derece doğrudur.  Filipinler’i uzun yıllar yöneten Bayan Imelda Marcos’un binlerce çift fiyakalı ayakkabısının daha sonra kurulan bir müzede halka sergilenmesi, baskı ve yolsuzlukla hatırlanan karanlık Ferdinand Marcos dönemin unutulmaması adına dünyada akla gelen örneklerden biridir.

Imelda Marcos’un ayakkabılarının sergilendiği alan

Elbette işin esası tam tamına 26 milyar 760 milyon Türk Lirası gibi devasa borç yüküyle devralınacak büyükşehir belediyesinde geminin nasıl yüzdürüleceğidir. İsrafı önleyerek bu borcun faiz yükünü hafifletebilirsiniz ama İBB Meclisi ve Ankara tarafından yola taş konacağını bilerek ana paranın nasıl eritileceğini dikkatle planlamak gerekecektir. Ekrem başkanın yolu pek müşkül, yükü çok ağırdır. Seçildikten sonra devralınan manzarayı ve birikmiş dertleri nasıl çözeceğini doğru anlatması çok mühim…

İkinci örneğimiz muktedirle birlikte kalkınırken gazetecilik refleksini kaybeden ve Beştepe’nin halkla ilişkiler elemanına dönüşen kimi basın mensuplarının sordukları maksatlı sorulara cevap vermemek ya da cevap verirken onları “demokrasi, icraat ve İstanbul” düzlemine çekme gereksinimidir. 31 Mart öncesi Ekrem İmamoğlu’nu itibarsızlaştırmak için programına davet eden Turgay Güler’in kazdığı kuyuya düşerek stüdyoya adeta gömülmesini keyifle izlemiştik. Habertürk TV’deki son programda 2024’e dek kıtaların buluştuğu kutlu şehri yönetmeye namzet İBB belediye başkan adayına 1930’ların sonunda Dersim’de yaşananları soran Nagehan Alçı da hak ettiği cevabı aldı. Ancak aynı programda başka bir soruya verilen cevaptaki girizgah cümlesi cımbızlanarak bağlamından koparıldı ve kumpasa meyilli havuz medyası tarafından montajlanarak dört koldan servis edildi. Normal koşullarda “bu deli saçmasına kim inanır ki?” deyip önemsememek mümkün iken, hatların keskinleştiği, kutuplaşmanın zirve yaptığı, herkesin kendine benzerlerle birlikte yankı odalarında aynı sesleri dinlediği ortamda böyle umursamazlıklar risklidir.

Karikatürize ederek şöyle bir örnek verelim. Trabzonlu Ekrem İmamoğlu’na “Pontus” ya da “Rum” iması ile çok çirkin ve ırkçı yakıştırmalarda bulunan densizlerin varlığını biliyoruz. Diyelim ki bu soru tahrik edici bir üslupta tekraren yöneltildi, Ekrem başkan da: “Yok artık, daha neler.. Ayasofya’yı yeniden kilise yapacağımı da söylüyor muymuş bu şaşkınlar?” deyip gülerek cevap verdi. Oldu ya, havuz medyası “Ayasofya’yı yeniden kilise yapacağım” kısmını ustaca montajlasa şaşırır mısınız?  23 Haziran’a dek mizah, ima ve türlü söz sanatlarını bir süre kenara koyup her şeyi dosdoğru ve tek bir anlama gelecek biçimde net söylemek faydalı olacaktır.

Üçüncü konu, Ekrem İmamoğlu’nun güçlü yönlerinden biri olan kampanyayı sokağa, çarşıya, pazara taşıması ve halkla kucaklaşma anları..

Görece düşük oy aldığı ve AKP’nin ilçe belediye başkanlığını kazanmış olduğu bölgelere ağırlık verilmesi isabetli bir strateji. Kadıköy ya da Şişli’de propaganda yapmanın adaya moral destek dışında bir katma değeri olmayacağı açık. Son olarak Arnavutköy ilçesindeki esnaf ziyaretinde bir gençle İmamoğlu arasında yaşanan gerilim ve Süleyman Soylu’nun dahi dillendirildiği “Ukala Ekrem genç kardeşimize tokat attı” iddiası… Ekrem İmamoğlu’nu kızdırmak ve kışkırtmak için özel hazırlanmış izlenimi veren, tahsili ve bilgisi olmadığını itiraf eden ama beynine fikr-i sabit kazınmış genci ikna etmek şart mıydı? Peygamber sabrıyla tanınan, tebessümüyle sevilen, asabi Trabzonlu değil de mutlu Hollandalı gibi İstanbul sokaklarını gezerken takdir toplayan Ekrem başkana yönelik baskının artacağı, bu baskının rastlantısal değil planlı anlarda alevleneceği, yapay zeka taşıyan bir prototip olmadığına göre vatandaş Ekrem’in de öfkesine yenilebileceği pek muhtemeldir.

Mal bulmuş mağribi misali olayı çarpıtarak yansıtma gayretindeki havuz medyasından alıntıdır

Biliriz ki bize tepkili yaklaşan ön yargılı biriyle el/beden teması kurmak tatsız sonuçlara gebedir. Bu karşımızdaki insanı her zaman rahatlatmaz, bilakis saldırganlık eğilimi olarak algılanabilir. Gerginliği artırabilir. Şöyle düşünelim, siyaseten tamamen karşı olduğumuz ve zerre haz etmediğimiz biriyle tokalaşmaktan diyelim ki kaçamadık ama o şahıs kameraların önünde bize dinlemek istemediğimiz derdini anlatmaya çalışırken kolumuza, omzumuza, yanağımıza, başımıza dokunsa rahatsız olmaz mıyız?  Maalesef tek taraflı propagandaya maruz kalarak, illet/zillet/terörist/dörtlü çete martavallarını dinleyerek bugüne gelen insanların kalbinde buz tutmuş empatiyi iki dakika defrost etkisiyle çözemeyebilirsiniz.  Anton Çehov’un dediği gibi: “En tehlikeli insan tipi, az anlayan çok inanandır” ve bu tiplemeden yüzbinlercesi yaşıyor bu memlekette. Dolayısıyla bazen “canın sağolsun” deyip uzaklaşmak ya da “Allah ıslah etsin” diye nokta koymak tercih edilmelidir.  Ya da ortama göre şaka yollu meydan okunabilir.  Mesela ele aldığımız örnekte “delikanlı sen haklıysan ben haftasonu siyasi faaliyetime ara verip eski lokantacı olarak senin mutfağında tam zamanlı çalışacağım ama ben haklıysam dükkanın camına –bugün yemekler Ekrem İmamoğlu’nun sizlere armağanıdır- yazacaksın, her gelene de selamımı söyleyip bedava servis açacaksın. Var mısın?” deyip konuyu bir şekilde bağlayabilirsiniz.

Sözün özü herkesin sizi sevmesini, benimsemesini, kalbinizdeki anlamasını, iyi niyetinize inanmasını bekleyemezsiniz Ekrem başkanım. Siz 23 Haziran’da %51 oy hedefleyin, kalan İstanbullular da başkanlık performansınızı gördükçe, sizi tanıdıkça severler belki 🙂

Ne yazık ki Türkiye’de kimlik siyaseti ve mağduriyetlerin yarıştırılması politikanın ana unsuru haline getirildi.  Dünyadaki polarizasyon ve otoriterleşme rüzgarlarının fazlasıyla tesirinde kalan Türkiye’de seçim sistemi ve ülke barajı kutuplaşmanın artmasına vesile oldu.  Ekonomik darboğaz, kıstırılmışlıkla birlikte çaresizlik, sosyal yardıma muhtaç bırakılanlar, durmaksızın din sömürüsü, kültürel kodlardan koparak vasatlaşma, tekelleşen medya, toplumsal hafızanın kısırlaştırılması, her biri sırayla bu ateşe odun attı. Global ölçekte nitelikli akademisyenlerimizden siyaset bilimci Prof.Yılmaz Esmer’in cümleleriyle ifade etmek gerekirse “Aslında biz seçim yapmaktan ziyade –hangi kimlikte kaç kişi var?- diye sayım yapıyoruz.  Katılaşmış, kemikleşmiş kimlikler de akşamdan sabaha değişmiyor

31 Mart 2019’da İstanbul’un 39 ilçesinde kurulan 31.186 sandıkta 8.866.614 oy kullanıldı. Dolayısıyla seçime katılım oranı %83,88 oldu.  2014 yerel seçimlerinde ise katılım %89,2 olmuştu.

Yakın geleceğe dair tahmin yürütmek adına 23 Haziran’da katılım oranının %86 olarak gerçekleşeceğini varsayalım. Mevcut durumda iki aday arasındaki farkın 14 bin olduğunu düşünürsek, 31 Mart’a göre olası nispi artışın karşılığı 224 bin İstanbul seçmeni varsaydığımız senaryoda başkanın kim olacağını tek başına belirleyebilir. Şahsi mazeretler ve mücbir haller dışında, daha önce AKP’ye oy veren seçmen Ankara’da üretilen siyasete, genel gidişata ya da hayat pahalılığına kızdığı için sandığa gitmemiş olabilir. AKP muhalifi seçmen ise kaybetmekten yorulduğu, sandığın ülkenin kaderini değiştiremediği, yerel seçimi önemsemediği için sandığa gitmemiş olabilir. Elbette katılım oranı biraz bıkkınlık, biraz da yaz mevsiminin etkisiyle örneğin %81’e de inebilir, bu da başka bir bilinmeze kapı açar.  Yeri gelmişken AKP ve MHP’nın ısrarlı talepleriyle il genelinde yeniden sayılan 319 bin geçersiz oyda esrar perdesi arayanların, 2014 yerel seçimlerinde İstanbul’da 422 bin geçersiz oy kullanıldığını nedense hatırlayamadıklarını hatırlatmış olalım!

Normal şartlarda 23 Haziran’da AKP karşıtı seçmenin sandığa gitmek için motivasyonu daha güçlü görünüyor.  Mazbatanın seçilmiş başkanın elinden siyasi saikle alınmasıya yaratılan mağduriyet, bu sefer kazanan tarafta olmanın hazzı, AKP’nin gerileme dönemine damga vurma dürtüsü öne çıkabilir. İstanbul’daki AKP seçmeni ise “çaldılar” diye kodlanan kirli propagandadan, havuz medyasının F tipi montajlarından ne kadar etkilendiğine ve Erdoğan’ın “davamıza sahip çıkalım” çağrısına ne denli kulak verdiğine göre neticeye tesir edebilir.

Daha önce Ak Partili olduğunu ifade etmiş ve o istikamette oy kullanmış ama nobranlıktan, despotizmden, kibirden, adaletsizlikten yılmış hatta utanmış makul insanların 23 Haziran’daki vicdan sınavı da değerlidir. 31 Mart’ta il genel seçimi için oy pusulasında MHP’yi tercih etmiş ama şimdi İmamoğlu’na oy verecek seçmen de göz ardı edilmemeli. Bilhassa Erdoğan-Muharrem İnce seçimi sonrasında kırgınlık ve küskünlük yaşayarak artık oy vermekten vazgeçenlerin bu kez taze bir mücadele azmiyle sandığa gidip gitmeyeceğini de göreceğiz.

Öte yandan devlet-hükümet-parti üçgeninin düz bir çizgiyi andırdığı ülkede AKP’nin büyük bir avantajı 31 Mart’ta oy kullanmayan 1,7 milyon seçmenin detaylı listesine erişme ihtimalidir. Bu kitlenin yaklaşık yarısı oy verme hakkından gönüllü vazgeçmiş apolitik yurttaşlar olarak mütalaa edilebilir. Mevzuat gereği diğer partilerin ulaşamadığı bu değerli bilgiye AKP erişiyor ise, müthiş bir adam adama markajla skorbordu değiştirmesi mümkündür.  Düşünsenize titiz bir çalışmayla sandığa gitme konusunda mütereddit 70 bin kişi farklı yollarla motive edilir ve Binali bey’e oy vermesi için sandığa götürülürse bu 31 Mart’ta iki adayın arasındaki farkın tam beş katına tekabül edecektir.

Seçimden çekildiklerini ilan eden adaylara 31 Mart’ta oy vermiş seçmenin bu kez İmamoğlu’na oy vereceğine dair bir ön kabul de hatalı olacağına göre, yapılması gereken Ekrem başkana oy vermiş 4 milyon 171 bin kişinin birer kampanya gönüllüsü gibi harekete geçip, 31 Mart’ta oy kullanmamış hısım, akraba, dost, arkadaş, komşu kim varsa oy vermeye davet etmesidir. Siyasi mobilizasyonu zirveye çıkaracak bir tür ikna zinciri kurularak katılım oranı yükseltilirse İmamoğlu’nun ikinci zaferi mümkün olur.  Bu ikna zincirinin aynı zamanda 23 Haziran’da tatile çıkmamak ya da yakın çevredeki yazlıklardan bir gün önce dönmek şeklinde işlemesi de gerekir. Bu beklenti/talep/rica farklı tonlarda seslendirilmesi, katılımın özendirilmesine dair mesajların işlenmesi faydalı olacaktır.

Gelelim benim başkandan şahsi ricama.. Öyle ya, Dersaadet’in şehremini olmasına müsaade etmediler, artık kendi kahramanlık hikayesini ona inananlarla birlikte yazarak bir nevi Serdar-ı Ekrem olma yolu açıldı. Herkes de bu yükselişin farkında ve Ekrem abisinden, Ekrem oğlundan, Ekrem bey’den bir şeyler talep ediyor.  Benimki çok basit.. 

VERDİĞİNİZ SÖZLERİ HEP HATIRLAYIN, size o sözleri hatırlatacak insanlar olduğunu unutmayın.

Bu şehrin nimetlerini ganimet bilenlerin farklı yollar keşfetmesine, yeni alışkanlıklar edinmesine izin vermeyin. Şeffaflık, hesap verebilirlik, adalet, sorumluluk gibi ilkelerden vazgeçmeyin. Üyesi olduğunuz siyasi parti dahil olmak üzere hiçbir çıkar grubuna özel imtiyaz tanımayın. “Kişilere, gruplara, cemaatlere, vakıflara, derneklere hizmet dönemi bitti” diyerek 16 milyon hemşehrinize eşit muamele edeceğinizi söylemiştiniz, o sözün bilhassa takipçisiyiz. Koltuk ağırdır, makam baştan çıkarıcıdır, iktidar herkesi bir şekilde zehirlemeyi başarır. Hani şeyh dirayetli olsa da müritleri onu uçurmaya çalışır, aman ayaklarınız yerden kesilmesin. Hakikat ile, vicdan ile, halk ile bağınız kopmasın. Mesela 2017 yılı Ekim ayında İstanbul’u anlatırken:
Biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum” diyen Erdoğan gibi olmayın. İçinden geçen başka / prompter üzerinden okuduğu çok başka samimiyetsiz politikacılardan olmayın. “İhanet ettik” denen kentin 39 ilçesinde miting yaparak yeniden oy istenmesini ibretle takip edin. Siyasi günahlarını taşıyamayacak hale gelenlerin tövbe istiğfar etmeyi seçim sonucuna bağlamasını, tövbeye şart koşarak helak olmaktan çekinmediklerini, kul hakkı yediklerini bile bile iftar / sahur gezip vaatlerde bulunduklarını hatırlayın. Onlardan olmayın, onlara dönüşmeyin. İstanbul’a dair hayallerinizi, hedeflerinizi, bu güzel şehirde mukim İstanbulludan somut beklentinizi en samimi şekilde anlatmayı sürdürün. İnsanların daha iyi yaşaması için en verimli çözümleri yine insanlarda arayın, mümkün olduğunca çok sayıda İstanbulluyu karar alma süreçlerine katın. Ve her zaman gençlerle ve bilhassa çocuklarla bir araya gelip, onların gözlerinden icraat döneminizin karnesine bakın.

Çocukların en azından temel ihtiyaçlarını sorunsuz karşılayabildiği, küçük şeylerden mutlu olduğu, kahkaha attığı, güven içinde özgürce dolaştığı bir kent medeniyet yarışında rakiplerinin önüne geçecektir.  Dahası, pırıl pırıl zihinlerin öyle bir ortamda büyümesi ülkenin geleceğine dönük milli servettir.

Dilek – Ekrem İmamoğlu çifti ve çocukları

Bu vesileyle en büyük destekçiniz olacak zarif eşiniz Hanımefendi ve bilhassa çocuklarınızdan vazifeniz icabı çalacağınız zaman için, her biri İstanbullulara haklarını helal etsinler.  Yolunuz açık olsun, Allah mahçup etmesin.

İnanıyoruz ki #HerŞeyÇokGÜZELOLACAK ve bu eşsiz şehirde hep beraber yaşayacak, güzel günler göreceğiz !

İlker Canalp, bir İSTANBUL gönüllüsü

Aynı gemide miyiz?

Hafızası iyi olanlar için zor bir ülke burası, tekerrürden ibaret tarih sahnesinde sürekli “sar geri / al ileri” replay modunda aynı film izlettiriliyor bize…

Bilhassa parasal konularda işler sarpa sarınca, makro ekonomik göstergelerin bozulmasından ötürü toplumda görmezden gelinenlerin bile desteği lazım olunca en sık duyduğumuz repliklerden biridir “Aynı Gemideyiz

Her şey tıkırındayken ise “biiiz ve onlaaaar” haykırışları kulaklarımızda çınlar.  Herkes aidiyetine, kartvizitine, adamına ve parasına göre muamele görür.  Kimse başkasının derdiyle dertlenmez, empati kurmaz, komşu komşusunun aç mı tok mu olduğunu merak etmez.  Yok sayma ve ötekileştirme geminin kamaraları arasındaki sınıf farkını aşar, saygıdeğer yolcular ile ambardaki fareler ayrımına kadar uzanır.

Onlarca çocuğu bir yıl boyunca okutacak parayı bir haftalık yaz tatilinde harcayanlarla, tek evladını devlet okuluna göndermek için kendisinden bağış adı altında “kayıt parası” istendiğinde yutkunanlar birbirlerini asla görmez, bilmez, düşünmez. Aynı fatura kuyruğuna girmez, aynı etkinlikte yan yana bulunmazlar. Hani olmaz ya, kazara aynı semt pazarına gitseler bile malı iyi olanla, fiyatı ehven olan tezgahlar arasında ayrı gayrı düşerler.

Hakikaten aynı gemide miyiz yoksa bizim devasa gemiyi sığ ve karanlık sulara sürükleyenler kılavuz kaptanın teknesinde paralel bir hayat mı yaşıyorlar?

Aynı gemideyiz korosunun beş tip solisti bulunuyor.

  1. Başarısızlığına ortak, beceriksizliğine kılıf, propagandasına kalabalık arayan iktidar
  2. İktidarın yancıları, yalakaları, maaşlı adamları
  3. Milyarder seviyesindeki patronlar ve global ölçekte yüksek refah düzeyini mevcut düzene borçlu olanlar
  4. Aynı gemideyiz şarkısına iştirak etmez ya da detone olurlarsa iktidar tarafından yaftalanmaktan korkanlar
  5. Aynı gemide olduğumuza samimi olarak inananlar

Gördüğüm kadarıyla o aynı geminin güvertesinde üç popüler şarkı var

  • Tadımız kaçmasın, dolar her yerde yükseliyor, zararı hepimize
  • Mahallenin delisi Trump aklına eseni yapıyor, bu hakaret hepimize
  • Yenilmeyeceğiz, boyun eğmeyeceğiz, biz kazanacağız, eyyy Amerika vs.

Sırayla gidersek eğer:

  • İktidarın durumu çok net, karşılarında siyasi muhalefet ya da üzerlerinde TBMM ve yüksek yargı denetimi olmadığı için tek endişeleri toplumsal muhalefetin güçlü bir itirazda bulunma potansiyeli. Bunu önlemenin en kısa yolu “birlik ve beraberliğe her zamankinden çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde” dış güçler / şer yuvaları / ülkemiz üzerine oynanan oyunlar benzeri komplo teorileri anlatmak. İnananları “vatanperver”, inanmayanları “dış güçlerin piyonu”, “vatan haini” “terörist” “çapulcu” vs. diye ayrıştırmak ve kışkırtmak. Zaten iktidarın yancıları ve yalakaları da aslen bu ayrışma ve kamplaşma ateşine benzin dökmekle mükelleftir. 24 Haziran 2018 gecesi ruhsatsız silahlarla sağa sola ateş etmek bu mükellefiyetin parçasıdır örneğin!
  • Patronların ve süper müreffeh kesimin de oyun planı net. Bir kere bu grubun kişisel veya aile düzeyinde en ufak bir kaygıları, endişeleri bulunmuyor.  Euro, dolar, sterlin, swiss francs, külçe altın artık her neyse, dünyanın herhangi bir yerinde onları yaşatacak bir serveti eskilerin deyimiyle iddihar etmişler, kenara ayırmışlar.  Bulundukları konumu, yararlandıkları vergi aflarını, en ziyade müsaadeye mazhar olma imtiyazını, hukukun üstünlüğünü yok sayabilme ayrıcalığını bu iktidar 16 yıldır sağlıyor.  Riske girmeye gerek yok dolayısıyla gemi aynı, kamaralar birinci sınıf!
  • Erdoğan’ın kindar olduğunu bilenler, yükselmeyi umanlar, fark edilmekten ve ezilmekten korkanlar koro kalabalığının içinde, arka sıralarda “aynı gemideyiz” şarkısını terennüm ediyor.
  • Samimi olarak aynı gemide olduğumuzu inananlar ise memleketin dört bir yanında aynı anda dövizin yükseldiğini, hep birlikte fakirleşerek ülkeler liginde küme düştüğümüzü, Trump denen şımarık züppenin hepimizle alay ettiğini, el ele verirsek bu yangından sağ çıkacağımıza inanıyor. İyi niyetli güzel insanlar bunlar, üzülmeseler keşke..

Peki nasıl oluyor da dış güçler böyle fütursuzca Türkiye’nin dengeleriyle oynayabiliyor, bize operasyon çekiyorlar?  Madem çok güçlü bir devletiz, neden bu tip kirli oyunlara bağışıklığımız yok?  Dünyada nasıl bir yer işgal ediyoruz ki, alt tarafı sıcak para trafiği ve döviz kuru üzerinden alt üst oluyor ekonomimiz?  Nasıl oluyor da Pakistan rupisi, Tunus dinarı, Etiyopya birri hatta yaşanan insani drama üzülüp yardım gönderdiğimiz Myanmar kyatı TÜRK LİRASI kadar değer yitirmiyor ??

En basit ifadesiyle verimsiz bir ekonomiye sahibiz, ürettiklerimiz global pazarlarda katma değeri yüksek ürünler kategorisinde değil, cari açığımız endişe verici boyutta, ihracatımız içinde ithal girdilerin payı yüksek, son yıllarda dış borç stokunun GSYİH’ye oranı sürekli yükseliyor, dolayısıyla her yıl ödememiz gereken dış borç ve faizi artıyor.  2002’de 129 milyar USD olan dış borç, 2018’de 450 milyar doları aşmış durumda.  Bütçe açığına ek olarak, denge denetleme kurumları iyi işlemediği için toplanan vergilerin harcanma şekli ülkenin öncelikli ihtiyaçlarına ve 21.yüzyılın beklentilerine uygun olamıyor.  Dünyadaki tüm ülkeler kendi topraklarına doğrudan yatırım çekmek, uygun koşullarla borçlanmak için uğraşırken Türkiye “risk primini” yükselten acemi adımlar atarak herkesin tersine bir seyir izliyor.  Coğrafi olarak baktığımızda doğrudan yatırım ve ihracat pazarı olarak en cazip ülkelerle gerilim yaşıyor, dış ticaret konusunda denk bir ilişki kuramayacağımız ülkelere pek çok riski de üstlenerek yaklaşmaya çalışıyoruz.  Cazibe merkezi olabilecekken, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayacak konuma düşüyoruz.

Özel sektörün döviz pozisyonu ve borçluluğu korkutucu boyutta, bu borçların çoğunda hazine garantisi var, hane halkına düşen borçluluk hiç olmadığı kadar yüksek seviyede ve pek çok aile kredi kartlarının minimum ödemesini tutturduğu için geçinebiliyor.  Özalist ekonominin 1980’li yıllarda damarlarımıza zerk ettiği, dünyada serbest dolaşımdaki sermayenin bollaşmasıyla Erdoğan döneminde müptelası olduğumuz “tükettiğin kadar adamsın, satın alamıyorsan zavallısın” zehri sayesinde tatminsiz, savurgan ve bunlar yetmezmiş gibi vurdumduymaz kamu sektörünün müsrifliğini de finanse etmek durumunda olan uyuşturulmuş insanlarız.  Üretene, alın teri dökene, eli nasırlı olana olan saygı dahi azaldı.  Yıllardır övündüğümüz nüfusu genç dinamik ülkeyi çalınan sınav sorularıyla, göreve gelen her Milli Eğitim bakanının sistemi sil baştan değiştirmesiyle, artık iyi yetiştiremediğimiz öğretmenlere hissettiremediğimiz değerle, yozlaşan kültürel kodlarla, hayalleri çalınan çocuklarımıza aşılayamadığımız idealizm ile ziyan ettik, ediyoruz.  Bunun etkilerini önümüzdeki on yıllarda daha ağır hissedeceğiz.

Zırt pırt değiştirilen kamu ihale kanunu ise iktidara yakın olan şahıs ve şirketler için hoş sürprizler içeriyor.  10 liraya ihale alıyorsun, 7 liraya alt taşerona veriyorsun, o denetlenmediği için malzemeden çalıyor, sen oturduğun yerde 3 lira kazanırken vatandaş da ekonomik ömrü kısa vasat hizmet alıyor. 1000 liraya ihale alıyorsun, teminat mektubu da vermişsin, sonra sudan sebeple ihale iptal oluyor, aynı iş başkasına 1600 liraya veriliyor.  Aradaki fark ne oluyor, belirsiz.

En güzeli ise “servet transferi amaçlı organize işler” dediğim mega yatırımlar.  Turgut Özal’ın yap-işlet-devret modelinin çok üzerinde tam bir Şark kurnazlığı var burada.  Seçim kampanyalarında AKP’nın ağzında sakız edip seçmenin gözüne, kulağına yapıştırdığı otoyol, tünel, şehir hastanesi, tren yolu köprüsü, maden, HES her neyse bir firmaya veriliyor. Firma devlet bankalarından yüklü kredi alıyor, sağladığı finansla işin müteahhitlik kısımını tamamlayıp hizmete açıyor.  Yüce devletimiz bu mega projelere araç geçiş garantisi, hasta yatış garantisi, kömür alış garantisi vs. veriyor.  Köprüden araba geçmedi, hastaneye yeterli hasta gelmedi mi aradaki farkı AMERİKAN DOLARI olarak devletimiz şirketlere takdim ediyor.  Bu şirketler yatırım riskine girmeden çatır çatır tahsilat yapıyor, bu cömertliğin ödülünü minnet borcu olarak kimlere geri veriyor, belirsiz.  Betona dayalı bir rant paylaşımına hangi iktisat kuralı kıymet verir, bilinemiyor.

Otoyollardan, köprülerden, tünellerden geçiş dövize endeksli.. Alışveriş merkezlerinde dükkan kiraları dövize endeksli.. Türk sporcuların Türk kulüplerinden aldığı ücretler Euro.. Hayatın her alanında, her şey dövize bağlı çünkü liraya güven yok.

Washington’un delisi Donald Trump iğrenç bir üslupla Türkiye’ye ayar verdiğinde “onların dolarları, bizim de Allahımız var” diyen kayınpeder, ekonomi yangın yeriyken vasat altı bir prezantasyonla alkış bekleyen damat, kıdem ve liyakat dışında belirlenmiş bürokratik kadrolar, tutarsız ve değişken ekonomi politikaları ile Türkiye tam bir açık hedef durumunda.

Patronların tutumu kapitalizmin doğal refleksidir. Yıllardır da değişmez. İşler iyi giderken, gürül gürül akan çeşmeden kovasını dolduran ve bir bardak suyu dahi paylaşmaktan imtina edenler, sular kesilince “hepimiz aynı gemideyiz” der ve krizi (susuzluğu) topluma ihale etmeye çalışırlar.

Peki ya zerre-i miskal kaale alınmayan anayasamızda vaaz edildiği şekliyle demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletini idare edenlerin durumu nedir?  Cumhuriyetin kazanımları olan üretim tesislerini önce kaderine terk edip sonra üç otuz paraya satacaksın, sana oy verene “millet” vermeyene “bölücü” gözüyle bakacaksın, defalarca ikaz edildiğin halde Pensilvanyalı hain şarlatanla yıllarca iş tutup dershane rantı üzerinden başlattığın kavga kan davasına dönüşünce “aldatıldık, kandırıldık, Allah affetsin” diyeceksin, kredibilitesini yitiren ülkede ekonomi şapa oturup $ 6, € 7, £ 8 lirayı aşınca #AynıGemideyiz ??

1100 odalı saraylarda oturacaksın, Dersaadet’in muazzam saraylarına konacaksın, 300 odalı yazlık saray yaptıracaksın, siyah  Maybach – Lincoln – GMC koleksiyonu yapacaksın, dizi dizi özel uçakların olacak, altın varaklı koltuklar ve Hermès  çanta vazgeçilmezin olacak, tüm bu israfı “itibardan tasarruf olmaz” diye seçmene pazarlayacaksın, yandaşlarının milyarlık vergi borçlarını tek kalemde sileceksin, kamu bankalarını arka cebindeki cüzdana döndüreceksin, senin döneminde rüşvet iddiaları “45 mi 50 mi hatırlamıyorum” noktasına gelecek ama alt tarafı Amerikan banknotu senin ekonomini tarumar edince #AynıGemideyiz he ???

Bilim aşağılanacak, eleştiri küfür sayılacak, hakiki uzmanlara “hayatlarında iki koyun gütmemiş adamlar” denecek, dış politikaya yön verecek olanlar “monşer” ilan edilecek, en uslu duranlar üniversitelere rektör olacak, eğitimli olmak rahatsızlık unsuru sayılacak, hamlık-vasatlık-nobranlık-uyanıklık-ehliyetsizlik dört koldan pompalanacak, Türkiye’nin manevi itibarı yerle bir edilirken döviz kuru da dış ödemeler dengesini kemirmeye başlayınca #AynıGemideyiz ???

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran “iki ayyaş”, Lozan “mağlubiyet”, eski Türkiye’nin dış politikası “korkak, pısırık, sinik” ama ajandan bozma kıçı kırık bir rahibin bağımsız? yargıdan aldığı cezanın pazarlığını yapmak için ABD’ye giden heyet havalimanında tercüman bekliyor, üçün birini alarak geri dönüyor.  Durum kontrolden çıkınca, pikapta aynı plak dönmeye başlıyor:  #AynıGemideyiz

Döviz kuru bir günde %17 artış gösterince ilk aklına gelen şey aile büyüklerinin eczaneden satın aldığı ithal ilaçları stoklamak olan insanlarla, “cash is the king, dara düşenlerin mallarına çökme zamanı” diye düşünecek tefeciler ya da “milletin .mına koyacağız” kararlılığını daha da perçinleyen dolar bazlı ihale müptelası müteaahhit aynı gemide olabilir mi Allah aşkına ?!?

Elbette bir de “memleket ne krizler atlattı, bunu da atlatırız, şerbetliyiz” diyenler var.  Evelallah atlatırız, bize işlemez Yankee salvoları ama AKP’nin kurulmasına vesile olan kriz ortamını hatırlamakta fayda var sanki..

2001 krizi öncesinde yine ABD bu kez Irak işgaline dair planlar nedeniyle Ankara’nın ensesindeydi, ülkede hükümeti dört koldan sıkıştıran muhalefet partileri vardı.  Patronlar “ekonomi yönetiminin yanlışlarını vurgulayan” cümleleri çekinmeden kurardı.  Ana akım medyada hükümetin zayıflığı ve iş bilmezliği eleştirilebiliyordu.  Yüksek yargı organları daha bağımsızdı ve hükümetle olan mesafelerini koruma konusunda doğal bir reflekse sahiptiler. Sendikalı çalışan sayısı oran olarak daha fazlaydı, işçi mutsuz ve haklıydı, halkta siyasi fanatizm 2018’in %10’u bile olmadığı için pek çok insan “böyle yönetilmeyi hak etmiyoruz” diyordu, isyan eden esnaf Başbakanlık önünde yazar kasa fırlatıp buna rağmen yıllarca hapse atılmıyordu.

2018 yılının ikinci yarısında yine Washington ile pişti oynuyoruz ama bu kez hükümeti zorlayan muhalefet partisi yok, hatta iktidar bile siyasi parti olarak tezahür etmiyor. Sağ partilerin neredeyse tamamı tek adam Erdoğan’ın yancısı ve han-ı iştihadan düşecek kırıntılara talip zira ülkede siyasi rejim değiştiği için kazanan adam 1, diğerleri sıfır… Kendine “sol” diyen ama sosyal demokrasiden nasiplenmemiş CHP bu bozuk düzenin katalizörü ve devamlılığının sigortası haline gelmiş.  O kadar şuursuz ve pespaye bir haldeler ki, olağanüstü kurultay için imza toplama / imza sayma sarmalına girmişler. “Etkin ve gerçekçi bir muhalefet ortaya koyabilecek tek yapı HDP olabilir mi?” diye düşünenler de, partinin demode Kürt milliyetçiliği ile terör örgütüne olan mahkumiyet arasında sıkışarak tamamen sistem dışına itildiğini görüyorlar.

Komprador patronlarda okka altına gitme korkusu hiç olmadığı kadar büyük, değil hükümeti eleştirmek “övgüde eksik kalır mıyım” paranoyası ile beğendiği kıza yaranmaya çalışan birer Recep İvedik’e dönüşmüş durumdalar.  En bayağısından milliyetçi – mukaddesatçı boş hamaset ile ya uyutulan ya da gaza getirilen seçmenler çok sayıda, dahası süper güç olacağımıza, Osmanlı’nın dirileceğine falan inanan insanlar var.

Medya %90 Erdoğan’ın elinde ve kontrolünde, gazeteler-TV kanalları tek ses / tek yürek !  Yargı erki yaşadığı kriz ve bunalımlar sonucu bir tür memuriyet fonksiyonuna indirgenmiş izlenimi vermekte.  Sendikaların adı anılmaz oldu, gizli işsizlik ve Suriyeli kaçak işçi gerçeği ile terbiye edilen emekçiler yorgun ve suskun, isyan eden tekme tokat susturulur, grev kararı bile münafık olmak için kafi.  Sivil toplum zaten çok zayıf, OHAL görünürde kalktı ama aslında cep telefonu modellerinde olduğu gibi Pro Lite versiyonu sürekli kılındı. Bülent Ecevit’e yazar kasa fırlatan esnaf bugün dış güçlerin  ülkemiz üzerinde oyunlar oynadığını ve süper kahraman Erdoğan’ın White House başta olmak üzere bütün şer inlerine gireceğine inanıyor.  Bugün benzer bir eyleme yeltenen esnafı sarayın kapısında öyle bir derdest ederler ki, bir daha gün yüzü göremez.

Şurası çok net ki, 2001 – 2018 arasında köprünün altından çok sular aktı hatta köprü de yıkıldı, yenisi de dolara endeksli hazine garantili kamu ihalesi ya da PPP (public private partnership) modeli ile yapılır artık !

Velhasıl-ı kelam, bizim gemi karaya oturdu, yeniden yüzdürülmesi zaman alacak ve çok pahalıya mal olacak.  Bu ülke belki yoklukla, sefaletle imtihan olacak. Hepimiz bundan nasibimizi alacağız, kaçarı yok ama yine de #AynıGemideDeğiliz

Gemi bizim ama gemiye Avrupa Birliği tam üyelik hedefi ve ileri demokrasi ideali ile yön gösterip de gemiyi Afrika modeli başkanlık ile üçüncü dünyaya sürükleyen kılavuz kaptan ve avanesi gemiyi çeken kılavuz teknedeler.  Onların tuzu kuru hatta neredeyse tekneleri bile ıslanmaz.

İyi niyetli güzel insanlar üzülmeyin, gövdesi paslı, güvertesi kirli, dümeni arızalı, pervanesi dolara dolanmış olsa da gemi sonuçta bizim ve onlarla #AynıGemideDeğiliz

Yüz bin imza ile bir ülkeyi değiştirme mücadelesi

Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre:

Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş, yüksek öğrenim yapmış, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip Türk vatandaşları arasından, doğrudan halk tarafından seçilir.

Bu satırların yazarı yukarıda anılan yeterlilikleri karşılamaktadır. İstanbul Fatih – Oruçgazi ilkokulu, Galatasaray Lisesi, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler diplomaları noter onaylı takdim edilebilir.  Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler yüksek lisans programı, halen devam eden Adalet Meslek Yüksek okulu..  Hayat kısa ve öğrenecek çok şey var.

Ancak herhangi bir siyasi parti grubu beni aday göstermeyeceğine göre yazılı muvafakatim olursa ve 100.000 seçmenin imzasını alırsam aday olabilirim.  Bu küçük detayı şimdilik kenara bırakırsak böyle bir siyasi makama aday olsam seçmene neler anlatabileceğimi düşünürken, bunları kağıda dökmeye karar verdim.  Sonuna kadar sabırla okuyanlar, adaylığıma imza vermiş kabul edilirler 🙂

Muhtemelen diğer adaylar birbirlerini sürekli itham etmekten, mazotun litre fiyatı ya da asgari ücret seviyesi gibi popülist vaatleri arka arkaya dizmekten, vergi ya da imar affı üzerinden mavi boncuk dağıtmaktan geri durmayacaklardır.   Kimlik siyaseti ya da kişisel çıkar hesapları üzerinden taraftar toplamaya çalışacaklardır.  Bu ülkenin ihtiyacı aynı itiş kakışa bir figür daha eklenmesi olamayacağına göre, ben müsaadenizle sürüden ayrılıp farklı bir yol izleyeceğim.

Devlet dediğimiz örgütlenme insanlar için vardır, siyaset insanların barışı ve refahı için yapılmalıdır.  İnsanlar aday olur, insanlar oy verir. Seçenler ve seçilenlerin hikayesindeki ortak öge insan ise, oradan başlayacağız

Tersten gidelim, insan ne olmadan yaşayamaz? Oksijen…

Nefes almalıyız.

İlk vaat “soluk almak

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre örneğin başkent Ankara dünyada havası en kirli şehirlerden biri..  Tüm yerleşim birimlerinde kirletici faktörlerin minimize edilmesi bakanlıkların ve yerel yönetimlerin ilk hedefi olacak.  Temiz hava her yurttaşın hakkıdır, Türkiye yeryüzündeki karbon ayak izini küçültecektir.  Küresel iklim değişikliğinin yaratacağı felaketlere karşı alınabilecek altyapı önlemleri belirlenecek, hortum-sel-kuraklık gibi risklerin etkileri minimize edilmeye çalışılacaktır.

Aynı zamanda “soluk almak” özgürlüğün de tanımlarından biri.

Baskıcı, ceberrut, paranoyak devlet anlayışı külliyen reddedilecek.

Vatandaşın soluğunu kesen her tür uygulama kaldırılacak. Eleştirel yazı yazdı diye gazeteciler çalıştıkları kurumdan kovulmayacak, sosyal medyada kantarın topuzunu kaçırdı diye kimse gözaltına alınmayacak.

Metrekare cinsinden uygun alana sahip parklarda mini forum alanları yapılacak.  İnsanlar bir araya gelsin, birbirlerini dinlesin, sohbet etsin.  Çalsın, söylesin.  Mesela Cem Yılmaz’ın tahtına namzet bir stand-up ustası varsa dilerse performansını sergilesin, ne zararı olabilir ki?

Hatta 1 Mayıs Taksim meydanında kutlansın, alanın fiziksel kapasitesi nedeniyle izdiham (dolayısıyla güvenlik) riski varsa üst aramasından geçen herkes önceden ilan edilen kotaya uygun olarak “sayıyla” alana girsin Taksim meydanına.  Resmi açıklama şu yönde yapılmış olsa kötü niyetli olanlar hariç kimin diyeceği söz olur ki: “Fiziki imkanlar ve lojistik olanaklar göz önünde bulundurularak 90 bin kişinin katılımıyla Taksim meydanında 1 Mayıs şenliklerine İstanbul Valiliği müsaade etmiştir”   Daha kitlesel kalabalıklar için de başka yerler adres gösterilir.

Her problemin çözümünü özgürlükleri en az şekilde kısıtlama kaygısıyla ele almak prensip haline gelmelidir.

Toplumu düdüklü tencereye çevirmek ve sürekli baskılamak anlık ve yıkıcı tepkilerin oluşmasına yol açar.  Bunun yerine insanların sosyalleşmesine ve düşüncelerini paylaşarak birbirlerini tanımasına / anlamasına zemin hazırlanmalıdır.  Yıllardır bizi zehirleyen toplumdaki ayrışma, kutuplaşma ancak bu şekilde ve zamanla azalır.

Maalesef Meclis-i Mebusan’ı kapatarak neredeyse herkesin peşine hafiye takmış Osmanlı sultanının popüler kültür ikonuna dönüştüğü dönemde, tam ters istikamette hürriyet sahaları açılmalıdır halka.. Özgürlük, kamu düzeni ya da istikrarın düşmanı değildir.  Başkalarının hakkına tecavüz edeni, kamu düzenini bozanı, kanun dışı eylemlere kalkışanı önlemek ve bileğini bükmek de devletin varlık sebebidir.

Hava temiz, nefes alabiliyoruz, biraz rahatladık ama başka ne olmazsa alt tarafı birkaç günlük ömrümüz kalmıştır?

SU

Hayatın kaynağıdır su….

Dünyada son 100 yılda su tüketimi 10 kat artarken, kişi başına düşen temiz su miktarı yarı yarıya azaldı.  Yaklaşık 1,1 milyar insanın içilebilir suya ulaşmakta zorluk yaşadığı, başta çocuklar olmak üzere yılda ortalama 10 milyon insanın sudan kaynaklanan salgın hastalıklar sonucu öldüğü bir dünyada su savaşlarının ortasında kalabilecek bir coğrafyada yaşıyoruz.  Çocukluğumuzda suyumuzun bol olduğunu zannederdik ama son 20 yılda Türkiye’de kişi başına temiz su miktarı 4000 metreküpten 1430 metreküpe kadar düştü.  Çanlar bizim için çalıyor ve kimsenin umurunda değil.

Gölleri, nehirleri kirleten unsurların detaylı tespitini müteakip karşı önlem alınacak. Sanayi tesislerinin bu su kaynaklarından uzağa taşınması, evsel atık ve diğer kimyasalların kirletici etkisinin azaltılması öncelik haline gelecek.  Tarımda damla sulama özendirilecek, bununla ilgili yatırımlara destek olunacak, salma sulamada ısrar edenler para cezasına çarptırılacak.

Zengin biyolojik çeşitlilik içeren ormanların olduğu ve bu ormanların can damarı olan akarsuların olduğu yerde kesinlikle HES inşa edilmeyecek.

Denizlerdeki biyolojik çeşitliliğin 30 yıl öncesindeki seviyesine dönmesi için tüm önlemler alınacak.  Yasa dışı balıkçılık faaliyetinin cezası artırılacak.  Karadeniz’e komşu ülkeler ve Yunanistan’la bu konuda ortak inisiyatif geliştirilecek.

Denizden izinsiz kum çekenler, trol avcılığı yapanlar ve benzeri ihlallerin tespiti / önlenmesi için Sahil Güvenlik ve Deniz polisi yeni teçhizat, tekne ve personelle takviye edilecek.

Kıyılarda, yüzeyde biriken atıkların daha sık temizlenmesi için özel amaçlı teknelerin sayısı artırılacak, bu atıklar geri dönüşüme gidecek.

Tamam şimdi nefes alabiliyoruz, temiz suya erişiyoruz, sırada ne var?

Tahmininiz doğru, Sağlıklı Gıda

Türkiye’nin şehirleşme oranıyla övünülürken, şehirde yaşayan insanların çiftçilere, köylülere ve hayvancılıkla uğraşanlara muhtaç olduğu gerçeği değişmiyor.  Hepimiz hiç tanımadığımız insanların eline bakıyoruz ama muhtaç olduğumuz o insanları bir an bile düşünmüyoruz.

Ekilebilir tarım sahaları daralıyor, verimli topraklar erozyonla yok oluyor ya da iskana açılıyor, hayvan sayısı azalıyor, verimlilik düşüyor.  Çiftçiler mutsuz, köylüler fakir, planlama olmadığından ürünlerde fiyat istikrarı yok.  Gıda enflasyonu orta ve dar gelirlileri ürkütecek boyutta, üstelik ne yediğimizden emin değiliz.  Ne tohumdan, ne ilaçlamadan, ne katkı maddelerinden emin olamıyoruz.  Gıdada tağşiş çok yaygın bir haksız kazanç aracına dönüşmüş durumda ve sağlığımızı tehdit ediyor.

Demek ki düzen değişmeli ve düzenleyici konumdaki T.C. Gıda Tarım Hayvanlık Bakanlığı en baştan yapılandırılacak.

Ata mirası genetiğiyle oynanmamış yerli tohumlar kontrollü biçimde çiftçiye dağıtılacak, organik gübre üretimi artırılacak.  Besi hayvancılığında, tavukçulukta standartlar en baştan belirlenecek.  Tarım üretimi merkezi sistemle ve bölgesel önceliklere göre planlanacak.  Çiftçiler ve hayvancılıkla uğraşanlar verimlilik kıstaslarına göre konan hedeflere uygun performans gösterirse sabit yatırım desteği, vergi indirimi gibi teşvikler gelecek.   Tarladan sofraya ulaşan zincir kısalacak.  Temel gıda maddelerinde kendine yetebilen, komşu ülkelere de ihracat yapan bir ülke olmak idealimiz olmalıdır.  “Köylü milletin efendisidir” diyen adamın büyüklüğüne inanınız.

Kırsaldan yakın zamanda kopan ya da büyük şehirlerde kendini kıstırılmış hissedenlerden nüfusa kayıtlı olduğu ilçe veya köye dönüp tarım – hayvancılık ile uğraşmayı taahhüt edenlere ilk yılı geri ödemesiz %9,9 yıllık faizle kredi verilecek.  Yapılacak denetimler sonucunda aldıkları krediyi maksadı dışında kullananlar “devlet mallarına karşı işlenen suçlar” kapsamında işlem görecek.

Hava, su, gıda tamam…

Bundan sonraki ilk üçlü ise güvenlik-adalet-eğitim

Bu mühim konulara dair yaklaşımlarımızı sıkıcı olmamak adına çok kısa örneklerle özetleyelim:

Deniz ve kara sınırlarının güvenliği için elektronik gözlem ekipmanları ve insansız hava araçlarının kullanımı yoğunlaştırılacak.  Irak ve Suriye’de devlet otoritesi boşluğundan faydalanarak Türkiye aleyhine pozisyon alan, girişimde bulunabilecek silahlı unsurlara göz açtırılmayacak. Caydırıcılık ön planda tutulup, sırf iç politika malzemesi olsun diye maddi / manevi yüksek maliyetli sınır ötesi operasyonlara kalkışılmayacak.  Uluslararası hukukun da tanıdığı meşru müdafaa açısından askeri müdahale kaçınılmaz hale gelirse, mobilize edilecek en büyük kuvvetle hedeflere en kısa sürede ulaşılması yegane öncelik olacak.  Müttefik ülkeler ve bölgenin legal aktörleriyle dürüst ve açık ilişkiler yürütülecek.  Suçu önleme maksadıyla istihbarat birimlerinin çalışmalarında eş güdüm artırılacak.  Uyuşturucu madde üretimi ve ticareti toplum için risk ve terörün finansmanına destek oluşturduğu için narkotik suçlarla ilgili kovuşturma ve soruşturma süreçleri sıkılaştırılacak.  DEPREM riski milli güvenlik meselesi olarak ele alınacak ve nüfusun yoğun olduğu bölgelerdeki şiddetli bir depremin ülkeyi istikrarsızlaştıracağı varsayımıyla hasarı azaltmaya matuf önlemler hızlandırılacak.

Hakimler ve Savcılar YÜKSEK Kurulu tekrar ihdas edilecek, başka bir deyişle kaldırılan Y geri dönecek.  Yürütmeyi temsilen tek HSYK üyesi Adalet Bakanlığı Müsteşarı olacak ve yargı bağımsızlığını ilgilendiren konulara değil sadece idari hususlara müdahil olacak.  Adli yıl açılışına cumhurbaşkanı katılacak, misafirliğini bildiğinden konuşması 15 dakikayı geçmeyecek.  Yüksek yargı mensupları cumhurbaşkanını alkışlamak, takdir etmek, övmek zorunda bırakılmayacak.

Tutuklu tüm gazeteciler ve milletvekilleri tahliye edilecek, dava dosyaları yeni mahkeme heyetleriyle ve tutuksuz yargılama esasına göre devam edecek.

İki yılın altında hapis cezası alanlar ya da kabahatler kanununu ihlal edenler için farklı sürelerde kamu hizmeti zorunlu olacak..  Kimisi aş evlerinde yemek dağıtacak, kimisi görme engellilere kitap okuyacak, kimisi yaşlı bakım evlerinde çalışacak.  Kamu hizmetinden kaçınan ya da kaytaranın cezası katmerlenecek.

Tablet ya da akıllı tahta ile eğitimin kalitesinin artırılacağına dair fantezi terk edilecek.  İçerik ve eğitmene ağırlık verilecek.  Ders kitaplarında akıl ve bilimle bağdaşmayan, siyasi propaganda katkılı, ayrımcılığı körükleyen her türlü yazı ve görsel ayıklanacak. Öğretmenlerin maaşları ve yan hakları iyileştirilecek.  Atama bekleyen öğretmenler, ihtiyaç doğrultusunda görevlendirilmeye başlanacak.  Eğitim fakülteleri sil baştan ele alınacak.  Öğretmenliğin toplumdaki saygınlığı artırılacak ama öğretmen olmak zorlaşacak.  Genel kültürü yüksek, formasyonu eksiksiz, çok katmanlı sınavları aşabilen insanlar öğretmen olabilecek.  Okul binalarının tamir ve yenilenmesi için yerel yönetimlerin ve eşrafın da katkısı talep edilecek.

Üniversitelerde öğretim üyelerinin birinci sorumluluğu bilim üretmek ve öğrencilere vakit ayırmak olacak.  Özel sektöre, ticarete, siyasi danışmanlığa odaklanarak asli faaliyetinden uzaklaşanların akademik performansları sorgulanabilir.  12 Eylül kalıntısı YÖK kaldırılacak.

Yurt dışına devlet bursuyla gönderilen öğrenci sayısı %100 oranında artırılacak.  Öğrencilerin ülkeye dönmeden önce en az 2 yıl yurt dışında çalışarak farklı deneyimlerle tanışması özendirilecek.

Dünya akademik literatürüne en çok katkıda bulunan devlet üniversiteleri bütçelerini diğer üniversitelere nazaran daha yüksek oranda artırma şansı yakalayacak.

Üniversite seçimlerinde rektörlük yarışını kim kazanmışsa Cumhurbaşkanı onu atayacak.

Kültür, sanat, spor festivallerinin üniversiteler arası katılımla gerçekleşmesi özendirilecek.  Bu konuda devlet ve özel sektörden kaynak yaratılacak.

İstanbul Üniversitesi başta olmak üzere köklü üniversiteler bölünmeyip bir bütün olarak devam edecek.

Üniversitelere dışarıdan silahlı terör saldırısı olmadığı ya da yüksek güvenlik riski ile Rektör davet etmediği sürece polis ve jandarma asla kampüslere girmeyecek.

Bu yazının devamında hepsi birbirinden önemli birkaç konuya yer verilecektir, elbette irdelenmesi gerekenler bunlardan ibaret değildir.  Yeterince uzun olan metnin daha da sıkıcı hale gelmemesi dikkate alınmıştır.  Sıradaki konu başlıklarına dönersek;

HARİCİYE SİYASETİ ve örnek vaka: Türk-Yunan ilişkileri:

Mustafa Kemal Atatürk’ün saygın, barışçı ve dengeli dış politikasından feyz alınacak. Son 5 yılda istifa etmiş ya da emekli olmuş seçkin diplomatlardan özel bir danışma heyeti kurulacak. Meslekten olmayan büyükelçi yurt dışı göreve atanmayacak. T.C. hukuk devleti sıfatıyla hiçbir sorununu rehine alarak çözmeyeceğinden ülkemiz sınırını aştığı için yakalanan Yunan askerleri casusluk amacıyla topraklarımıza girmedikleri hukuken ispatlandığı an ülkelerine iade edilecektir.  Yunanistan’a kaçan 8 darbeci askerin iadesi için temaslar sıklaşacak.

Heybeliada Ruhban okulu meselesi Lozan antlaşması ve iki ülke ilişkileri ışığında yeniden ele alınacak.  Son 10 senede oldu bitti ile Yunanistan tarafından işgal edilen Ege ada ve kayalıkları karşılıklı müzakere edilecek ve haksız işgaller mutlaka sona erdirilecek.  Uluslararası antlaşmalara aykırı şekilde silahlandırılan hatta askeri havaalanı inşa edilen adaların durumu müzakere edilecek, çözüm bulunamazsa uluslararası hukuk platformlarına taşınacak.  İki NATO üyesinin Ege Denizi üzerindeki rutin gözlem & devriye uçuşlarını mühimmat yüklü olmayan uçaklarla yapması teklif edilecek. Türkiye – Yunanistan arasında günübirlik turizm veya alışveriş amaçlı geçişler kolaylaştırılacak.

ULAŞIM

Ulaşımda raylı sistemler desteklenecek, şu anda istenen düzeyde yolcu deneyimi yaratamayan hızlı tren projesi rehabilite edilecek.   Raylı sistemlere entegre büyük otoparklar yapılarak, mega kentlerdeki özel araç sirkülasyonu sınırlanmaya çalışılacak. Uygun olan kentlerde deniz ulaşımına ağırlık verilecek, büyük kentlerde uygun ana arterlerde tercihli bisiklet yolları olacak.  Motosiklette alt vergi dilimi 250 cc’den 500 cc’ye yükselecek.  Böylelikle motosikletin daha çok insanın birincil tercihi olması sağlanabilecek. Hybrid araçlarda büyük vergi indirimleri olacak, 10 yaşını aşan otomobiller ise yüksek vergi ödemeye başlayacak.  İstanbul’da 5.000 yeni taksi plakası daha tahsis edilecek, mevcut plaka sahiplerinin hegemonyası kırılacak.  Trafik ihlallerinin tespitinde EDS yaygınlaşacak, örneğin emniyet şeridini amacı dışında kullanan sürücü aracının 1 yıllık MTV’si kadar cezayı bir seferde ödeyecek. Buyrun emniyet şeridini kullanın, hazine kazansın!

Cumhurbaşkanı kent içinde yolları önceden kesmeyecek, geçiş üstünlüğü için trafik akışını keşmekeş haline sokmayacak.  Uygun durumlarda deniz yolu ya da helikopter kullanılmak suretiyle yollardaki yüz binlerce insanın ulaşım hakkına halel getirilmeyecektir.

DİN ve Diyanet

Türkiye din ve vicdan özgürlüğüne saygılı, aynı şekilde dinin siyasallaşmasına ve ayrıştırıcı unsur olmasına karşı ve tüm inançlara eşit mesafede duran LAİK bir cumhuriyet olduğunu hatırlamak durumundadır.

İlkokuldan liseye dek her türlü siyasi, dini, ayrışmaya sebep olacak faaliyet, etkinlik, yapılanma okullarda men edilecek.

İlk ve orta dereceli okullarda her türlü dini sembol (türban-baş örtüsü dahil) yasak olacak.  Liseden itibaren serbestiyet yalnızca imam-hatip okulları için geçerli olacak.  Üniversitelerde doğal olarak hiçbir kısıt ya da sınırlama olmayacak.

Yeteri kadar İmam Hatip mektebi açıldığı ve kontenjanlarını dolduramaz durumda olduğu için, bir süreliğine yenisi açılmayacak.

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi dinler tarihi ve iyi insan olmanın özelinde elden geçirilecek, seçimlik ders olacak, 5.sınıftan itibaren müfredata girecek, merkezi sistem sınavlarında soru olarak sorulmayacak.

Diyanet İşleri Başkanlığının yetkisi ve bütçesi kademeli olarak daralacak. Fetva kurumu en baştan ele alınacak.  İnsanlık onurunu zedeleyen, cinsiyet ayrımcılığına zemin oluşturan, hukukun suç saydığı fiillere mazeret oluşturabilecek fetva yayımlanamayacak.

Tarikat, cemaat türü grupların “din ve vicdan özgürlüğü” kapsamında her türlü faaliyeti serbest olacak.  İtikat, ibadet, tasavvuf dışına taşarak siyaset ile ilgilenmeleri yasaklanacak, her ne nam altında olursa olsun ticari faaliyetlerine mani olunacak.  Vakıf kurmaları özel izne tabi olacak. Tüm bu gruplar birer dernekmiş gibi aldıkları tüm bağışları makbuz karşılığı tahsil edecek, tüm bu gönüllü para hareketinin kaydını tutacak, olası hukuk ihlallerinden yönetim kademesi olarak belirlenen kişiler sorumlu olacak ve ağır cezalara çarptırılacaklar.

Bir yerleşim yerinde hiçbir ibadethane yoksa inşasına hemen izin verilecek, diğer şartlarda ancak ulaşım zorluğu ya da kapasite sorunu yeni ibadethane inşası için gerekçe olarak ileri sürülebilecek.

Cemevleri ibadethane sayılacak, camilerin yararlandığı avantajlı maliyetlere aynen tabi olacak.

Sinagog ve kiliseler talep ettikleri takdirde, tıpkı camiler gibi tesis yönetimi hizmetlerini bulundukları belediyelerden ücretsiz alacaklar.

Tarihi özelliği olan cami ve külliyelerde Kültür ve Turizm Bakanlığı onayı olmadan en ufak tadilat, tefrişat, ekleme yapılamayacak.  Restorasyonları Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından onaylanmadan başlamayacak.  Sabah ezanını saba makamında okumayı bilecek kadar görgüsü ve musıki bilgisi olmayanlar müezzin olamayacak.

Cumhuriyet düşmanı F.Gülen tehdidi

Kaçak Fethullah Gülen’in iadesi için 100 sayfayı geçmeyen İngilizce bir özet hazırlanacak, somut delillerle ABD’den tekrar istenecek.  T.C. düşmanı Gülen Türkiye’ye getirilebilirse İmralı’da yüksek güvenlikli hapishanede tutulacak ve dahili ve harici ilişkileri sorgulanacak.  Aşçı, bahçıvan, maklube yiyen ablalar hepsi cezaevini boylamışken 30 yıldır zehir saçan emekli vaizin sağ kolu, has adamı, gizli kasası, sırdaşı olup havuz medyasında her gün iktidar yanlısı yorum yapanlar gözaltına alınacak ve en baştan sorgulanacak.  Kısacası her türlü iktidarla önceden yapılmış tüm hukuk dışı pazarlıklar geçersizdir.  Ayrıca Gülencilerin tasfiyesi ardından kamuya giren herkes tekrar güvenlik soruşturmasından geçecek, liyakati olmadığı halde başka tarikat / cemaat bağlantısı nedeniyle tercih edilenlerin memuriyetle ilişiği kesilecek.

SAĞLIK

Sağlık sektöründeki mesai düzeninin değişmesi, hemşire ve hekimlerin iş yükünün adil ve makul bir hale getirilmesi uzun vadeli hedeftir.

İnsan kalabalığından yılmış, neredeyse elinde kronometreyle teşhis koymak durumunda olan, mesleğinden soğumuş bir hekimin hastalara şifa dağıtması, hasta yakınlarına medeni biçimde laf anlatması imkansızdır.

Hastanelerdeki güvenlik düzeyi ve dinlenme alanları da hemşire ve hekimler için kritik önemdedir.  Sağlık hizmeti verenler işlerini yaparken kendilerini rahat hisseder ve gülümseyebilirse, pek çok sorun zincirleme çözülür.

SPOR: Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur

Sporda ilk hedef lisanslı veya lisanssız düzenli spor yapan yurttaş sayısını artırmaktır. Bu amaca matuf olarak koşu ve bisiklet parkurları başta olmak üzere alan yaratılacak. Engelli bireylerin spor yoluyla rehabilitasyonunun ne büyük fark yaratabileceğini bildiğimden, elit engelli sporcuların çocuklara örnek olması için farkındalık çalışmaları yapılacak. Olimpik sporlarda 2028 yaz olimpiyatlarında bugüne dek başarılı olunamamış bazı hedef branşlarda kürsüye çıkacak sporcular yetiştirilmesi için planlama yapılacak.  Euro 2024 sevdasıyla Ankara’da inşa edilmek istenen 65.000 kişilik futbol stadyumundan vazgeçilecek, turnuva sonrasında atıl kalacak böylesine bir yatırım israftır.  Futbol kulüplerine bir daha vergi affı olmayacak, T.C. pasaportlu oyuncularla ancak TL cinsinden mukavele imzalanacak.  Doping yapan sporcular, uluslararası düzeyde ne ceza almış olurlarsa olsunlar, ömür boyu milli takımlardan men edilecekler.  Vergilendirmede %15 olan stopaj %25’e yükselecek, kulüplere bu vergileri profesyonel sporcuların brüt ücretlerinden tahsil etmeleri tavsiye edilecek.  Belediyelerin futbol kulüplerine destek olması yasaklanacak. Milli forma giyen tüm sporcular ancak madalya veya kupa kazanmışsa ekstra prime hak kazanacak, konu yasayla düzenlenecek.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin sevk ve idaresi

Vazifesine ve anayasaya sadakat ile bağlı asker olma vasfını yitirip, bir orgenerale yakışmayacak her türlü mesleki zaafı gösteren Bay Hulusi Akar re’sen emekli edilecek.

Kurmay subay yetiştirme konusunda asırlık sistemin ilgası geri alınacak, Askeri Liselerin tekrar açılması yeni komuta kademesine teklif edilecek.

Her halükarda Kuleli Askeri Lisesi veya Heybeliada Deniz Lisesi otel ya da rezidans olmayacak.

Kurmay sınıfının yetiştirilmesi hususunda Ergenekon, Balyoz mağduru olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinden uzaklaştırılmış vatansever subay ve paşalardan görüş alınacak.  Tercih edenlerin askeri eğitimde uzman olarak görev almalarının önü açılacak.

Barış döneminde Türk Silahlı Kuvvetlerinin sabit masrafları ve değişken maliyetleri kontrol altında tutulacak.  Bilhassa askerin iaşe ve ibatesinde israf olmayacak.  Bu hususta görev alan özel şirketler dikkatle seçilecek, gıda zehirlenmesi gibi kabul edilemez olaylara sebep olanlar hakkında tazminat davaları açılacak, bir daha değil TSK, herhangi bir kamu ihalesine giremeyecekler.

Silah sistemlerinin ve özellikle mühimmatın olabildiğince yerli üretim olma hedefi devam edecek.  MİLGEM projesinin dış satıma yönelik genişletilmesi sağlanacak.

Muhtelif konularda bazı fikirler…

Nükleer enerji ile ilgili projeler iptal edilecek.  Rüzgar, güneş, jeotermal gibi çevre etkisi ve riski düşük yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinecek.  Ruhsatsız kömür madenleri derhal mühürlenip kapatılacak, tüm kömür madenlerinde yaşam odası zorunlu tutulacak.

Yavuz Sultan Selim ya da Osmangazi köprüleri gibi altyapı yatırımlarında müteahhit firmalarla yapılan anlaşmalar kamu yararı olmadığı gerekçesiyle revize edilecek.  Herhalde söylemeye gerek yok, Kanal İstanbul gibi aşırı maliyetli ve doğanın düzenine aykırı projeler rafa kaldırılacak.   Fay hatlarına yakın yerleşim birimlerinde kamu binaları başta olmak üzere risk haritası ve bugüne dek yapılan güçlendirme çalışmalarının sonucu halka açıklanacak.

İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde ihtiyaç halinde (yol genişletme ya da tarihi silueti koruma) kamulaştırma yapılacak.  Bu amacın gereği olarak ve kamuoyu tarafından hatırlanması maksadıyla İstanbul’a hançer gibi saplanan Zeytinburnu 16/9 kuleleri ve Süzer Plaza kamulaştırma bedeli ödendikten sonra törenle yıkılacak, 1983’ten sonra verilen tüm inşaat izinleri 1/5.000 ölçekli nazım planlara göre incelenecek.

Halkın sahillere erişimini kısıtlayan inşaatlara ya da beach club benzeri yeni kumsal tesislerine artık müsaade edilmeyecek.  SİT alanlarına, hazine arazilerine yapılan kaçak yapılar derhal yıkılacak.  Orman yangınlarından sonra imar değişikliği yapılarak betona terk edilen alanlara yeniden orman vasfı kazandırılması öncelik olacak.  Doğal olarak, kamu ihaleleri kovalamakla tanınan milyarder müteahhitlere artık vergi affı olmayacak.

İstanbul’daki Çapa – Cerrahpaşa – Haydarpaşa Numune hastaneleri parça parça yıkılacak ama arsa spekülatörleri ellerini ovuşturmasın bu kıymetli hastaneler bulundukları yerde peyderpey modernize edilip hizmetlerine devam edecek.  İstanbul Taksim meydanı ve İstiklal Caddesi yeşillenecek, Bağdat Caddesindeki kentsel dönüşüm yavaşlayacak.   Otopark yapmak gibi sudan sebeplerle deniz doldurulmayacak.  Karadeniz yaylalarını birbirine bağlayacak yeşil yol iptal edilecek, o güzelim yaylalara değil asfalt çimento bile girmeyecek.   “Turizm gelişecek” bahanesiyle berbat edilen Uzungöl ve benzeri örnekler doğal haline geri döndürülecek.  Kaz dağlarında altın, Artvin Cerattepe’de bakır aramak gibi hevesler sona erecek.

Tiyatro, bale, opera vb. gösterilerinin bilet gelirlerinden Eğlence Vergisi alınmayacaktır zira sanata eğlence gözüyle bakan zihniyete aşina değiliz.  Müzik aletleri satışında KDV %1’e inecek çünkü müzik insanlığın en büyük icadıdır. Hem neşenin ahbabı, hem yalnızlığın ilacıdır.

Televizyon kanallarında tamamen yapay kurgular üzerine oluşturulan ve toplumsal ilişkileri ya da bireylerin zaman yönetimini menfi etkileyen boş programların ve yapımcıların hareket alanı daraltılacak.

KAMU ve CUMHURBAŞKANLIĞI

Kamuda tasarrufa gidilecek, memuriyet kadroları ve memur sayısı azalacak. Özel maksatla toplanan vergilerin amaca uygun kullanıp kullanılmadığı halka anlatılacak.  Örneğin 1999 depreminde geçici hale getirilen ama kalıcıya dönüştüğü anlaşılan Özel İletişim Vergisi (ÖİV) üzerinden toplanan takribi 64 milyar TL tutarında meblağın % kaçı depremle mücadele ve yapı güçlendirme maksadıyla kullanılmıştır?  Araştırılacak ve açıklanacak.

Son yıllarda göze çarpan gösteriş, debdebe ve lüks düşkünlüğü çok keskin şekilde derhal sona erdirilecek.

Makamın devlet adına halka hizmete aracı ettiğini hatırlamayıp makam araçlarıyla sağa sola caka satanların devri sona ermiştir.

Cumhurbaşkanının  onlarca araçla gezmesi, yüzlerce araçlık konvoylarla gösteriş yapması lüzumsuz bir ayıptır.  Medeniyetin ölçüsü, gösterişe harcanan para olamaz.

Cumhurbaşkanının kalabalık heyetlerle yapacağı seyahatler için bir özel uçağı olmalıdır.  Bunun dışındaki bazı planlı yurt içi seyahatlerini THY tarifeli seferleriyle yapacak, uçaktaki yolcularla hasbıhal edecektir.

Milyarlık otomobillerin tümü açık artırmayla satışa çıkılacaktır, seçimi kaybeden liderin hayranları bedelini peşin ödemek kaydıyla bu araçları satın alabilirler.

Yeni Cumhurbaşkanı aşağıdaki araçlardan oluşan araç parkıyla kara yollarındaki her türlü ulaşım ihtiyacını çözmeyi taahhüt eder.

Yürüyen ofis / İlk tercih:   Mercedes Vito Select 119 CDI – 270 bin TL

Günlük işler için:               Hyundai IONIQ Hybrid – 170 bin TL

Yedek araç:                            Opel Insignia GS 1.6 – 240 bin TL

Prestij / protokol amaçlı:  Volvo S90 Twin Engine – 550 bin TL

Dağ, bayır, yayla:               Subaru Forester 2.0 AWD – 210 bin TL

Spor amaçlı:                        En güzelinden bir bisiklet

Araçların protokole özgü güvenlik donanımlarıyla teçhiz edilmesi konusu bilahare değerlendirilecek olup, daha önce cumhurbaşkanlarının kullanmadığı araç markaları olduğu düşünülürse üreticilerden “kamuya bağış” olarak bedelsiz alınacağı umulmaktadır.  Kamuda tasarruf demiştik, alırken kazanmak esastır 🙂

Görüldüğü üzere bugün 1 adet lüks Maybach fiyatının altına 5 adet motorlu araçla işimizi çözebiliyoruz.  Kullanım maliyeti ve bakım masrafları da ayrıca indirimli tarifeden olacaktır.  Cumhurbaşkanı 6 escort araç, 1 jammer, 1 ambulans dışında yüzlerce araçlık gösterişli konvoylar dönemini sona erdirmeye söz verir.

Kamudaki maksimum araç standartı budur, lüks düşkünlerine kötü haberi iletelim.

Reis-i cumhurun ikametgahı meselesi:

Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğini temsil eden cumhurbaşkanları başkent Ankara’da Çankaya köşkünde oturur ve oturmaya devam etmelidir. Çankaya köşkünü yine 81 ilin nüfusuna kayıtlı seçkin askerlerden oluşan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı koruyacaktır.  Kendi askerinden korkan kişi cumhurbaşkanı olamayacağı gibi, yeni reis-i cumhur her ay en az bir kere akşam yemeğini konutunu koruyan askerlerle birlikte yiyecektir.  Onların halini hatırını soracak, ailelerinden haber alacak, memleket ahvalini ilk elden / aracısız dinleyecektir.

AK Saray’ın akıbeti?

Olgun demokrasilerde meclisten büyük kamu binası şık olmayacağından Beştepe’deki süper lüks saray ODTÜ ile Ankara Üniversitesi arasında bölüştürülecek. Atatürk Orman Çiftliği’nden çalınan araziler iade edilecek, çiftlik Atatürk tarafından kurulduğu amaç ve ilkelere göre faaliyet gösterecek hatta tarım ve hayvancılık için bir tür laboratuvar vazifesi görecek.

Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?

Gezmeden evvel okuyan, gezerken gördükleri hakkında çevresindekilere doğru soruları sorup gerçek cevaplara ulaşanlar bilir.  Dolayısıyla veriler, raporlar, danışman analizleri, akademik çalışmalar bir yerden sonra toplumu anlamaya yetmeyecektir.

Bu durumda hastanelerin acil servisleri, çocuk yuvaları, üniversiteler, yaşlı bakım evleri, bazı okulların mezuniyet törenleri, taksi durakları, semt pazarları, sivil toplum kuruluşlarının etkinlikleri ve benzeri yerlerde cumhurbaşkanı gözlem yapmak üzere bulunabilir.  Bunların bazıları önceden haber verilmek suretiyle, bazıları habersiz gerçekleşebilir.

Cumhurbaşkanı arada sırada vapura, metroya binebilir, herkes buna alışmalıdır.

Atatürk 1936’da Beşiktaş iskelesinde şehir hatları vapurundan inerken…

Cumhurbaşkanı ayda en az iki kültür & sanat etkinliğine katılmaktan keyif alacaktır. CSO konserleri, resitaller, tiyatro, bale, resim ve heykel sergisi, festivaller, müzeler, sinema bunların hepsi ilgi alanına dahildir.

Cumhurbaşkanı farklı yaş gruplarındaki amatör spor müsabakalarını yerinde izleyebilir, milli takım maçlarında protokol tribününde bulunabilir.

Cumhurbaşkanı bu ziyaret, gözlem ve katılımlarında peşine medyayı takmaz.  Birkaç koruması, özel kalem müdürü ve dostları ile gezer.

Diyelim ki seçildiniz, ilk icraatınız ne olacak? Anıtkabir halkla birlikte ziyaret edilecek, bir ulusun önderine olan minnettarlığı yeniden vurgulanacak.  Ona layık olamadığımız ve gösterdiği hedeflerin çok uzağına düştüğümüzden mütevellit ruhuna huzur vermediğimiz Atatürk’ün manevi şahsiyetinden geçmiş dönem adına özür dilenecek.

İkinci icraat: Daha güçlü bir parlamenter demokrasi kurmak için yeni anayasa komisyonu ve 15 Temmuz darbe girişiminin perde arkasını (siyasi ayağını) çözmek için soruşturma komisyonu kurulması direktifi vermek, kurulduğu andan itibaren ilgili çalışmalara katılmak

Üçüncü icraat:  1 Temmuz Kabotaj Bayramında Türk bandıralı büyük bir gemiyle İstanbul ve Çanakkale boğazlarını takiben Ege’ye açılmak.  Yolculuk esnasında Sahil Güvenlik komutanı, Deniz Ticaret Odası başkanı, balıkçılık kooperatiflerinden temsilciler gibi denizlerin paydaşlarıyla istişare toplantısı yapmak

İlk yurt dışı ziyaret:  Daha önceki tarihlerde başka bir uluslararası bir toplantıda bulunma mecburiyeti olmayacaksa, Kıbrıs Barış Harekatının yıl dönümünde KKTC (20 Temmuz)

İlk yurt içi ziyaret:   Her seçim döneminde aykırı ve özgün tercihlere imza atmış, siyaseten memleketin geri kalan 80 vilayetinden ayrı gibi duran, muhtemelen bu satırların yazarına da oy vermeyecek, Milli Mücadele yıllarında Diyap Ağa gibi birleştirici kanaat önderi çıkarmış, tarihte kanlı isyanlara sahne olmuş, nev-i şahsına münhasır Tunceli’yi ve insanını yakından tanımak mühim bir tecrübe olacaktır.  Daha önce orada bulunma fırsatım olmadı ama kanaatimce Dersim’in sırrını çözmeden memleketi tam olarak anlamış sayılmayız.  Bu ziyarette halkla yakın temas öncelik olacaktır.  Vali ve belediye başkanı ziyaret edilecek, kırsaldaki asayiş sorunlarına dair geçmiş dönem uygulamaları hakkında Tunceli garnizon komutanından bilgi alınacaktır.  Munzur çayı kenarında toprağa oturup illa ki türkü dinlenecek ve tavşan kanı çay içilecektir.

“Bu profilde bir cumhurbaşkanı adayımız olabilseydi” diyorsanız yalnız değilim demektir.  İmza vermeseniz de, canınız sağ olsun 😉

24 Haziran seçim kampanyasında yerel siyaset – VI

24 Haziran’a doğru giderken olasılıkları değerlendirmek üzere coğrafi açıdan oy verme davranışını da yıllar içindeki eğilimleri dikkate alarak analiz etmek faydalı olacaktır. Örnek olarak, daha gerçekçi bir seçmen profili sunduğu inancıyla 7 Haziran 2015 genel seçim sonuçlarını ve 16 Nisan referandumunu baz alıp, seçili 5 ilçede mukim yaklaşık 450 bin seçmenin dağılımına göz atalım.

Bilecik / Bozüyük  (Seçmen sayısı: 51.352  / Sandık sayısı: 184)

%32,6 AKP

%26,4 MHP

%45 EVET

Bursa / İnegöl (Seçmen sayısı: 170.480  /  Sandık sayısı: 522)

%57,7 AKP

%15,6 MHP

%70 EVET

Çorum / Sungurlu (Seçmen sayısı: 37.525 / Sandık sayısı: 188)

%56,4 AKP

%26,7 MHP

%71 EVET

Kahramanmaraş / Elbistan  (Seçmen sayısı: 92.070 / Sandık sayısı: 314)

%49,2 AKP

%25,5 MHP

%62 EVET

Trabzon / Akçaabat (Seçmen sayısı: 84.495 / Sandık sayısı: 318)

%57,4 AKP

%17,9 MHP

%69 EVET

İlk bakışta bu beş ilçenin ortak noktaları:

  • İlçe düzeyi seçmen sayısında Türkiye ortalamasının üzerinde olmaları
  • AKP-MHP tandanslı seçmen grubunun önemli bir ağırlığı olması
  • 7 haziran – 1 kasım genel seçimleri arasında MHP’den AKP’ye ciddi oy kaymasının yaşanması
  • Muhalefet partilerinin sahada çalışma yapacak kadar seçmeni ve örgütü bulunması

Bu ve benzer kriterler oluşturulmak suretiyle belirlenecek hedef bölgelerde süreklilik arz eden çalışmalar yapılması önerilebilir.   Muhalefet partileri ilçe örgütlerine şu soruyu mutlak sormalı:

Merkezden hiç haber alamasanız, kampanya temalı broşür ya da bayrak gelmese, bu seçimde bizim adayımıza oy verilmesi gerektiğini ilçedeki diğer seçmenlere nasıl anlatırsınız?”    Bilhassa 16 Nisan 2017 referandumundan sonra iktidar kanadının boşa düşen vaatleri ya da tek adam rejiminin ilçedeki sosyoekonomik yapıya vermiş olabileceği zarar seçmene örnekleriyle hatırlatılmalıdır.  Ankara’da hiç görmediği bir lidere tapmayı seçenler hariç, ilçedeki seçmenler “ben bu düzeni hak etmiyorum” derse tepkisini sandığa da yansıtabilir.  Eğer bu yerel kampanya dinamikleri konuda herhangi fikri olmayan örgütler parti lokalinde çay içmeyi yegane çözüm olarak görüyorsa, çoktan değiştirilmeleri gerekirdi.  Yerel dengeleri “çalışarak” değiştiremeyeceğine inanan bir parti örgütü, hangi siyasi parti olursa olsun ziyandır, vakit kaybıdır.  Eğer geleneksel çizgi devam ettirilirse, örneğin CHP Muğla Bodrum’da, İstanbul Kadıköy’de, İzmir Karşıyaka’da, Ankara Çankaya’da henüz belli olmayan çok gizli adaylarının kampanyalarını peş peşe tekrar ederse harcadığı her kuruş para boşa gidecektir.

Kampanyanın ana bileşenleri ne olmalıdır ?

  • Soru – cevap ve sık tekrar ilk planda olmalıdır. İnsanların birbirleriyle konuşurken tekrarlayacakları ve tartışacakları basit sorular ve kolay algılanır argümanlara ihtiyaç vardır.
  • Ölçülü mizah, iyimserlik, yumuşak üslup, kazanan taraf olunacağına dair kesin güvenin vurgulanması önemlidir. Türkiye’de yapılan seçimlerde “kazanan ata oynama” dürtüsü göz ardı edilemez, dolayısıyla rüzgarın bu düzene itiraz edenlerden yana estiğini %100 güvenle vurgulamak, halkın gündelik yaşamında dipten gelen dalgayla çok şeyin değişeceğini hissettirmek şarttır
  • Hedef kitlenin önüne beklemediği anlarda – mecralarda çıkmak, onları şaşırtmak için önemli olacaktır. Mevcut AKP belediyeleri, bütçe imkanları ve OHAL şartları nedeniyle sokakta ERDOĞAN kampanyasının görünürlüğü çok yüksek olacaktır  Şartları zorlayarak, yaratıcı ve farklı yöntemlerle, gönüllülerin katkısıyla eşitliği kurmak için çalışmak, sokaklarda görünür olmak şarttır.
  • Partili siyasetçiler dışında saygın kişilerin görüş ve düşüncelerini gerekçelendirerek kamuoyu ile paylaşmasını sağlamak inandırıcılık açısından pozitif katkı sunacaktır. Bugüne dek siyasi tartışmalardan uzak durmuş, yüzü eskimemiş ve parti bağı olmayan şahsiyetlerin marjinal katkısı daha fazla olabilir.  Örneğin TV kanallarında sürekli aynı simaların görülmesi ve aynı düşünceleri farklı cümlelerle tekrar tekrar aktarması izleyiciyi bıktırmıştır.  Çok seslilik ve renklilik mutlaka ilgi çekecektir.
  • Nasıl bir Türkiye istiyoruz?” ana teması çerçevesinde geleceğe dönük ülkenin ne yönde ilerleyeceği ve bugünkü olumsuzlukların güçlendirilmiş parlamenter demokraside nasıl çözüleceğinin anlatılması gereklidir.

16 Nisan kampanyasında SDP – KADEM – Referandum Bilgilendirme İnisiyatifi gibi görünürde AKP parti organı olmayan ama kusursuz bir uyum içinde iktidara yakın duran oluşumların alternatiflerinin muhalefet bloku içinde yer alması sağlanmalıdır.  Sivil toplum kuruluşlarının (ya da bu görünümdeki amaca yönelik yapıların) daha fazla ilgi çekmesi olasılığı göz ardı edilmemelidir.

Kampanyanın tematik detayları başka bir yazımızın konusu olsun.

 

Amiral

Yazın beyaz, kışın siyah üniforma giyerlerdi.  Haki yeşile mahkum kara kuru askerlere göre daha elit, daha zarif adamlar gibi gelirlerdi bana.  Heybeliada’ya yanaşırken şehir hatları vapuru, Deniz Lisesinin bahçesindeki çakı gibi öğrencilere imrenirdim 8-9 yaşlarında.

Üç yanı denizlerle çevrili bu güzel memleket ona ve onun gibi nitelikli kurmay subaylara emanetti. Yazımıza konu olan İzmit doğumlu Özden Örnek 1964’te katıldığı donanmada, 2003 yılında Oramiral rütbesiyle Deniz Kuvvetleri Komutanı oldu.  2005’te görev süresini tamamlayarak emekli oldu. Bugün iktidarın pek severek sahiplendiği MİLGEM’in (yerli üretim gemi projesi) fikir babası ve manevi sponsoruydu.  Astlarının sevdiği, saydığı seçkin bir komutandı.

Birkaç yıl sonra BALYOZ furyasında emekli oramirali de suçladılar.  Darbe günlükleri diye bir iddia ortaya atıldı.  Dönemin savcıları koskoca deniz kuvvetleri komutanının askeri darbe hezeyanı hakkında günlük tuttuğuna inanmamızı bekliyorlardı.  Dijital belgelerdeki sahtecilik konusunda henüz ufku gelişmemiş ülkede, havuz medyasının ve bizzat siyasi iktidarın pompalamasıyla milyonlar onu “alçak bir hain” olarak yaftaladı.  İtibarına göz diktiler Özden paşanın, bu ülkeye hizmetten öte ne günahı vardı anlaşılamamıştı ama devletin içine yuvalanmış çete kurban istiyordu ve kurbanlar günah çukurlarına batmış olmalıydı.

Kapatılan özel yetkili İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etmeye teşebbüs” suçundan 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu karar, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nce onandı. Emekli Oramiral Örnek, Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararının ardından tahliye edilmişti. Örnek, bu dava kapsamında tam 1223 gün (41 ay) cezaevinde kalmıştı.  Yeniden yargılama sonucu beraat etti ve haksız yere parmaklıklar arkasında tutulduğu günlerin karşılığı olmasa da 477 bin TL de tazminata hak kazandı.

Maalesef üç ay önce Özden Örnek’in oğlu Burak kanserden ötürü vefat etti.

Bugün de oramirali toprağa verdik ve muhtemelen Balyoz mağduru Özden Örnek vakitsiz kaybettiği oğluyla geçiremediği o 1223 güne kahrolarak son nefesini verdi.

“Adalet mülkün temelidir” levhasının asılı olduğu mahkeme salonlarda yargılanırken, mülkün kime ipotekli olduğunu biliyordu Özden paşa… Savunmasında dile getirdiği pek çok şey (Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmaya çalışan organize bir çetenin varlığı) dikkate alınmadı.  Pensilvanya’da mukim T.C. düşmanı emekli vaiz henüz FETÖ ünvanı almadığından olsa gerek, o mahkeme salonlarına hiç uğramayan adalet amirale de tesadüf etmedi.  Müstakil bir yapı olarak devlet adaleti tümden kaybetmişti.

Devletin dini adalettir” sözünü çok sevenler bilsinler ki, konu adaletse, siyasal islamcılık sadece dönemsel çıkarları ve özel yandaşları kollayan dinsiz devlet tercih eder.

Denizlerin hakimi de olsanız, bir emrinizle onlarca korvet, fırkateyn, denizaltı ve onbinlerce denizci sefere de çıksa, devasa bir bütçeyi de yönetseniz, devlet protokolünde müstesna yeriniz de olsa eğer o ülkede yok ise ADALET ister gariban, ister amiral her bir yurttaşın hayatı kararabilir.  Oysa ADALET kutup yıldızı gibi olmalıydı, herkes ona bakarak kendine çeki düzen vermeli ya da yönünü tayin etmeliydi.  Kurumsal ünvanında adalet kelimesine yer vermiş siyasi partinin kesintisiz iktidarında yaşandı, pek çok adaletsizlik gibi bu anlattıklarımız da!

Adaletsizlik karşısında tarafsız kalıp, aslında zalimin tarafını seçmediğimizin şahidi olsun bu satırlar…

Her daim saygıyla yad edileceğine inandığım Oramiral Özden Örnek’e Allah’tan rahmet, silah arkadaşlarına, büyük acılarla peş peşe yüzleşen kederli eşi Sevil hanım’a ve diğer oğlu Tolga Örnek’e sabırlar dilerim.

24 Haziran öncesi oy hesapları – V

Yakın geçmişteki oy verme davranışına bakılacak olursa, 24 Haziran’a dair bazı çıkarsamalarda bulunabiliriz.   Buna göre;

  • 2010 referandumunda Erdoğan gücünün zirvesindeyken, Pennsylvania “mezardan kalkıp EVET oyu verilsin” dediği zamanda alınan oy:  %57
  • 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP’nin fevkalade isabetsiz ortak aday (Ekmeleddin İhsanoğlu) denemesine rağmen Erdoğan’ın alabildiği oy: %51,8
  • 2017 referandumunda tüm manipülasyon hatta hile iddialarına rağmen başkanlık sistemine onay: %51,4

Manipülatif anketler ve propaganda yalanları bir kenara bırakılırsa, bu seçimde ERDOĞAN oyları için doğal üst sınır %53 olarak kabul edilebilir.  Üst sınır %53’e Erdoğan sevdalısı AKP seçmeni, Devlet Bahçeli fanatikleri, bir kısım BBP seçmeni, Hüda-par, cemaat-tarikat–aşiret üçgenleri, perdenin arkasında oy pusulasının fotoğrafını çekerek para kazanacaklar vs. kısacası ilgili her seçmen dahildir.   Bu sınırın aşılması için ya muhalefetin olağanüstü SAÇMA bir kampanya yürütmesi ya da 15 Temmuz üstü Zeytin Dalı misali konuların algı yönetimi ve bir dizi güncel olayla epey sömürülmesi gerekir.

24 Haziran’da muhalefet partilerinin kendi adaylarını göstermeleri durumunda, kurulu düzenin aleyhinde oy kullanmaları yönünde motive edilebilecek olası hedef kitlenin alt kırılımlarına bakacak olursak:

Devlet Bahçeli fanatikleri dışında tüm MHP seçmeni

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) yıllar boyu Erdoğan karşıtı söylemler ile AKP’nin çıkarlarına uygun karar ve eylemler arasında salındı durdu.  Devlet Bahçeli’nin parti genel başkanı olarak en zayıf olduğu dönemde, parti içi muhalefet sokaklara dökülmüşken Sivas-Gemerek mahkemesinin aldığı kararla olağanüstü kurultayın toplanmasına engel olundu.  MHP seçmeninin yarısından fazlasının referandumda #HAYIR seçeneğine mührü bastığı kolaylıkla varsayılabilir ancak unutulmaması gereken AKP+Bahçeli tarafından yürütülecek “vatan hainleriyle aynı safta mı olacaksınız?” kara propagandasının yine bu kitle üzerinde oldukça etkili olacağıdır.

MHP seçmeninin hassasiyetleri göz önünde bulundurulmalı ve parti genel merkezinin tutarsızlıkları örneklerle işlenmelidir. AKP Osmaniye milletvekili gibi davranan Devlet Bahçeli ise bu kampanyada en sert şekilde eleştirilmesi gereken kişidir. “15 Temmuz’dan sonra her şey değişti” diyerek kendisini uzak görüşlü bilge siyasetçi gibi sunmasına asla müsaade edilmemeli, yakın gelecekte siyasi hayatımızdan silinmesini sağlayacak kadar köşeye sıkıştırılmalıdır.

Örneğin referandum kampanya döneminde “Türklüğün bekası için EVET diyoruz” diye formüle edilen akıl dışı söylemin cevabı şu şekilde verilmeliydi.

  • Tarihe damga vurmuş köklü bir milletin bekasını referandum sandığına bağlayan kişi ömrünü boşa geçirmiştir, hakiki milliyetçi olduğu yönündeki söylemi de safsatadan ibarettir

7 Haziran – 1 Kasım seçimleri arasında AKP’ye kayan %8,6 seçmen kitlesi

2015 yılı yaz başında AKP’nin oyu %40,9 idi.  Daha sonra estirilen tedhiş dalgası ve TBMM kompozisyonundan bir hükümet çıkmaması 1 Kasım’da AKP’ye %49,5 oranında büyük bir zafer kazandırdı.

Bu kitlenin 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında estirilen rüzgardan ne kadar etkilendiği net bilinmemekle birlikte, seçimde Erdoğan’dan yana oy  kullanmamaları kuvvetle muhtemeldir.

Ekonomideki çöküntüyü her alanda hissedenler, işini kaybedenler, dar ve/veya sabit gelirliler

Ekonomik büyüme, düşük enflasyon, döviz kurunda istikrar, istihdam sahaları, sosyal yardımlar her seçim döneminde AKP’nin en çok işlediği konuların başında gelirdi.  Seçim öncesi manzaraya bakacak olursak, 2018 yılı ilk 4 ay ekonomik güven endeksinin sürekli düşüşü, çift hanelerde işsizlik, enflasyonda artış, her türlü manipülasyona açık döviz kuru ve fiili devalüasyon, Erdoğan’ın diline doladığı kredi faizlerinin düşürülememesi, iç piyasada daralan talep, üretimsiz ekonomide cari açığın artışı, Türk şirketlerinin döviz cinsinden yüksek borçlu oluşu, bankalardan kredi yapılandırması istemek zorunda kalan milyarderler, iflas eden ve/veya küçülen şirketler ile durum pek iç açıcı değil.  Başarılı belediyecilik mirası ve tek parti iktidarına rağmen AKP’nin 2009 yerel seçimlerinde, 2007 genel seçimlerine göre 8 puan kaybetmesinin temel gerekçesi ekonomideki durağanlıktı.  Bugün ekonominin daha sağlıksız ve ciddi risklere açık olduğu düşünülürse, geçtiğimiz yıllarda iyi kötü sonuç veren “bir dizi tedbirlerin” artık ekonomik gelişmeleri yönlendirememesi ve olumsuz beklentiler, oy verme davranışı üzerinde önemli tesiri olması sürpriz sayılmamalıdır.

Siyasete uzak, sandığı boykot etmeyi düşünen mutsuz & yılgın ya da ilgisiz kesim

Avrupa’ya nazaran seçime katılım oranlarının daha yüksek olduğu Türkiye’de 2010’dan bu yana sandığa gitme oranları %77 – %86 arasında değişmektedir.  Buna rağmen siyasete tamamen uzak ve siyasi süreçlere katılmama eğiliminde olan insanların varlığına ek olarak, ülkenin geleceğinden ümidini kesmiş yılgın & küskün vatandaşların da var olduğu ortadadır.  Seçimde katılım %90’a ne kadar yaklaşırsa bunun Erdoğan’ı emellerine aykırı bir tesiri olacağı değerlendirilmelidir.  “Ben siyasete bulaşmam, siyaset de benim gündelik hayatıma karışamaz” yanılgısında olanlara bu ülkenin saat diliminin iktidar partisinin aklıevvel uygulaması sayesinde değiştiğini ve ülkenin batısında kış aylarının karanlık sabahlara mahkum olduğunu ya da yakın zamanda çocuklarını gönderebilecek devlet okulu (İmam-Hatip hariç) bulamayacaklarını anımsatmak kafidir.

Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar Çiftçiler

Yıllar içinde Türkiye’de şehirleşme oranı artmış, köylerde yaşayan seçmenlerin siyaseten özgül ağırlığı azalmıştır.  Oysa tarım ve hayvancılık sektörünün stratejik önemi global ölçekte giderek artmaktadır.  Tarımsal verimlilik, besin zincirinin devamlılığı, girdi fiyatlarına paralel olarak artan birim fiyatlar, çiftçinin giderek daha az kazanır hale girmesi, işlenemeyen topraklar, tarım ve hayvancılık ürünlerinde giderek artan dışa bağımlılık 80 milyonu ilgilendiren konulardır.

Örneğin Niğde’de binlerce ton patates depolarda çürümeyi beklerken, tarladaki patates 30 kuruşa alıcı bulamazken, büyük şehirlerde insanların patatese 5-6 kat fazla ödeyerek ulaşabiliyor olması ay sonunu zor getiren herkesin sorunudur.  Kaçak yapılaşma, işsizlik ve lümpen kültürün merkezi haline dönen şehirlere mecburen göç eden insanlar üzerinden “kentlileşme” propagandası yapanlara karşı; tarım ve hayvancılık üzerinden muazzam gelir elde eden Hollanda vb. ülkelerin örnek alınacağı yepyeni bir anlayışla kaybettiklerimizi bu ülkeye geri kazandıracak çok farklı bir eylem planı gündeme getirilmelidir.  Elbette seçimin en popüler konusu “tarım ve hayvancılık” değildir ama çiftçiler ve köylüler için yaşamsal bu konular her türlü siyasi tercihin üzerindedir ve şüphesiz Türkiye’nin uzun vadeli menfaatleri arasındadır.  Bu kesime “kaybettikleri” ve “kazanabilecekleri” sürekli hatırlatılmalı, mesajlar “mazot 1 TL olacak” ya da #ŞekerVatandırSatılamaz türünden sığ ve popülist olmamalıdır.

Oy verme davranışı açısından bakılacak olursa da, köydeki yakınlarının AKP’den soğuması, Erdoğan seçeneğine yakın duran şehirdeki akrabalarının bir telefon görüşmesinde bile aklının karışmasına yol açabilir.

KADINLAR

AKP iktidarında en çok çile çeken toplum kesimi kadınlar…

Bedenleri üzerinden, başlarını örtmeleri ya da örtmemeleri üzerinden, doğurganlıkları hatta nasıl doğum yapacakları üzerinden sürekli eleştirilen ve ötekileştirilen kadınlar.

Kahkaha atmaları bile rahatsızlık yaratan, evde, sokakta, toplu taşıma aracında şiddete uğrayan ve giderek “kadına şiddet meşru sayılabilir” anlayışının yayıldığı bir döneme tahammül etmesi beklenen kadınlar.

Eşit işe eşit ücret beklentisi karşılanamayan, uygulanan politikalar sonucu işverenin ikinci değil sonuncu tercihi haline gelmeye başlayan yine kadınlar.

Sadakayı kurumsallaştıran bazı makyaj uygulamalar dışında, hiç akla gelmeyen ve giderek kısıtlanan kadınlar için bu seçim bu gidişata DUR deme fırsatı olabilir.

Bir zamanlar başını örten mütedeyyin kadınların tamamının Erdoğancı olduğunu zannedenler vardı, sanırım bu siyasi körlüğe esir olan kimse kalmamıştır.  Ataerkil yapılarda tek adamın baskısıyla yakından tanışan ve bundan haz etmeyen her kadın, siyasetteki tek adam dayatmasına karşı durmaya adaydır. Bu seçimin sonucu ne olursa olsun, bu ülkenin kaderi kadınların azmi ve kararlılığı doğrultusunda şekillenecektir.

Bu alt kırılımlar 24 Haziran’daki cumhurbaşkanlığı 1.tur seçimi için öngörülmüştür.  Eğer seçim ikinci tura kalırsa, seçimin kaderini ağırlıklı HDP seçmeninin oluşturduğu Kürt asıllı vatandaşlarımız belirleyecektir.

24 Haziran yolunda Erdoğan: Bir lider portresi – IV

Çok partili demokrasilerde eşine pek az rastlanır bir performansa sahip Recep Tayyip Erdoğan.. Kaybetmek nedir bilmiyor, adeta “yenilmez” bir siyaset ustası.

Hem seçim kazanıyor, hem oy oranını artırıyor, hem de istediğini her defasında (öyle ya da böyle) almayı biliyor.

MGK merkezli askeri vesayeti bitiriyor, bürokratik baskıyı kırıyor, yanlışta ısrar etmek pahasına 40 yıllık doğrulara meydan okuyor. Gün oluyor Kürtleri, gün oluyor liberalleri kendi safına çekiyor.  Ekonomik krizlerle çökmüyor, Gezi protestolarıyla sallansa da yıkılmıyor, kanseri alt ediyor, 17-25 Aralık’ta ortalığa dökülenlerin “montaj-dublaj” olduğuna kitlesini inandırıyor, darbe girişimlerini atlatıp kahraman oluyor, aile efradının uluslararası ticari başarılarını(?)  rahatça anlatıyor, yasal ve geçerli bir üniversite diploması ibraz edememiş görünse de cumhurbaşkanı adayı olabiliyor. Dün “ak” dediğine, bugün “kara” diyor. Yarın “yeşil” ya da “gri” dese bile bunu satın alacak bir kitleyi peşinden sürüklüyor.  Mütemadiyen vaaz ettiği ve tarifi pek muğlak yeni Türkiye’nin kurucu lideri gibi hareket ediyor.  Peki bu nasıl mümkün oluyor ?  Yazı dizimizin dördüncü bölümünde Erdoğan kültünü incelemeye gayret edeceğiz.

Bu ülke yıllardır dediğim dedik, pek alttan almayan, rakiplerine mutlak üstünlük kuran ve duygulara hitap ederken popülizmi de sonuna dek kullanan lider figürüne hayran. Süleyman Demirel’in meydanlarda “düşün peşime” diye bağırdığı günlerden beri, Turgut Özal’ın siyasi rakipleriyle hınzırca alay ettiği günlerden beri iddiasını ortaya koyan, hikayesini iyi satan adamları seviyor.   Örneğin Prof. Erdal İnönü, Cem Boyner, Aydın Güven Gürkan, Mesut Yılmaz tercih edilmiyor, edilmedi.

Türkiye’de arzulanan lider figürüne en uygun isim de şu an R.Tayyip Erdoğan.  Bu iş için kurgulanmış gibi görünen çekici bir yaşam öyküsüne sahip ama aynı zamanda siyasete girmemiş olsa ortalama seçmenin alışveriş yaptığı esnaf, kapı komşusu ya da kıraathanedeki tavla arkadaşı olabilecek kadar özdeşleşilebilir “sıradan” biri aslında.

Geçmiş dönem liderlerinden bazılarını düşündüğünüzde Aydınlı zengin toprak ağasının muhteris oğlu Adnan Menderes, Fulbright bursuyla ABD’de eğitim almış parlak mühendis Süleyman Demirel, annesi ressam olan Robert College mezunu şair Bülent Ecevit, Yeniköy’de yalıda oturan Amerikalı Prof. Tansu Çiller her gün karşılaşabileceği ve/veya sosyalleşebileceği insanlar olamazdı sıradan seçmenin. Oysa Erdoğan siyasetçi değil de emekli İETT memuru olarak kalsaydı, halı sahada top oynanan Tayyip abi ya da yakıt parası yüzünden kavga edilen apartman yöneticisi Tayyip amca olabilirdi.

Öyle ki birebir dokunduğu insan sayısını artırabilse, oy oranını ve popülaritesini de artırabilecek bir tür tılsıma sahip sanki..

Ses tonu, hitabeti, yıllarca köşede iktidar sırasını beklemiş İslamcı geleneğin bir ferdi olması, boyu posu dışında Erdoğan imgesinde başka unsurlar da var.

Kanaatim odur ki, ülkemizin ATATÜRK döneminden beri aşmaya çalıştığı ama yanlış politikaların da katkısıyla sürekli kendini yeniden ürettiği için bir türlü aşılamayan iki sorunu var.

  • Cehalet
  • Yobazlık

Cehaleti sadece tahsil eksikliği olarak kullanmadığımı, yobazlık kelimesinin de sadece sünni islam üzerinden yorumlanmaması gerektiğinin önemle altını çizmek isterim.

Yukarıda tanımlamaya çalıştığım seçmen grubunda daha çok olmak üzerinde genelde Türk insanında üç baskın negatif duyguya da sıklıkla rastlanıyor.

  • Eziklik / güce tapınma
  • Haset
  • Gelecek endişesi

Erdoğan bu beş sıkıntının, sorunun, eksiğin tam ortasından kopup gelerek bu konuma yükseldi. Bu anlamda seçmenini açık ara en iyi tanıyan lider. Öyle ki bu insanların nabzı adeta Erdoğan’ın avuçlarında atıyor.  Kanımca yükselen dip dalganın farkında ve körüklediği neo-Osmanlı siyasal islamcılık ateşinin ülkeyi tümden kavurmasından da zaman zaman endişe ettiğini düşünüyorum.  Zira Erdoğan artık kendisi kadar akıllı ama %100 sadık, itaatkar ve çalışkan insanları çevresinde istiyor.  Türkiye Cumhuriyeti’nde taarruz ettiği bazı yerleşik değerlerin yerine koyduğu politik ve sosyo-kültürel iklim ise bir tür ahlaksızlık, riyakarlık ve aptallık sarmalı doğuruyor.  Bilhassa “dinine ve kinine sahip çıkan gençlik” yetiştirme ideali, milli eğitimi oyuncak haline getirip siyasi heveslere  göre nesiller tasarlama fantezisi çok tehlikeli bir saplantıdır.

Peki 24 Haziran’a doğru giderken Recep Tayyip Erdoğan’ın elinde neler var?  “Neler yok?” diye sorsak daha kolay olurdu zira 16 yıllık kesintisiz iktidarda sepetini fazlasıyla doldurdu Erdoğan.. Çok kısaca bakalım:

YÜRÜTME: Tamamen Erdoğan’ın elinde.. Bakanlardan, muhtarlara ondan habersiz neredeyse kuş uçmuyor.

YASAMA:  Anayasayı tek başına değiştirecek çoğunluğu bulamasa da, 7 Haziran 2015 tökezlemesi hariç asla 276 sıkıntısı da yaşamadı.  AK Parti meclis grubu üzerinde tam bir hakimiyeti var, onun istemediği bir şeyin TBMM’den çıkması çok küçük bir ihtimal

YARGI:  HSYK’nın ismindeki Yüksek ibaresine bile tahammül edilemeyen dönemde siyaset kurumuna karşı bağımsızlığını koruyan savcı ve hakimlerin azınlıkta olduğunu söylesek inkar eden çıkar mı?  Bir dönem FETÖ’ye teslim edilen, sonra kadro olarak içi boşalan, şimdi de adalet dağıtma yetkinliği azalan ve nihai kararlarında standart bozulan yargı ülkenin en büyük sorunu haline geldi.

MEDYA:  Dördüncü kuvvet %90 Erdoğan’ın elinde ve emrinde… Havuz medyası ülkenin yalan jeneratörü konumunda.  Medyadaki kartelleşme eğilimi ve satın almalar / ortaklıklar tamamen Erdoğan’ın kontrolünde. İktidarı somut ve tutarlı biçimde eleştiren gazeteciler çalıştıkları kuruluşlarda barınamıyor, çeşitli baskılara maruz kalıyor hatta tutuklanabiliyor.  Basında kalem oynatan, ekranda kelam eskiten herkes bu şartlara göre otokontrol uyguluyor.  İfade edilmediği sürece düşünce özgürlüğü var ama düşündüklerini söyleyenlerin / yazanların başına ne geleceğini garanti edemiyoruz. mazallah…

YEREL YÖNETİMLER:  AKP’nin en güçlü olduğu alanlardan biri, hoşnutsuzluk yaratan belediyelere de ya kapıya müfettiş/kayyım gidiyor ya da haklarında soruşturma açılabiliyor.

İŞ DÜNYASI:  Erdoğan’ın uçağında yer bulmak için yarışanlar, tuzu kuru TÜSİAD’ın sade suya tirit cılız tepkileri, kamu ihaleleri ile semirtilen nevzuhur müteahhitler, kısacası büyük ticaret erbabı olanın Erdoğan muhalifi olması imkansız.

ÜNİVERSİTELER:  12 Eylül ile hesaplaşmak söylemini bol bol kullanarak iktidara gelen Erdoğan, YÖK’ü yok etmediği gibi sahip çıktı.  Bugün çoğu yüksek liseyi andıran, bilimsel üretimi yetersiz, özgürlük alanları kısıtlı üniversiteler var.  Seçilme kriterleri göz önüne alındığından ancak uslu dururlarsa şirin babayı göreceklerinin farkında olan rektörler tarafından yönetiliyor bu üniversiteler.

SENDİKALAR:  Sendikalı işçi sayısı düzenli olarak azalıyor, iş kazalarında dahi sesleri fazla çıkamıyor, kısacası “sarı sendika” revaçta.

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI:  Demokles’in kılıcı tepelerinde sallanıyor, kamunun hançeri sırtlarında, sokakta güvenlik güçleriyle burun buruna, seslerini duyurma imkanları kısıtlı… Zaten örgütlülük bu toprakların fıtratına ters!

BÜROKRASİ:  Maaşlarını AKP’den aldıklarını düşünen bürokratlar ve “hamili kart bizdendir” iteklemesi olmadan kadro alamayanlar, kısaca geçiniz!

Bunlara ek olarak, bize özel dört güç unsuru daha var

MGK / TSK:  Milli Güvenlik Kurulu son yıllarda sadece Erdoğan’ın tercihlerine uygun tavsiyelerde bulunuyor, Yüksek Askeri Şura kararlarında askerlerin neredeyse söz hakkı kalmadı.  Eskiden demokrasiye balans ayarı yaptığını zanneden generaller vardı, şimdi Tansu Çiller’in Tak-Şak paşası Orgeneral Doğan Güreş’i bile aşan profiller mevcut.  Bay Hilmi Özkök ile başlayan, Bay Necdet Özel ile boyut değiştiren, darbe girişimi sırasında tutsak alınmayı başardığı halde görevinde kalan Bay Hulusi Akar ile zirve yapan acayip bir üst komuta kademesi zuhur etti.  Elbette siyasete müdahil olmamaları çok güzel ama askeri konularda dahi savunma politikalarına yön verecek evsafta görünmemeleri trajik ve çok riskli…

Anayasa Mahkemesi / YÜKSEK YARGI:  Anayasal krizlerde dahi “benim görev alanım değil” diyebilen AYM, artık raporları TBMM’de gündem olmayan Sayıştay, Rize’de çay toplarken siyasete ısınan Danıştay ile durum pek iç açıcı değil “hukukun üstünlüğü” açısından…

TARİKAT ve CEMAATLER:  AKP Milli Görüş gömleğini çıkarmış olsa da dini referanslar çerçevesinde Erdoğan’a yakınlar.. İtikatla, tasavvufla, maneviyatla ilgilenmek yerine hemen hepsi ticaretin içinde, siyasetin göbeğinde ve oy verme davranışını kısmen etkileyecek boyutta.

En az 20 yıl boyunca Cumhuriyet karşıtı F tipi yapılanmanın adım adım getirdiği tehlikelere dikkat çekenlere dudak bükenler, eski iktidar ortaklarını bugün FETÖ olarak lanetleyip beş kıtada kırmızı bültenle izini sürenler, maalesef boşalan yerleri de vazgeçemedikleri menzile uygun tiplemelerle doldurmaktan vazgeçemiyor.  Erdoğan kabul etmek istemese de, siyasi ve ticari emellerine ulaşmak için her tür kirli pazarlığa girebilen tarikat ve cemaatler “din ve vicdan özgürlüğü” konusu değil, milli güvenlik sorunudur.

DİYANET İŞLERİ:  AKP’nin propaganda makinesi, muhalefet partilerinin en amansız rakibi.  Muazzam bir bütçe, devasa bir örgütlenme ve lidere tam bağlılık.  24 Haziran öncesi Ramazan ayında 4 Cuma namazı hutbesi, bir bayram namazı hutbesi, vaazlar ve teravih sohbetlerine dikkat etsin muhalefet, satır arası mesajlarla Erdoğan zaferini oralarda perçinleyebilir.

OHAL rejimini de hesaba kattığımızda hani neredeyse bir tek nükleer silahı yok Erdoğan’ın, onun dışında hemen her şeye sahip.  Muhalefet açısından gayet moral bozucu bu manzara, Erdoğan’ın yenilmezliğin sembolü Achilleus gibi görünmesine yol açıyor.  Antik Yunan’ın büyük savaşçısı, Truva fatihi Achilleus sadece topuğundan yaralanabilirdi ve o sayede durdurulabildi.  Peki Erdoğan’ın zayıf topuğu var mı?  O da yazı dizimizin devamında sırası geldikçe gündeme gelsin ama anahtar kelimeler şimdiden belli.. ADALET ve KALKINMA  (aradığınız kavramlara şu anda ulaşılamıyor)

Altı yüzeysel soru üzerinden 24 Haziran – III

Yazı dizimizin ikinci halkasında muhalefet partilerinin erişmekte zorlandığı kitleyi tarif etmiş, onlarla temas kurulması gereğine değinmiştik. Şimdi de 24 Haziran 2018’de sandığa gidecek insanların sorduğu ve/veya muhatap olduğu en basit, en yüzeysel, altı sıradan soruyu biraz kurcalayalım.  Bunları ve ötesini düşündüğümüzde seçim kampanyasının adımları da şekillenmeye başlayacak.

İlk soru “ülkeyi kim yönetiyor?”

Buna “hükümet” veya “TBMM” cevabı veren neredeyse yok, hemen herkes ülkeyi tek bir kişinin (R.Tayyip Erdoğan) yönettiğini düşünüyor.  Dolayısıyla başkanlık sisteminin dezavantajı, ortalama seçmen gözünde “zaten tek kişinin ağzına bakıyor tüm sistem” olarak algılanıyor.  Yani değişen bir şey olmayacak, niteliği belirsiz değişimin korkutucu riski söz konusu değil.  Öte yandan muhafazakar seçmen Erdoğan dışında başka bir Ak Parti üyesine bu hükümranlığı vermek konusunda oldukça mütereddit, karşı cenah olarak gördüğü siyasi çizgiden birinin başa geçmesini ise felaket olarak niteliyor.  Erdoğan’ın ölümsüz olmadığını ve karizmatik liderlerin siyaset sahnesinden çekilmesini müteakip yaşananları işlemek düşünülebilir.

İkinci soru “milletvekillerinin etkisi & katkısı & faydası nedir?”

Milletvekilleri liderlerin işaret ettiği şekilde parmak kaldırıp indiren, yasama faaliyetinin edilgen figürleri, bağımlı değişkenleri olarak algılanıyor.  Özellikle son dönemde AKP’nin ülkenin önemli meseleleri TBMM’de genel görüşme konusu bile yaptırmaması, hayati anayasa değişikliği görüşmelerinin medyada canlı yayınlanmaması, milletvekillerinin türlü pazarlıklar içinde olduğu algısı bu kanaati pekiştirmiş durumda.  Dolayısıyla TBMM’nin pratikte devre dışı kalması vahim bir durum olarak algılanmıyor.  Buna rağmen AKP’nin “yasama güçlenecek, milletvekilleri kanun yaparken daha bağımsız olacak” söylemi, milletvekilleri istifa etmedikleri takdirde artık bakan olamayacağı için 16 Nisan referandum kampanyasında inandırıcı olmaya en yakın önerme olarak öne çıkmıştı.  Asgari müşterekler çerçevesinde elden kayıp giden ülkeye sahip çıkması umulan muhalefet partileri, 24 Haziran’da 600 vekile çıkacak TBMM’de salt çoğunluğu elde ettiklerinde Türkiye’nin huzuru, refahı ve iyileşmesi için ne yapacağını çok iyi anlatmak zorundadır.

Üçüncü soru “muhalefet ne işe yarıyor ki?”

Tek parti iktidarlarında “kudret” tamamen aritmetik dengeye indirgeniyor.

CHP meclis araştırması istiyor, AKP oylarıyla reddediliyor.

HDP bir bakan hakkında gensoru istiyor, AKP oylarıyla reddediliyor.

MHP zaten ümidini ve ikbalini Erdoğan’a bağlamış dolayısıyla AKP ne isterse mecliste o görüşülüyor, sonunda onların dediği oluyor.

Ortalama seçmen; bağıran, çağıran, itiraz eden, durdurmaya gayret eden, muktediri yavaşlatarak hizmet ulaşmasını geciktiren faydasız bir muhalefetin varlığına inanmaya başlıyor.  Dolayısıyla yürütmenin denetimsiz & kontrolsüz güçlenmesini risk olarak görmüyor hatta işlerin hızlanacağını düşünüyor.

Muhalefet partileri somut hizmetlere yönelik önerilerini, zamanında yaptığı uyarıları yeniden hatırlatmalıdır.  Asla ideolojik değil ama gündelik yaşam pratiğine dönük daha kaliteli hizmet sunulması ve kamu kaynaklarının etkin kullanılması için geçmişteki çabalarını ve zamanın haklı çıkardığı argümanlarını kamuoyuna yeniden sunmalıdır.

Bunlara ek olarak sunulabilecek siyasi örneklere gelirsek; Fethullah Gülen’e, Ergenekon-Balyoz davalarına, samimiyetten uzak gizli pazarlıklarla yürüyen çözüm sürecine, BOP adı verilen ABD mahreçli projeye her zaman şüpheyle yaklaşmış, karşı çıkmış, iktidarı uyarmış kişiler ve partiler haklıydılar, zaman onların haklılığını tekrar tekrar ispatladı.

Dün EVET kampanyası yapanlar, bugün 24 Haziran oldu bittisine imza koyanlar, zamanında tüm bu hayati konularda yanıldılar, “bizzat savcısı” oldukları, “emri ben verdim” dedikleri konularda geri adım attılar, “yanılmışız Allah bizi affetsin” dediler.  Bugün seçilmek için herkese mavi boncuk dağıtırken yarın pişman olmayacaklarının, ülkeyi yeni bir çıkmaza sokmayacaklarının garantisi var mıdır?

Elbette yoktur.

Dördüncü soru “Türk tipi başkanlık sistemi iyi olacak, hem koalisyon dönemlerinde çok çekmedi mi bu millet?”

Biraz karikatürize edersek bu söylem şuna evriliyor:

1.köprüyü tek başına iktidar olan Demirel yaptı, solcular karşıydı. 2.köprüyü tek başına iktidar olan Özal yaptı, solcular karşıydı. 3.köprüyü tek başına iktidar olan Erdoğan yaptı, solcular yine karşıydı. Tek parti iktidarları büyük eserlere imza atarken, İstanbul’un ihtiyaçlarını bile anlamayan solcular sadece boşa kürek çekti.”

Koalisyon hükümetlerinin başarısız, yetersiz, beceriksiz olduğu ve ülkeyi kaosa sürükledikleri o kadar sık anlatıldı ki, sağ bir partide oyların konsolide edilmesi gereksinimi bir taraftan da başkanlık modelinin kapısını açtı.

Batı demokrasilerinde başarıyla yürüyen koalisyonların altında seçmene hesap verme zorunluluğu ve kökleşmiş demokrasi kültürü yatmaktadır.  Bu anlamda Türkiye’de eksik olan, seçmeni doğru bilgilendirmeyi vazife bilen ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenen nitelikli siyasetçilerin azlığıdır.   Hatasını kabul etmenin erdem değil zayıflık olarak görüldüğü, kimsenin istifa etmeyi aklından geçirmediği bir ülkede suçlu koalisyon ihtimalleri değil siyasi kültürdür.

Beşinci soru: “AK Parti bu millet için gece gündüz çalıştı, Türkiye nereden nereye geldi, yollar-köprüler-altyapı yatırımları, bunları görmüyor musunuz?”

Bu sorunun cevabı ülkedeki vatandaşlık bilinci ya da devlet – birey ilişkisinde gizli. Örneğin ABD’de “citizen” bile olmaktan önce “tax payer” olduğunu bilen seçmen ödediği vergilere karşılık alması gereken hizmeti lütuf gibi sunan siyasetçilere uzaylı görmüş gibi bakıyor.  Kabul edilmeli ki, liderini parlatmaktan sonra AKP’nin en büyük propaganda başarısı; fizibilitesi eksik, çevreyle uyumsuz, ekonomik model olarak kamu zararına olan icraatlarını bile “başarı hikayesi” olarak sunabilmesidir.  Burada halkın vergileriyle finanse edilen bu yatırımların kullanım ömürleri, çevresel etkileri ya da gerekliliklerinden ziyade “yandaş müteahhitleri” zengin etme maksadıyla kurgulanmış sakat finansman modellerini eleştirmek ve “ideal koşullarda nasıl yapılmalıydı, kaynak nereden yaratılmalıydı, biz daha iyisini yaparız çünkü…” konusunu işlemek daha çok ses getirecektir.  Başta CHP olmak üzere ülkeyi yönetme iddiasında olan tüm organizasyonlar, halka ulaşan ve bir şekilde memnuniyet yaratan hizmetlere sıradan cümlelerle burun kıvıran muhalefet partisi olmaktan çıkmalıdır.

Altıncı soru:  “Erdoğan terörle mücadele etme kararlılığına sahip, dış politikada dünyaya meydan okuyor, PKK + FETÖ’yü ancak o ve ekibi bitirir, zaten 16 yıldır Reis’in alternatifi yok, VAR diyebilir misiniz”

Gündemin çok hızlı değiştiği, ülkenin oradan oraya savrulduğu dönemde, gelişmeleri takip etmekten yorulan seçmenin kısa erimli hafızaya sahip olduğunu unutmamak gerekiyor.  Bölücü terörün Güneydoğu Anadolu’da her sokağa nüfuz etmesine, il ve ilçelerin savaş alanına dönmesine yol açan sahte barış süreci bir yanda; yıllar boyu Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi diye hürmet gören T.C. düşmanı emekli vaizin paylaşılamayan dersaneler rantı üzerine önce paralel devlet yapılanması, sonra da FETÖ olarak ilan edilmesi bir yanda…

Herkesin kolaylıkla ve yıllarca kandırabildiği birinin sergilediği kararlılık olamaz, o anki bıçkın (Kasımpaşalı) tavırları bir yerlerde gururunuzu okşuyordur, o kadar.  Bunu sıklıkla ve hiç çekinmeden anlatmak gerekiyor, AKP’nin dış politika ve iç güvenlik konularında hem tutarsız, hem mantıksız hatta bazı durumlarda ülkeye zarar veren illegal odaklara kör bakmış olduğunu tekrar tekrar müşahhas örneklerle aktarmak / hafızaları tazelemek şarttır.  Yenikapı ruhu diye pompalanan atmosferin, zeytinyağı gibi üste çıkmak çabası olduğu; bir zamanlar ülkeyi birlikte parselledikleri gizli ortaklarına hitaben söylenen “ne istediler de vermedik” cümlesinden bellidir.

Merhum Prof.Necmettin Erbakan’ın yıldızının bir türlü barışmadığı Fethullah Gülen adlı iblisin 28 Şubat post-modern darbesi ertesinde, yeterince nüfuz edemediği Refah Partisi yerine, partiden ayrılan gençlerin kurduğu Ak Parti’ye tüm desteğini vermesi acaba tesadüf müydü, yıllarca sorunsuz devam eden Pennsylvania – Söğütözü ortaklığının temeli ilk ne zaman atıldı ?

Irak ve Suriye politikalarında başarısızlığa uğrayan AKP’nin bir gün Rusya, bir gün ABD, bir gün Barzani, bir gün Körfez ülkelerindeki Vahhabi blokuyla birlikte oluşu Türkiye’nin çıkarlarını maksimize etme çabası mıdır yoksa mat olmadan önce yapılan son satranç hamleleri midir?

Beşar Esad’ı devirme hevesiyle sırtı sıvazlananların yangın yerine çevirdiği ülkeden kaçmak zorunda kalan 3,5 milyon Suriyelinin vebali kimdedir, bizzat ilgili bakanların ifade ettiği şekliyle %80’lik bölümü Türkiye’de kalmak isteyen bu insanların akıbeti ne olacaktır, yaratacakları bütçe yükü ve topluma çıkaracakları sosyal faturayı kim ödeyecektir ?

Samimiyetten uzak çözüm sürecinde “siz tetiğe basmazsanız biz de size hareket özgürlüğü sağlarız” pazarlıkları sonucu terör örgütü PKK il ve ilçelerde büyük bir alan hakimiyeti sağlamadı mı?  Yöre halkının çektiği acıların, ayaklanmaya dönüşen bu terör dalgasının bastırılması için canından olan güvenlik güçlerinin sorumlusu kimdir?  Hangi devlet kendi sınırları içinde illegal bir terör organizasyonunun yapılanmasına, yol kesmesine, vergi toplamasına, asfalt yolları tuzaklamasına bu kadar kayıtsız kalabilir ?

En son Afrin’e yönelik Zeytin Dalı harekatı sınırlarımızın düşman unsurlar tarafından çevrildiği kabulüne istinaden askeri bir zorunluluk muydu yoksa bizzat Erdoğan’ın deyimiyle partilerindeki metal yorgunluğunu atma vesilesi miydi?  Sınırlarımızın hemen ötesinde böyle büyük bir tehlike adım adım oluşurken, metre metre kazılırken akıllar neredeydi?  ABD-Büyük Britanya-Fransa troykasının Şam yönetimini hedef alan hava saldırısını T.C. Dışişleri Bakanlığı “insanlığın vicdanına tercüman olan ve memnuniyet verici” bulurken, üç gün sonra Erdoğan’ın “Gel vur burayı, ondan sonra barış de. Olmaz olsun böyle barış” demesindeki tutarsızlığın izahı nedir?  Bu hava saldırısına dek İran ve Rusya ile elele poz veren ülkenin, Tomahawk füzelerini gördükten sonra NATO üyesi olduğunu hatırlaması acıklı değil midir?  Afrin’e Moskova’nın oluru ile girenler artık Putin ile iş tutabilecek midir?

Bu ve bunun gibi yakıcı soruların “şahsiyetleri doğrudan hedef almadan” ama yanlış hesabın (mesela stratejik derinlik / değerli yalnızlık vs.) sadece Bağdat’tan değil her yerden döneceğini vurgulanarak tekrarlanması gerekiyor, bu hususta çekingenliğe mahal yoktur.

Başarılı belediyecilik geleneğinden doğan AKP’nin asfalt ve betonla hiç bitmeyen aşkı, ülkenin gerçek manada kalkınmasına, muasır medeniyet seviyesine yaklaşmasına, gelirin adil dağılımına, iç barışın sağlanmasına, dış politikada saygın bir tutum takınılmasına asla yetmemektedir.  Peyderpey tasfiye edilen Gülen müritlerinin yerine benzer deneyimde ama bu kez vatanperver & güvenilir kişiler yerleştirilememesi bu çıkmazı daha da derinleştirecektir.

Aslında bu altıncı soru gerçek hayatın içinde hakiki bir illüzyon yaşadığımızın göstergesi dolayısıyla bu sorunun alt kırılımlarına biraz daha vakit harcayıp Erdoğan kültünü iyi analiz etmek gerekiyor.

ERDOĞAN tipi liderlik konusu serinin dördüncü yazısında…

Bakış açını değiştir, yeni kitleye ulaş: 24 Haziran 2018 – II

24 Haziran 2018 seçimleri ile ilgili yazı dizimizin ilk halkasında önümüze konan ve içine sığmamız beklenen bir kutu yokmuş gibi hareket etmenin gerekliliğine değinilmişti.

Amerikalıların sık kullandığı deyimle “think out of the box

Siyaset dışından örnek vermek gerekirse, global şirketler marka vaatlerinin potansiyel müşterilerden evvel, kendi çalışanları tarafından benimsenmesini ve şirket çalışanlarının birer marka elçisine (brand ambassador) dönüşmesini stratejilerinde ideal hedeflerden biri olarak görürler. Daha sonra da müşterilerin aynı dönüşümü yaşaması ve çevrelerine markanın mesajını yayması beklenir.  Böylelikle inandırıcılık ve nesnellik barajını aşamayan pahalı reklamlar yerine, benimsedikleri markaları methetmeden duramayan insanların yarattığı kişisel etki alanları birbirine eklenerek sonunda geniş bir kitleye doğrudan mesaj gönderme olanağına kavuşulur.

Kolay anlaşılır argümanlar, geçmişle-gelecek arasındaki benzerlik ya da karşıtlık üzerinden üretilecek sorular, aceleye getirilmiş seçim öncesi belirsizlikler ve çıkmayan uyum yasalarının yaratacağı boşlukların yaratacağı riskler ama en önemlisi sıradan bir insanın hayatının olumlu / olumsuz yönde nasıl değişebileceğine dair örnekler kullanılırsa, 24 Haziran’da sandığa gitmek konusunda hevesli olmayanların Erdoğan dışındaki seçeneklere yönelmesi, Erdoğan’a yakın duran bazı seçmenlerin de şüpheye düşerek kendi tercihlerini sorgulaması mümkün olabilir.  Belli bir plan doğrultusunda ve seçili mesajları sürekli tekrarlamak suretiyle muhalefet partilerinin seçmeninin (bilhassa partilerin direkt iletişim kurduğu üyelerinin) bireysel kampanya temsilcisi şeklinde hareket edip yakın çevresine nüfuz etmesini sağlayacak zemin yaratılabilir.

Risklerin vurgulanması ya da olumsuz örneklerin hatırlatılması iktidar blokunun savunmaya geçmesine yol açacağı için her mesajın sonunda bardağın boş tarafını hep beraber doldurmaya duyulan inanç yer almalıdır.  İletişimde kullanılacak tonlama ortak gelecek, daha iyi bir hayat, umut ve pozitif beklentilerden feyz almak durumunda.  “Tehlikenin farkında mısınız?” tarzı öcüleri adresleyen cümleler yerine bu güzel ülkenin kendini yalnız hatta çaresiz hisseden insanlarına “birlikte daha güçlüyüz ve geleceği değiştirebiliriz” duygusu geçirilmelidir.

Ana muhalefet partisi üzerinden örneği ele alırsak, geleneksel CHP seçmeninin neredeyse %90 ve üzeri bir oranda CHP’nin belirleyeceği adaya oy vereceğini varsaymak yanlış olmayacağına göre (ikinci Ekmeleddin faciası yaşanmaması kaydıyla), safları sıklaştırma mantığıyla hareket etmenin istenen sonuca ulaşamayacağı ortadadır.  Safları sıklaştırmanın aritmetik gerçekliği de yoktur.   CHP %25 oy oranına saplanıp kalmış, oyunun yeni kurallarına göre %50+1’i bulması bugün imkansız olan bir organizasyondur.  Tüm muhalefet partileri bu seçimde arzuladıkları (ama aslında bugün pek inanmadıkları) sonucu alırsa hem ülkenin kaderini değiştirecek, hem de kendilerine yeni alan açabileceklerdir.  Yeni alan açmanın yolu da, daha önce ulaşılamamış geniş halk kitleleriyle temas kurmakla mümkün olabilir.  Tam tersi bir netice çıkarsa da, CHP başta olmak üzere müzmin muhalif partilerin siyaset sahnesindeki varlığı anlamsızlaşmaya başlayacaktır.  Zira demokrasi kültürünün olgunlaşmadığı, politikanın çıkar ortaklığı olarak algılandığı, sandığın tek kriter olduğu ülkelerde siyaset sadece KAZANMAK için yapılır.  Kazanan ata oynamayı sevenlerin diyarında, kaybedenler pek sevilmez ve iyi yarışmış olsalar bile yeterince saygı görmez.

AKP’nin önerdiği adaya sahip çıkan siyasi koalisyonun en büyük avantajları seçimi SAĞ / SOL siyaset çekişmesine dönüştürmek, insaftan yoksun bir sömürü anlayışıyla milliyetçilik rüzgarı estirmek ya da 15 Temmuz’da ülkeye yaşatılan kabusun tekrarını engelleme iddiası (istikrar söylemi) olacaktır.   Siyasal islamcılık akımının şiarı dini değerler üzerinden siyasi rant elde etmek olduğu için, o koza ayrıca değinmiyorum.  Bugüne kadar sürekli proje ve icraatları ile övünmüş, girdiği her seçimi kazanmış, bu başarısını “biz ve onlar” söylemi üzerinden kendi seçmen kitlesini konsolide etmeye borçlu, ülkeyi tek başına yönetme iddiasındaki çalışkan ve karizmatik lider de bu avantajları bizzat sahada kullanan başrol konumundadır.

Hem yoğun şekilde iktidar partisinin propagandasına maruz kalacak, hem de muhalefet partilerinin klasik çizgilerini değiştirerek ulaşması önem arz eden sağ ağırlıklı seçmen kitlesini aşağıdaki şekilde tarif edip, siyasal davranış açısından anlamlandırmaya çalışalım.

  • Ayakta kalmaya, hayata tutunmaya çalışan; daha iyi bir yaşam isteyen ya da yarınlarından emin olmayan sıradan insanlar için,

  • Partizan kimlikte olmayan, politikayla yoğun olarak ilgilenmeyen,
  • Siyasetin kendilerine bir şey kazandırmadığını bilen ama kaybettirdiklerini de zamana bağlı aşınma şeklinde kaybettiği için yeterince fark edemeyen,
  • Yüksek eğitimli olmayan, kitap okumayan, algıları güdümlü medya tarafından manipüle edilmeye çalışılan, eleştirel & sorgulayan bakış açısına mesafeli, geleneklerine bağlı, çetrefil konulara az kafa yorup kestirmeden çıkarsamalarda bulunan,
  • Anayasa değişiklik paketini detaylı okumamış olduğu halde 16 Nisan’da EVET diyen, bugün bile olan biteni sadece başbakanlık makamının ortadan kalkacağı ve Erdoğan’ın “BAŞKAN” olacağından ibaret sayan,
  • İyiden iyiye sağa yatmış siyasi yelpazenin ortasında veya sağında olan,
  • Bilhassa 34 yaş ve altında olup, seçmen olarak deneyimledikleri dönemin tamamı Recep Tayyip Erdoğan galibiyetleri, zaferleri, balkon konuşmaları ile geçmiş insanlar için,

  • Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerlerine düşmanlık beslemeyen, kendilerini “müslüman” veya “muhafazakar” olarak niteleyen, öte yandan günlük yaşam pratikleri yalnızca dine dayalı olmayan insanlar için,

24 Haziran seçimlerinin, mevcut parlamenter düzenin ve alaturka başkanlık sisteminin nasıl göründüğünü izah etmeye çalışacağım.  Elbette elimde bu amaca yönelik bilimsel veri ya da büyük bir örneklem yer almadığından ancak kendi deneyimlerimden, gözlemlerinden ve hatırladıklarımdan yola çıkıyorum.

Yola çıkarken konu bazında sınıflama ve gruplamaları akademik düzlemde değil, yukarıda tarif ettiğim insanlar tarafından en sık tekrarlanan basit sorular ve ilgili cevaplar üzerinden aktarmaya gayret edeceğim.

Devamı serinin üçüncü yazısında…