Sarı-kırmızı sivil toplum öyküsü

Osmanlı İmparatorluğu kayıp ve acılarla dolu son 50 yılına girerken, dönüşümünü tahlil edemediği için çok gerisinde kaldığı Avrupa ile yarışmaya aday kendi insan kaynağını yetiştirmek umuduyla çaktı Mekteb-i Sultani kıvılcımını. 1868’de yedi düvelin burun kıvırmasına hatta şiddetli itirazlarına rağmen o kıvılcım meşaleye dönüştü ve aynı muhitte 500 yılı aşkın bir eğitim geleneğin son temsilcisi olarak halen ülkenin 1 numaralı eğitim kurumu.

Mektebin ihdasından 40 sene, II.Meşrutiyetin ilanından bir ay sonra 1908’de Mekteb-i Sultani Cemiyet-i Hayriyesi ismiyle bir dernek kuruldu.  Kuruluşuna öncülük edenler 1873 yılı mezunu Abdurrahman Şeref Efendi ile 1885 mezunu Yusuf Razi Bey olarak kayıtlara geçmiştir. II.Meşrutiyet rüzgarıyla o dönemin dibacesi “Adalet, Hürriyet, Müsavat ve Uhuvvet” idi.  Cemiyetin amacı da, “Mektebe mensup olanlar (talebe ya da mezun) arasındaki dostluk ve arkadaşlık bağlarının güçlendirilip devam ettirilmesi ve öğrenciler arasında yardıma muhtaç durumda bulunanlara destek olunması” şeklinde tayin edilmişti. Elbette Cemiyet bünyesinde siyaset ile iştigal etmek de memnu kılınmıştı.

Cemiyet üye kaydetmeye, üyeler aidat ödemeye başlamıştı ama derneğin resmi kuruluşu için lazım gelen Cemiyetler Kanunu ancak 1909 yılında yayınlanabildi.  Cemiyet de kanuna dayalı hazırlanan ilk nizamnamesi ile 1910’da Mekteb-i Sultani Talebe-i Kadimesi adıyla Beyoğlu Mutasarrıflığına kaydolmuş oldu.  Bu yazıda işleyeceğimiz Galatasaraylılar Derneği’nin tarihi arka planı özetle bu şekildedir.

Hasta Adam’ın siyaseten ölümüyle bu topraklarda yeni bir mücadele başladı.  Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve çevresindeki idealist, yurtsever çekirdek kadronun bize armağanı olan, maalesef kıymetini bilemediğimiz için yolunu kaybetmiş görünen Türkiye Cumhuriyeti bugün 96 yaşında.

Sivil toplum inisiyatiflerinin epey zayıf olduğu bu ülkede Cumhuriyetimiz ile yaşıt çok az NGO varken, 1908 yılında kurulan Galatasaraylılar Derneği 111 yaşında.

Kardeşlik bilinciyle yetişmiş ve ülke ortalamasının her anlamda üzerinde olduğu varsayılabilecek yaklaşık 6700 üyesiyle topluma yön veren güçlü bir sivil toplum kuruluşu olabilecekken, Galatasaraylılar Derneği (Cemiyet) hakiki potansiyelinden çok uzak, pırıltısı azalmış, toplumda karşılığı olmayan, camianın mensuplarına dahi fayda üretemeyen, her yerde ve her fırsatta iktidar kovalayan mahir bir azınlığın çoğunluk adına kararlar alıp tatbik ettirdiği arızalı bir organizasyona dönüşmüş durumda.

Bugün Cemiyet dendiğinde aklımızda beliren ilk görüntü, Levent Çalıkuşu sokak’taki Dernek lokali. Pek çok Galatasaraylının yılda bir kere bile uğramadığı, yılda bir defadan sık gidenlerin muhtelif konulardan şikayetçi olduğu, Çalıkuşu sokağı mesken tutan rakı müdavimi sadık kadronun gözlerinizin önünde beliren fotoğrafın mütemmim cüzü haline geldiği, futbol maç yayını ya da iyi organize edilmiş keyifli etkinlikler dışında kalabalık toplayamayan vasat içkili lokanta kıvamında bugün Cemiyet ! 

Bu vaziyetten kaç kişi yakınıyor bilinmez ama üyelerinin sahip çıkmadığı hiçbir dernek güçlenemez ve ayakta kalamaz.  Genellikle geçmişle avunarak huzur bulan Galatasaraylılar, bu gidişatı tersine çevirmek için asgari sorumluluklarını üstlenmedikçe bugünümüzü de arar hale geliriz.

Elbet kendimi de bu eleştirilerden azade tutmadan söylüyorum bunu.  Yakın gelecekte silkelenmek ve değişebilmek umuduyla yazılıyor bu satırlar !

Peki ne olmalıydı, nasıl olmalıydı?

Öncelikle Cemiyet lokalden ibaret sayılmamalı, Çalıkuşu sokak’a sıkışmamalı, hayata karışmalı, bazen Galatasaraylıları çağırıyorsa bazen de onlara gitmeli..

Adı üzerinde “cemiyet

-Cem kökünden geliyor kelime, bir araya gelmek, toplanmak, birleşmek… Mekan değil ki öncelik, evvela niyet olacak.

Mekteb-i Sultani mezunu ilk müdürümüz, Osmanlı’nın son vak’a-nüvisi, TBMM’de İstanbul milletvekili, Galatasaraylılar Derneğinin kurucusu Abdurrahman Şeref Efendi’nin deyimiyle “Okul ikinci ailedir, sosyal kardeşlik orada başlar” Okuldan sonraki 13.sınıf olmalı Cemiyet…

Bugün Galatasaraylılar Derneği’nin en büyük sorunlarından biri kayıtlı üyelerinden aidat toplayamamak, Türk Lirası cinsinden 7 haneli bir alacak rakamından söz ediyoruz kurum namına, dile kolay.  Mevcut tüzükte yer aldığı şekliyle Cemiyet’in kuruluş amaçlarından biri olan “maddi yardımlaşma” bu ekonomik tabloyla mümkün değil.. Maalesef bazı üyelerin aidat borçları artık şüpheli alacak kategorisinde değerlendiriliyor zira izi bulunamayan üyelerimiz dahi var.  Dolayısıyla üyelerle sürdürülebilir bir ilişki kurabilmek için kapsamlı bir CRM altyapısı gerekiyor.

Hep birlikte “niyet edip” duvarların ardından çıksak, ekonomik sorunları hafifletsek önümüzde sonsuz seçenek doğabilir.

Mesela Galatasaray Lisesi müdiresinin telefonunda hızlı arama seçeneği olur Cemiyet başkanı, “Mektep’teki öğrencilerin gelişimi için bu koridorları daha önce arşınlamış ablaları ve ağabeylerinden nasıl bir fayda sağlarım?” sorusuna alan açar, cevap olur Galatasaraylılar Derneği.

Ülke ekonomisi üretimsizliğin ve tekrarlayan makro hataların sonucu giderek daralırken 40 yaş üstü beyaz yakalıların en büyük sorunu haline gelecek istihdam çemberinde kalmak.  Bunun için bir tür “yellow-red Linkedin” ağı kurabilir Cemiyet.  Eminim ki etkin bir network kurulursa emek piyasasının gerek arz, gerekse de talep tarafında olan Galatasaraylılar birbirlerine “primus inter pares” gözüyle bakacaktır.

Bunlar da yetmez, böyle köklü bir Cemiyet’in eğitim, bilim, kültür, sanat, adalet, spor, çevre & ekoloji, kent yaşamı hakkında söyleyecek sözü olmalı ve dışarıdaki insanlar “acaba Galatasaraylılar ne düşünür bu konuda?” diye merak edip kulak kabartmalı.

Geçmişten örnek vermek gerekirse 4+4+4 konusu ülkede tartışılırken, benim çok sevdiğim kardeşlerimin de emek verdiği mufassal “Eğitim Raporu” bir panelde tartışılmalı ve kamuoyuna sonuç belgesiyle birlikte takdim edilmeliydi.

Avrupa Birliği tam üyelik müzakereleri tıkanıklığa giderken Türkiye’nin alması gerektiği pozisyonu Galatasaraylı emekli diplomatlar ve akademisyenler tartışıp yeni argümanlar üretmeliydi.

Türkiye’de okul çağında olimpik sporların gelişimi konusunda Galatasaraylılar Derneği ve Galatasaray Spor Kulübü birlikte çalışmalı ve yayınladığı bildirge sonucu Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi veya Spor Bakanlığı “Galatasaray’dan görüş almak üzere” toplantı talebinde bulunmalıydı.

Beyoğlu semti adı tam konulamamış ama planlanmışa benzeyen kültürel işgal ile hızla sıradanlaştırılırken, PERA’nın en eski sahipleri kaybolanları hatırlatarak “durun bakalım” demeli ve farkındalık yaratabilmeliydi.

Kısacası bugün “haydi hanımlar beyler toplanıyoruz, kadehleri tokuşturup eski günleri anıyoruz” romantizminden sıyrılıp, mensuplarının ait olmakla iftihar ettiği bir yapıda hem fayda göreceği hem keyif alacağı yeni ortamı üretmek gerekiyor.  Kolaydan başlarsak, ilk olarak Cemiyet lokalindeki yerleşim ve düzen yeniden ele alınmalı.  İşletmecilerin hizmet standartı kaidelere bağlanmalı, yürüyüş mesafesinde mesela Levent-Etiler-Akatlar’da daha iyi hizmet çok daha uygun fiyata temin edilebiliyorsa bu açmazın da çözülmesi gerekecektir.

Galatasaraylıların ilgisizliği hatta kısmen küskünlüğü de bir vakıa, çözümü ise daha çok iletişim, daha çok paylaşım.  İnsanlara sözlerinin dinlendiğini, katkıların yerini bulduğunu ama ihtiyaçların bitmediğini ve zamanla çeşitlendiğini aktarmak.

Misal biz bizeyken ağır el şakalarına bile çok güleriz de, okulda bir dönem yaşanmış ve insanları yıldıran, ayrıştıran şiddetin (maddi ya da manevi) muhkem geleneğin parçası gibi gösterilmesine razı gelemeyiz.  Varsa bununla ilgili derdi / kırgınlığı / gönül yarası olan, onu da yargılamadan sabırla dinlemeli ve tekrarını önlemek için kafa yormalıyız.

Galatasaraylılar Derneği Mektep aidiyeti ortak paydasında kimseyi ama kimseyi dışlamamalı, “varsın onlar da hariçten gazel okusun” dememelidir. Yaş, cinsiyet, siyasi görüş, başka bir gruba/kuruma/derneğe mensubiyet, Ortaköy / Beyoğlu geçmişi, çarşambacı – perşembeci tercihi vs. ne kadar sınıflama / sınırlama varsa ortadan kalkmasına gayret edilmelidir. Her Mekteplinin sahip çıktığı Cemiyet hepimizin olmalıdır.

Doğrular peşpeşe gelince eminim ki Galatasaraylılar içinden rol modeller çıkacaktır. “Size Galatasaraylılık öğreteceğim” iddiasıyla kardeşlerine yemek ısmarlayan, güzel içen bıçkın abiler ya da afili ağır ablalardan bahsetmiyorum. Oluşuyla, duruşuyla, en doğal ve müdanasız haliyle “vay be” dedirten pırıltılı insanlar kastettiğim.

Ve ben isterim ki Mektepli olmayan arkadaşlarım “Yahu şu Cemiyet’e götürsene bizi, çok keyifli ortammış diye duyduk” desinler.  İsterim ki Mektepli olmayan Galatasaraylılar da gurur duysun, Galatasaraylı olmayanlar imrensin. 

Bugüne dönecek olursak mevcut manzara yürek burkuyor. Camianın sürüncemede kalan hiç bir hakiki derdinin çözülmesi için inisiyatif üstlenilmiyor, sorunlar bilinmeyen geleceğe ertelenmeye devam ediyor.

Şahsi gözlemim odur ki Galatasaray’ın tüm kurumları farklı derecelerde olsa da tıkanmıştır, heyecan yaratma & çözüm üretme enerjisinden epey yoksundur zira çalışkan Galatasaraylılar ya ortada yoktur ya da yol yorgunudur.

Kurumlar arası ilişkiler de önem arz ediyor. Malum tüm Galatasaray kurumları aynı yerden doğdular: Mekteb-i Sultani.  Zaman içinde farklı şekillerde yayıldılar, tanındılar, topluma nüfuz ettiler ve değiştiler.  Bugün aynı DNA’yı taşımanın avantajını kullanarak her fırsatta (1+1=3 edecek şekilde) sinerji yaratmaları beklenirken birbirlerinin ayağına basabiliyorlar.

Burada Cemiyet’in pozitif anlamda öncü olabilmesi gerekir.  İlk kural diğer Galatasaray kurumlarının işleyişine burnunu sokmamak ama aynı zamanda yapıcı fikir üretmek / yargılamadan öneride bulunmak.  İnce bir çizgi bu ama tutturulamayacak bir denge değil. Bunu yapmak için teknik / hukuki bir zaruret de bulunmakta.  Türk Medeni Kanununun 71.maddesi üyeleri mensubu oldukları derneğe sadakat göstermek, amaca uygun davranmak, dernek düzenine uymakla yükümlü kılıyor.  Aynı anda üç Galatasaray kurumuna üye iseniz ve karşınıza çetrefil bir dosya gelirse nasıl karar vereceksiniz??

Kötü örnekle başlayalım, konuyu biraz açalım.

Galatasaray Spor Kulübü Sicil Kurulu üyeleri kendilerine 2018 başvuru döneminin son günü topluca teslim edilen A grubu başvuru formlarındaki imzaların önericiler tarafından atılmadığı ve referansların gerçek olmadığı kanaatine vararak ilgili formları kenara ayırdılar.  Malumunuz kızılca kıyamet koptu.  Galatasaraylılar Derneği mensubu da olan spor kulübü sicil kurulu üyeleri disipline verildi.  Başka bir kurumda önlerindeki Tüzük gereği aldıkları karar nedeniyle, üyesi oldukları diğer Galatasaray kurumunda yargılandılar. Daha trajik olan nokta ise şu:  Camiada birçok insan Mektepli kardeşlerimizin kulüp üyeliğinin gecikmesi ve yaşadıkları mağduriyet üzerine, referans imza işinde (haydi kibarlık edip sahtecilik demeyelim) yakışıksız ve dolambaçlı yollara sapan uyanıkları değil, bu garabeti ortaya çıkaranları mesul tuttular.  Karikatürize edersek bir mahalleye şafak baskını yapılıyor, kalpazanlık çetesinden bir şahıs başkalarına ait çek defterleriyle yakayı ele veriyor, mahallenin yarısı pencerelere çıkarak iz süren polisi “siz müteşebbis ruha karşısınız, bırakın çalışsın çocuklar” diye suçluyor.  Mektepli kardeşlerimizin mağduriyetine sebep olanlar üzdüklerinden bir özür dilemediği gibi, bu mağduriyetten yeni bir öfke, kamplaşma ve kurumlar arası güç mücadelesinde koz devşirilmeye çalışılıyor!

Referans imzanın şekli bir detay, manasız bir prosedür, bürokratik engel olduğunu iddia eden Cemiyet yöneticileri ya da üyeleri Galatasaraylılar Derneği Tüzüğünün 7.maddesine lütfen baksınlar.  Galatasaray Lisesi’nde bir yıl okumuş olmak ve bunu belgelemek gerek ve yeter şart olmalı iken, 5 yıllık iki üyenin başvuru sahibini önermesi ZORUNLU tutulmuş.  “Zorunlu” kelimesinin altını çiziyorum.  Mektepli olmak dışında hiçbir sınırlamanın olmadığı derneğe üye olurken referans zorunlu ama Mektepli olmanın öncelik sağlasa da tek başına yeter şart olmadığı kamu yararına derneğe üye olurken referans imza saçma bir detay, öyle mi?   Aptal yerine konmaktan zevk alır bir hali mi var ki insanların, birileri minareye kılıf dikmeye çalışıyor, anlamak mümkün değil gerçekten 🙁

Samimiyet ve tutarlılığın ne kadar azaldığına dair elimizdeki bu kötü örneğin, bu yılın Mart ayında düzenlenecek Cemiyet seçimlerinde bir tür propaganda malzemesi yapılacağını hissediyorum ve bundan duyduğum rahatsızlığı bilvesile paylaşmak istiyorum. Mektepli kardeşlerimizin yaşadığı hak gaspının faillerini Cemiyet seçiminde aramayı son derece çirkin ve yakışıksız bulurum.

Şimdi gelelim olabilecek “iyi örneğe”

Bendeniz 2009-2011 döneminde Galatasaraylılar Derneği yönetim kurulunda bulundum, birkaç Galatasaray Topluluğu İşbirliği Kurulu (GTİK) toplantısına Cemiyet’in temsilcisi olarak dernek başkanımızla birlikte katıldım. Her iştirakimde israf ettiğim zamana şaşırdım, incir çekirdeğini doldurmayacak konularda fuzuli konuşma heveslerine şahit oldum.

Fakat Sayın İnan Kıraç’ın katıldığı toplantılarda, diğer katılımcıların pek çoğunun sanki İnan ağabeye tebliğ sunar havada gayet ciddi olduğunu ve zamanın efektif kullanıldığını görmüştüm. Açıkçası o tarihlerde GSL ve GSÜ’nün temsil edilmediği toplantılarda, (mekanı da düşünerek) toplantının ev sahibi ve moderatörü Vakıfmış gibi bir intiba edindim.  Dolayısıyla Galatasaray Eğitim Vakfı’nın (GEV) diğer kurumlar üzerindeki tesirini gözlemlemiş oldum.

Mevcut haliyle GTİK kanımca işlevsiz bir mekanizmadır, görev alanlara kartvizit sağlama dışında fayda üretememektedir.  Yine de dağılmadan rehabilite edilmesinde, dönüşmesinde Cemiyet yapıcı rol üstlenmelidir.  Bu kapsamda Galatasaraylılar Derneği’nin bir tüzük değişikliği yaparak Mekteb-i Sultani mahreçli diğer mezun dernekleriyle bir tür konfederal yapıya gitmesi de mütalaa edilmelidir.

Galatasaray Eğitim Vakfı konusunda da İnan Kıraç ağabeyin hal-i hayatında bugüne kadar yaptıklarının arka planını ve kafasındaki Galatasaray tahayyülünü diğer Galatasaraylılarla açıkça paylaşarak gelecekteki GEV modeline ışık tutması çok isabetli olacaktır zira kendisindeki deneyim camiada kimsede yok. Zaman zaman kendisine kızıyoruz belki ama her şeyi de yanlış yapmış olamaz.  Bu deneyim ne kadar çok insana aktarılırsa, o kadar kapsamlı bir analiz ve yol haritasına kaynak sağlayacağını düşünüyorum. Vakfın işleyişine karışmadan, Cemiyet bu konudaki ihtiyacın sözcüsü olabilir.

Camianın önündeki engel nedir?” haricen sorulursa benim pencereden bakınca Galatasaray’da iki şey fazlasıyla noksan:  Samimiyet ve tutarlılık..  Sırf bu yüzden koskoca ülkeye ilham verebilecekken, kendi aramızda dahi farkındalığı artıramıyoruz. Buna üzüldüğümü belirtmeliyim ama düzeltme yolunu bulamadığımız sürece de üzülmekle kalırız, onu da gayet iyi biliyorum.

Galatasaray’ın kurumlarında bilfiil hizmet etmek isteyen insanların en büyük endişesi “lekelenmek” daha doğrusu itibar suikastine uğramamak.  Müşkülpesent olmakla nam salmış Galatasaraylılar birbirlerini kıyasıya eleştiriyorlar. Sağlıklı ve tutarlı eleştiriler iyidir, seçilenleri ve yetki kullananları zinde tutar ama dedikodu ve kara propaganda insanları bu görevlere talip olmaya hatta bir adım öne çıkmaya çekinir hale getirebiliyor. Diliyorum bu seçimde centilmence bir yarış olur, dedikodu ağını geliştiren değil projeleriyle üyelere ulaşan adaylar görürüz.  Üyelere düşen ise mutlaka seçime iştirak etmek ve oy kullanmaktır.  Kampanya döneminde yuvarlak cümleler, hamasi söylemler, çözümsüz eleştirilerden bıkmış olunduğunu göstermek ve adaylardan talepkar olmak gerekecektir.

Listelerde yer alacak tüm Galatasaraylılara can-ı gönülden başarılar diliyorum, kazanan mazbatayı aldığı günün ertesinde ne kadar yalnız kaldığına emin olun çok şaşıracak. O yalnızlığın içinden Galatasaray Lisesi ve mensupları için en doğruya yönelecek basireti, feraseti göstermelerini temenni ediyorum.

Ali DÜRÜST soyadıyla mı hatırlanmak ister yoksa tercihleriyle mi?

Galatasaray Spor Kulübü üyesi Sayın Ali Dürüst işini bilen bir futbol adamıdır. Kamuoyu kendisini öyle tanıdı. Sevenler öyle sevdi, işini doğru yaptığı için saygı uyandırdı. 

Galatasaray Spor Kulübü yönetim kurullarında kritik görevler üstlendiğinde bile az konuştu, konuşunca fazla bir şey söylememekle ün yaptı. Hata yapmayınca steril konumunu hep muhafaza etti.  Atananamış öğretmenler gibi, bir türlü terfi edemeyip görev süresi uzatılan albaylar gibi hep sırasını bekledi. Kendisine kulüp başkanlığının neredeyse altın tepsiyle sunulduğu günler oldu.  İstemedi, pek çok insanın ona yakıştırdığı göreve talip olmadı.  Belki de o ikinci ya da üçüncü adam olmak için doğmuştu, bilemeyiz. Bu onun tercihiydi, kimse de eleştirme hakkına sahip değildir ama bugün yapacağı tercihler artık tüm Galatasaraylıları ilgilendirir hale geldi.  Ali Dürüst bunun farkında mıdır, anlamak adına kendisine bazı sorular sormak durumundayız zira vakti geldi.

Sayın Ali DÜRÜST veya sevgili Ali ağabey,

Haziran 2015’te Türkiye Futbol Federasyonu yönetim kuruluna seçildiniz.  TFF’nin resmi web sitesinde yazdığı şekliyle başkan vekilisiniz. İcra kurulu üyesi ve milli takımlardan sorumlusunuz.  Allah ziyade etsin!

http://www.tff.org/default.aspx?pageID=147

Gelelim sorularımıza:

Organize şike skandalını futbol ailesini üzmeden çözmekle görevlendirildiği halde eline yüzüne bulaştırarak Türk futbolunun tamamen şirazesinden çıkmasına sebep olan ve 2012’den beri görevde bulunan Yıldırım Demirören federasyonunda görev almayı neden kabul ettiniz, görevi kabul ederken hedeflediğiniz amaçlara ulaştınız mı?

Türkiye’nin talip olduğu Euro 2024 tanıtımına futbol dışı magazin figürleriyle talip olan, miadını doldurmuş Mircea Lucescu ile milli takımı UEFA Uluslar Ligi’nde küme düşüren, yepyeni stadyumlardaki zemin problemini dahi düzeltecek kuralları oturtamamış, yıllardır kirlenen / kirletilen futbolun temizlenmesi için hiç bir şey yapamamış, birilerinden talimat gelmeden adım atamaz hale gelmiş bu Federasyonda yola devam etmekten memnun musunuz?

Talimatlardan cezalara kadar hukukun yerle yeksan edildiği, VAR gibi basit bir uygulamada dahi çifte standartın zirve yaptığı, hakemlerini sahaya önceden çizilmiş oyun planıyla gönderiyormuş izlenimi yaratan bir oluşumun sporun ruhunu nasıl koruyacağını bize anlatabilir misiniz?

Ülkenin boğucu, yorucu, zorlu gündeminden uzaklaşmak isteyenlerin ender nefes alma ve rahatlama alanlarından biri olan futbolun, adaletsizlik – haksızlık üreten ve mutsuz insanları daha da geren bir çatışma ortamı haline gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geçtim sahip olduğunuz unvanları, siz Galatasaraylı bir sporsever olarak, milyonların ilgilendiği futbolun ana unsuru olan kulüplerin isyan ettiği Federasyon yapılanmasından memnun musunuz?  “Böyle gelmiş, böyle gider, Türk futbolu ne uzar ne kısalır” diyenlerden olmayacağınızı umanları üzmeyecek  cevaplar vereceğinizi umarım.

Son bir soru daha müsaadenizle, FootballLeaks belgelerinde kendisine atfen iddialar olan, eski başkanı olduğu Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nü iflas noktasına getirmiş, ismi “YETEEEER” sloganlarıyla birleştiğinden stadyumlara gönül rahatlığıyla gidemeyen, şampiyon kulüplere kupasını vermekten çekinen Yıldırım Bey’e “Sayın Başkanım” demeyi içinize sindirebiliyor musunuz? Bu sindirim yeterliliği doğal mı yoksa ilaç desteği alıyor musunuz?

Bu sorulara cevap vermek hür iradenize mi tabidir yoksa TFF’de görev almanızı tavsiye eden yükseklerden, tepelerden yine izin bekleyecek misiniz?

Sorular net, isterseniz cevaplar da size kalsın.  Ama Galatasaraylı ALİ olarak kalmak istiyorsanız, yıllar sonra bile DÜRÜST soyadıyla hatırlanmak istiyorsanız yapacağınız son bir şey kaldı. Tek bir şey!

Dürüst biri olduğunuza inananları bile üzüyorsunuz bugün, peki ya yıllar sonra nasıl hatırlanmak istiyorsunuz ???

Yıllar sonra dahi Dürüst Ali olarak hatırlanmanın bir bedeli var, ödeme vaktiniz geldi.

141 hadisesi

Türkiye’nin 141 sayısına dair hafızası korku, müktesebatı kamplaşma ve sisli hatıratı kederle örülüdür.  Yıllar yılı Türk Ceza Kanunu’nun 141.maddesi somut suçlamalar bir yana çoğu zaman insanların itham edilmelerine ve özgürlüklerini kaybetmelerine gerekçe oldu.  Tıpkı 142. ve 163.maddeler gibi…

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc034/kanuntbmmc034/kanuntbmmc03405844.pdf

1951’de ülkemizin hukuk mevzuatına giren TCK 141.madde sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümü  diye başlar, müesses nizamı devirmeye teşebbüs ile devam eder, hafiften müphem bu tanımların sonunu ağır hapis ve ölüm cezası ile bağlar.  Meşhur 141 genel geçer tanımıyla “makbul vatandaş” olamayıp devletin tembihlediği çizginin çıkmış insanların hayatını kaydırabilme açısından pek kullanışlı bir kanun maddesi idi.  Bolca kullanıldı, pek çok insanın beyan ve eylemleri suistimal edildi, iradeleri hiçe sayıldı, en temel hakları ellerinden alındı.

Benim bugün anlatmak istediğim 141 hadisesinin kapsamını geniş yorumlarsak, tıpkı uğursuz 141.madde gibi içinde tahakküm girişimi var, müesses nizam var, iyi niyeti suistimal var, itham var, itibarsızlaştırma var.  Haksızlık da var, hak gaspı da var, mağduriyet de var.

Malum olduğu üzere her sene Galatasaray Spor Kulübü talipli olanlardan 1 Haziran – 31 Ağustos arasında üyelik başvuruları alır. Takip eden 30 günde de başvuruları inceler ve değerlendirir.  Mevcut Tüzük gereği üye başvuruları gruplara ayrılarak kategorize edilmiştir. Bu gruplamada A Grubu Galatasaray Lisesi kökenli olanlardır.  2018 yılında 210 Galatasaray Liseli kulübümüze üyelik için başvurmuştur.  Buraya kadar her şey güzel, sorun yok.

210 başvuru formundan 69’unun münferit başvuru olduğunu öğreniyoruz yani bu aday üyeler kendileri başvuruyorlar ya da başvuru formlarını güvenilir buldukları yöntemlerle teker teker yolluyorlar. Kalan 141 başvuru ise üç aylık başvuru döneminin son günü topluca Sicil Kurulu sekreteryasına teslim ediliyor.  Anlatmak istediğim 141 hadisesi bundan sonra başlıyor desek yeridir.

Bu 141 başvurunun çoğunluğu Galatasaray Lisesi’nden 2018’de diploma alanlara, başka bir deyişle 150.dönem mezunlarına ait.  “Neden toplu başvurmuşlar ki, burada organize işler var” diye düşünüyor sürecin evveliyatını bilmeyenler.  Doğrudur, bir organizasyon var ama bu her zaman sömürülen, istismar edilen bir konu değildi. Mesela 1990’lı yıllarda bir tür farkındalık yaratma, katılım ve dayanışma anlamına gelirdi. Kulüp üyesi Mektepliler kardeşlerine bizzat referans verir, maddi açıdan sorunu olanlar çıkarsa (mesela parasız yatılı okuyanlar ya da aileleri uzak vilayetlerde olanlar) giriş ödentilerini ve ilk yıl aidatlarını öder, o çocuklar da kime borçlu olduklarını asla bilmezlerdi.  Doğru veya kusursuz bir sistem olduğunu iddia etmiyorum ama olan buydu.  Ben o yıllarda bu yöntemle üye olmayı kendimce sebeplerden tercih etmemiştim, bazı devre arkadaşlarım bu yoldan üye oldu. Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya ama 2018’de yaşadığımız garabeti bir benzerini daha önce ne gördük, ne duyduk.

Garabeti hatta doğru tabirle rezaleti kısaca tarif edelim. Sicil kurulu kendilerine ulaşan toplu başvurular içinde başka kulüplerin taraftarı olan birkaç kişinin olduğuna dair somut ihbarlar alınca inceleme başlatıyor.  İnceleme sonucunda şüpheler kuvvetlenince, başvuran gençlerin referansı konumundaki yani aday üyeleri tavsiye eden kulüp üyelerine telefonla ulaşıp durumu sorguluyorlar.  Bu kişilerden bazıları “biz bu sene kimse için referans imzası atmadık” deyince film kopuyor.  Bunun üzerine 210 başvurunun tamamı inceleniyor.  Münferiden gelen 69 başvurunun hiçbirinde problem yok, tertemiz ama toplu gelen 141 başvurunun referans imzaları sahte… Sahte derken, tavsiyede bulunacak 5 yıllık kaydı açık üyelerin imzaları taklit falan edilmemiş, alelade çiziktirilmiş harfler / çizgiler.. Tamamen uyduruk ve rastgele !!

Yanlış anlama olmaması adına altını çizelim.  Başvuru sahipleri A grubundan üye olmaya ehil, başvuru formlarını bizzat imzalamışlar.  Bu başvuru formlarını kendilerine yardımcı olmaları umarak bazı tecrübeli ağabeylerine vermişler. Helale haram katanlar, emanete ihanet edenler, o abiler!

Kulübümüzün seçimle gelmiş Sicil Kurulu, Tüzük madde 10 gereği üyeliğin gerek şartları tam olarak yerine gelmediği için durumu kendi aralarında değerlendiriyorlar.  Bu denli kapsamlı bir usulsüzlüğün örtbas edilemeyeceğini öngörerek, konuyu kulüp başkanı ve diğer birkaç ilgiliye doğrudan iletiyorlar.  Bir dizi yüz yüze görüşme sonucu, bu gençler stadyuma davet ediliyor, güvendikleri dağlara kar yağdığı ve mağdur edildikleri kendilerine izah edildikten sonra 2 gün ek gün süre tanınıyor yeni imzalar temin etmeleri için.  Bu arada bu toplantıya dair rivayet muhtelif, hangi tonda ne konuşulduğuna dair net bilgi yok (*bkz: dipnot). Olağanüstü şartlara binaen verilen ek sürenin kısalığı, üye olma heyecanları haberdar olmadıkları bir sahtekarlık girişimi nedeniyle mağduriyete dönüşen gençlerin yaşadığı hayal kırıklığının tepki ve öfkeye dönüşmesi, aralarından bazılarının yurt dışına eğitim için gittiklerinden Türkiye’de olmaması nedeniyle ek süreye uyamayacak olması, tüm bu süreçte bu çirkin tuzağı kuran sözde abilerin konuyu muhtemelen ajite etmesi sonucu sadece iki genç kardeşimiz bu kısa süreli fırsattan istifade ediyor, 139 kardeşimiz ise devre dışı kalıyor.   Gelinen son noktada bu yıl gelen 1.500’ü aşkın başvuru arasından 376 yeni aday üyeye maddi vecibelerini yerine getirmeleri için davet giderken, mağdur edilen 139 kardeşimiz bu yıl üye olmaktan mahrum edilmiş oluyor.

İlk sorulması gereken soru, bu süreç iyi yönetilmiş midir?  Cevap “HAYIR, kötü yönetilmiştir”  Vardığımız noktaya bakınca besbelli kötü yönetilmiştir çünkü çirkin bir plana alet edildikleri apaçık ortada olan Mektepli genç kardeşlerimiz halen mağdur, Kulübümüzün sicil kurulu sanki bu ucuz sahtekarlığı onlar tasarlamış gibi itibarsızlaştırılıyor, Kulübümüzün yönetim kurulu Liseli karşıtı diye damgalandı bile, Galatasaraylılar Derneği mağdur edilen üyelerinin hakkını korumak isterken rezaletin adını koyamadı ve arada kaldı, Galatasaray Spor Kulübü üyeleri bu konu üzerinden tartışma ortamına çekildi, diğer kategorilerden bu yıl başvuruda bulunan insanlar “orada neler dönüyor?” diye birbirine sormakta!  En fenası bu aptallık afişe oldu, medyaya taşındı, cahil ve art niyetli kiralık kalemlerin mezesi haline geldi kısacası elalemin ağzına sakız olduk ve Galatasaray’ın kurumsal itibarı açısından en istenmeyecek noktadayız.  Bu rezilliğin fikri sponsorları ve 141 başvuru formunu son gün tutanak karşılığı teslim eden kulüp üyesi ise yarattıkları kaosu izleyip gevrek gevrek gülüyordur sanırım?

Olağan şüpheliler diye adlandırdığım bu kadro yarattıkları kaostan kazanım elde etmeyi umarken, bir taraftan da Galatasaray Spor Kulübü Sicil Kurulu Başkanı Selçuk Erdoğmuş’u suçluyorlar.  Galatasaray Lisesi 119.dönem mezunu olan Selçuk Erdoğmuş geçmiş ilişkileri, söylemleri ve hatta var olduğu iddia edilen gizli hedefleri üzerinden adeta şeytanlaştırılmaya çalışılıyor.  Diyelim ki tüm dedikodular tamamen doğru, fitneci Selçuk Erdoğmuş adeta bir Deccal, peki sahtekarlıktan medet umanlar o kıdemli şeytana pabucunu ters giydirmeye çalışırken bu kadar kör göze parmak fütursuzlukla yakayı ele vereceklerini hiç mi düşünemediler?  Bu işin esnaflığını yapan kadro elbette bunu düşünmüştür, kurdukları planın özü ne olursa olsun kazanan tarafta olacaklarına dair duydukları güven.  Sahte imzalar radara girmese “ne güzel yedirdik” diyecekler ve bu kardeşlerimizi ihtiyaç halinde tesir altına almak için yeni numaralar düşüneceklerdi. Genç kardeşlerimiz sahte referans nedeniyle üye olamasalar konuyu tırmandıracak ve doğan infialden besleneceklerdi.  Öyle ya da böyle genel kurul kararlarını tartışmaya açmak, usul tartışması başlatmak hatta konuyu yargıya taşımak için yapay bir mazerete kavuşacaklardı.  Tam bir “kulampara sarması”

Görünen o ki, camiayı zehirleyecek yeni bir formül bulmuşlar ama “aferin” beklemesinler.  Bilsinler ki bu kulüp dün kurulmadı, yaşadıklarından çok şey öğrendi, ürettikleri her zehrin panzehiri illa ki bulunur, her firavunun da bir Musa’sı vardır.

141 hadisesinin bir de sahne gerisi var.  Gerçek niyetlerin saklanmasının alışkanlık haline geldiği camiada niyet okuyuculuğu yapmak talihsizlik olsa da, 141 başvuru formu teslim edilmeden önce konunun taraflarının Galatasaray kamuoyunda ortalama algısı neydi, ona da bakmak gerekir.

Öncelikle kulüp yönetim kurulu Tüzükteki limitlerin ötesinde çok sayıda başvuru geldiğinin farkında, gelen taleplerden bunalmış, üstelik üyelik giriş ödentilerini taze mali kaynak olarak önemsiyor ve geliri maksimize etmek istiyor izlenimi veriyordu. Kulüp sicil kurulu D ve E grubundan yüzlerce başvuruyu nasıl önceliklendireceğine dair kriter bulmak zorundaydı, üzerlerinde büyük baskı vardı.  Tam da bu dönemde sicil kurulu bahisleri yüksekten açtı ve alınacak yeni üye sayısında 400 barajının geçilebileceğini, bunun da Sayın Dursun Özbek döneminde alınan bir yönetim kurulu kararına atfen gerçekleşeceği iddiasında bulundu.  Kanımca bu hatalı bir söylem ve pozisyondu hatta birilerinin aklına karpuz kabuğu da düşürmüş olabilir.  Dursun Özbek döneminde D ve E gruplarından 290 üye alınacağına dair bir yönetim kurulu kararı bulunabilir.  Buna istinaden 210 Liseli başvurusu, 15 başkan kontenjanı eklenince yeni sayı minimum 515 olarak da hesaplanabilir.  Ama Dursun Özbek yönetimi herhangi bir konuda yanlış karar vermişse, “kurumlarda devamlılık esastır” diyerek her yanlışa sahip çıkılmalı mıdır acaba?  Kafa karıştırmak için yazılmış gibi duran Tüzük 8.maddede kanımca tek net ifade, bu kulübe bir yılda 401 yeni üye alınamayacağıdır.  Sınır 400’dür ve 8.madde gereği bu eşik aşılamaz.

Benim “siyaset esnafı” olarak adlandırdığım olağan şüpheliler ise asla onaylamadıkları vakitsiz seçim kararı sonucu  20 Ocak’taki erken seçimi kaybettikten sonra, Sayın Mustafa Cengiz’e karşı ikinci kez seçim kaybedince (ya da Dursun Özbek geri gelmesin koalisyonu galip gelince) bir süre kendi içlerinde durum değerlendirmesi yaptılar.  2002’den bu yana sürekli kazanan ve kazandıran taraf olduklarından sandıkta kaybetmek onların kitabında yoktu. Yönetimleri savunmak üzerine söylem geliştirmek alışkanlıkları vardı ama şimdi muhalif çizgide hareket etmeliydiler.  Bazı Liseli profesyonellerin işten çıkarılmalarından türetilecek yorumlar, geciken sponsorluklar, sermaye artışını kimin hallettiği polemiği, N’Diaye ve Gomis satışları,  alınamayan santrfor, mevcut yönetimin icraatında bazı eksik ve hatalar, mahremiyetin kalmadığı kulüpten dışarıya çok fazla doğru / yanlış bilgi sızması ve bazı çiçeği burnunda yöneticilerin acemilikleri onlara fırsatlar sunsa da, yeterince etkin kullanamadılar kanaatindeyim.  Özellikle 29 Mayıs 2018’de mazbatasını alan II. Mustafa Cengiz yönetimi “vira bismillah” demişken daha yaz aylarında yaylım ateşi çok erken başladı.  Camiadaki kredileri zannettikleri kadar yüksek olmadığı için belden aşağı vurma denemeleri arzuladıkları sonucu vermeyebilir.  Yeterince deneyimledik ve biliyoruz ki; Canaydın’dan Polat’a, Aysal’dan Özbek’e  başkan kim olursa olsun Galatasaray’da saygısız, izansız ve hırçın muhalefet umulan sonucu vermez.  Doğru dozda, tutarlı ve akıllı muhalefeti öğrenmeye takati olmayan bu çıkar grubunun ana fikri ise belli, Mayıs 2021’e dek sabretmek niyetinde değiller.  Kaptırdıklarını bir an evvel geri almak istiyorlar, hem de ne pahasına olursa olsun… Yakın vadede sportif başarısızlığı ya da yönetimin zaman içinde yıpranarak çözülmesini bekleyemezler. 141 krizi sonucu gelinen nokta onlara altın fırsat sunmuş durumda, tüm stratejilerini mağdur olan genç kardeşlerimiz üzerinden Liseli üyelerde infial yaratmak üzerine kuracaklardır.  Bu krizi ince ince planladıklarını düşünmek için çok sebep var, hangi sonucu alacaklarını ise zaman gösterecek.

Tespit kısmını yeterince uzattık.  Artık çözümleme, örnekleme ve öneri kısmına geçmek lazım. Yıllardır tekrarladığım üzere Galatasaray’da yeterince kural yok, olan kuralların da pek çok istisnası var.  141 hadisesi Sicil Kurulu sekreteryasındaki kulüp çalışanımızın 141 formu tek seferde almasıyla daha doğrusu reddedememesiyle başlıyor.  Beş yıllık kıdemi olan kaydı açık kulüp üyesi bir başvuru döneminde en fazla 5 (beş) aday üyeye referans olabildiğine göre, bir üye de en fazla 5 başvuru formunu teslim edebilmeli desek?  (KURAL 1)

Eğer böyle bir kuralımız olsaydı, bu rezaletin tutanak altına alınmış en az 28 organize faili olurdu ve her birinden hesap sorma ihtimali doğardı.

Diğer mühim konu da başvuruda bulunan adayın Kulübümüze faydalı bir Galatasaraylı olacağına dair tavsiyede bulunma mekanizması.  Referans imzanın manası nedir?  Hukuken bir kurucu unsur mudur?  Şekli ve lüzumsuz bir detay mıdır? Mesela 14 Ekim 2009 tarihli Divan Kurulu toplantısında yıllardır balotaj uygulamasının gerekliliğini savunan sevgili Hayri Kozak ağabeyimiz benim görüşlerime yakın şeyler söylemiş:

  • “Biz başka kulüp taraftarı olanları henüz üyelik müracaatlarında tespit edemiyoruz sadece iki tane kefalet imzasına bakıyoruz.”

Yine Sayın Hayri Kozak tarafından Galatasaray Spor Kulübü tüzük hazırlama komisyonuna 11 Nisan 1980’de verilen önergeden bir alıntı yapmak isterim.

Galatasaray Kulübüne üye tavsiyesi yaparak talepname imzalayan üyelerin meseleyi ciddiye almalarını sağlayacak yükümlülüklere müeyyidelere tüzükte yer verilmesi,

Hayri Kozak ağabeyin talebinden anlaşılacağı üzere referans imzaların ciddiyetten uzak olması riskinden duyulan rahatsızlık yeni bir konu değildir, 40 yıllık gündemdir.

Yeri gelmişken Galatasaraylı bir grup hukukçu önerici imzalarla ilgili benim pek katılmadığım ama hukukçu olmadığım için ukalalık edemeyeceğim argümanlar ileri sürdüler. İçlerinde tanıdığım kardeşlerim var, hukuk bilgilerine laf söyletmem. Bir davam olsa, kapılarını çalar fikir alırım. Ama burada etik değerler çerçevesinde cevaplanamayan sorular var öncelikle. Mesela “imzamın arkasındayım” diye beyanda bulunan üyelerimiz ilgili başvuru formundaki imzayı tarif edebilir ve tekrar boş kağıda atabilirler mi?  Atamazlar.  “İmzamın arkasındayım” deyip hem A grubu hem E grubuna imza atanlar mevcut. A grubundaki uyduruk, E grubundaki kulüp kayıtlarına uygun hakiki imza ise bunu nasıl açıklarlar?  Açıklayamazlar. Peki kulübe üyelik konusunda referans olmak telefonda icazet vermek şeklinde hafife alınacak bir süreç mi olmalıdır?  Kısacası ahlaken bu olan biten içimize sindi mi, ikna olduk mu?  “Usul esasa mukaddemdir” diyorduk, ondan da mı vazgeçtik ?

Gelin KURAL 2’yi konuşalım.  Diyelim ki kaydı açık 5 yıllık iki üye bir Galatasaraylıyı öneriyor.  Aday üyemizin ismi Emin Bülent ASLAN olsun.  Önerenler de kulüp üyelerimiz Tuba hanım ile Metin bey olsunlar. Aday kardeşimizin Galatasaraylı olduğu neredeyse isminden belli ama Sicil Kurulu bununla yetinmiyor, kendisini tavsiye eden üyelere telefonla ulaşıyor ve basit kontrol soruları soruyorlar.  Emin Bülent ASLAN nereden mezun, mesleği nedir, nerede oturur, evli midir / bekar mıdır, Galatasaray’la olan ilişkisini nasıl tarif ederler vs..  Tuba hanım ile Metin bey bu basit soruların hiçbirine cevap veremiyorlarsa Emin Bülent ASLAN’a hatır için imza atmışlardır, kendisini tanımıyorlardır ve tavsiye etmeleri de makul değildir. Bu durumda Emin Bülent ASLAN yeni referans imzalar getirmelidir, bunun için süresi yoksa başvurusu usul eksikliğinden düşer.  Tuba Hanım ve Metin bey’e de disiplin kurulu yazılı uyarı gönderir, ki bir daha bu hataya düşmesinler diye..

Kural 2 çok sert geldiyse, hemen alternatifi olan KURAL 3’e geçiyoruz.  A grubundan üye olan Galatasaray Liseliler ile C grubundan eski sporcuların başvurularında referans imza aranmaz.  “Öyle şey olur mu?” diyenler çıkacaktır, olmuşu var eskiden…  1932 tüzüğünde madde 5/a gereği Galatasaray Mektebine devam etmiş olanlar bizzat müracaata esas teşkil edecek tescil varakalarını doldurup verebilirler.  Madde 5/b ise şöyle diyor:

  • Bunların haricinde olanların, asil azadan iki zat tarafından takdim ve teklif olunmaları, tescil varakalarının da bu zevat tarafından imzalanması şarttır.

1932 tüzüğü iki şey söylüyor bize.  Selam gönderir gibi form göndermek olmuyor, Mektepliler de Kulüp binasında boy gösterip bizzat başvuruyorlar.  Diğer üyelerin imzası da tavsiye eden üyeler tarafından imzalanıyor, uyduruktan çiziktirmek yok!

Yine Sicil kurullarının son yıllarda içine sığamadıkları kaydı açık üyelerin %3’ü sınırını esnetmek için sahiplendikleri “doğal üye” söylemi var.  Eski tüzüklerde asli üye, fahri üye, küçük üye gibi tanımlar mevcut ama doğal üye diye bir şey yoktur.  Eğer Galatasaray Liseliler doğal üye ise ne referans imzaya ihtiyaçları vardır, ne de giriş ödentisi için para ödemeye.  Doğal üyelik nedir? Sicil Kurulu’na gelirler, selam verirler, uğurlu rakamlarından oluşan sicil numaralarını seçerler, işlem tamamlanır.  Doğallık söz konusu ise, doğal olan budur.

Galatasaray Liseliler (bugün için A grubu) başvuruları öncelikli olarak ele alınan insanlardır. Eskilerin deyimiyle en ziyade müsaadeye mazhar olan kitledir.  Kulübü ihdas eden kurucu kesimin devamı ve varisleridir.

1930 tarihli umumi nizamnameye göre Galatasaray Spor Kulübü’nün teşkil maksadını gösteren 1.madde

Kıymetli bir insan kaynağı olup Galatasaray Spor kulübünün bir nevi mukayeseli avantajıdır.  Herhangi bir kutsallık atfetmeden kulübümüz açısından bu avantajı şöyle değerlendirebiliriz

  1. Türkiye ortalamasının çok üzerinde iyi bir eğitim almış ve sarı-kırmızı Galatasaray ortamında yetişmişlerdir.
  2. Birbirlerini çok iyi tanıyan, temel değerler ve asgari müşterekler hakkında kolay anlaşabilen, ihtiyaç anında hızlı koordine olan nitelikli bir insan grubudur. Dünyanın her kıtasına yayılmış muazzam bir network olarak düşünülmelidirler, eksiklik bu yaygın etki alanının Kulübümüz ve diğer Galatasaray kurumları lehine yeterince üretken olamayışıdır.  Futbolun eskimeyen yıldızlarından örnek verirsek, gündem ve zaman baskısı yokken Paul Gascoigne gibi tembel ve gamsız olabilirler.  İşler karıştığında, kaotik baskı arttığında, yumurta kapıya geldiğinde, köprüden önceki son çıkış anlarında Gheorghe HAGI – Zinédine Zidane karışımı sert, disiplinli ve yaratıcı figürlere dönüşebilirler.  Yüksek potansiyel ile umursamazlığa varan atalet, horozu çok olan köy karmaşası ile senfoni orkestrası performansı arasında çok hızlı geçiş olabilmektedir.  Muhtelif sebepleri mevcut olup, tedavi ve gelişim alanı olarak ele alınmalıdır.
  3. Yetiştikleri ortak kültürün kodlarında düşünce ve ifade özgürlüğü, serbest tartışma, dayatmalara direnme ve evrensel olarak en iyiye ulaşma güdüsü vardır. Nesil farkını minimize eden ve kuşaklar arası geçişi temin eden bu ortak kültürdür.
  4. Mektepliler genelde azla yetinmezler, zor beğenirler, birbirlerini ve toplumu kıyasıya eleştirirler ama zor zamanlarda birlikte hareket edebilmekte ve daha ziyade korumacı tavır sergilemektedirler. Örgütlü eylem ya da ortak amaç doğrultusunda birlikte çalışmanın giderek zorlaştığı bir toplumda bu saydıklarımız daha değerli bir özellik haline gelecektir. Bugün yaşanan saçmalıklar düşünülünce ise elbette sui misal emsal olmamalı, kötü karakterler rol modele dönüşmemeli, arkadan gelenlerin moralini bozmamalıdır.  İçinde yaşadığım son 30 yıla bakarsak şahsi gözlemim bireysel performanslarda çok parlak isimler ve işler olmakla birlikte, total entelektüel birikim, sonuca yönelik ekip çalışması ve ölçülebilir faydalı üretim gerilemektedir.  Fabrika ayarlarından hızla uzaklaşan ülkede yeni bir konum aranmaktadır belki de?

Başvurudaki şekil şartlarını yerine getirmek dışında, Galatasaray Liselilerden beklenen tek bir şey var:  GALATASARAY TARAFTARI OLMAK.

Kulüp üyeliği evvela tarafını seçmekle başlar. Başka renklere gönül vermiş bir Mektepli, ister okulun en sevilen siması olsun, ister iftihar listesinde olsun Kulübümüze üye olamaz.  Bu konuyu da tartışma vesilesi yapmaya kalkışanlar oldu, onlara da geçmişten örnekler verelim.

1925 Galatasaray’ın ilk kapsamlı tüzüğüdür, madde 7 şöyle der:

  • Galatasaray Terbiye-i Bedeniye kulübü azasının diğer bir idman cemiyeti ile hiçbir güna* alakaları olamaz. Hilafında hareket edenler idare heyeti kararı ile kulüpten ihraç edilir.

*: tür, çeşit

1938 tüzüğünde de aynı madde yer almakta.

Bugün tüzüğümüzde “rakip sayılabilecek bir başka spor kulübünde üye, lisanslı sporcu ya da görevli olmaması” ifadesi yer alıyor.  Gönül bağı konusu ise ihmal edilmiş nedense?  Oysa Türk Medeni Kanunu 71.madde dernek üyelerini, üye oldukları derneğe sadakat gösterme yükümlülüğü altına da sokar.

1925-1938 arası ifade daha kapsayıcı zira Beşiktaş / Bursaspor / Göztepe / Fenerbahçe vs. taraftarı olmanızı, HSSK’da sporcu olmanızı, Anadolu Efes’te sportif direktör olmanızı, Medipol Başakşehir anonim şirketinde yönetim kurulu üyesi olmanızı ve hepsini en baştan imkansız kılıyor.  Dolayısıyla lise diplomasına istinaden doğal üyelik iddiası ileri sürülemez, bu bir gönül meselesidir, özel bir tutku gerektirir. Varsa vardır, yoksa yeriniz Galatasaray Spor Kulübü değildir.

Doğal üye söylemi, kulübümüze üye olmak isteyen kitle barajın arkasında birikirken “kaydı açık üyelerin %3’ü kadar” olması gereken limitten A ve C grubu üyeleri hariç tutarak D ve E grubundan daha çok üye alma gayretidir esasen. Mevcut tüzüğün kötü yazılmış 8.maddesiyle cebelleşmek yerine, Tüzük tadil kongresinde bu maddenin tadili için KURAL 4 önerilebilir.

Galatasaray Lisesi mezunları, Başkan kontenjanından üye yapılanlar ve lisanslı eski sporcularımıza başvurularına öncelik tanınmak kaydıyla alınacak toplam üye sayısı bir önceki yıl sonu (31 Aralık) itibarı ile Kulübün kaydı açık üye sayısının %5 (yüzde beş)‘inden fazla olamaz.
Yönetim Kurulu tarafından belirlenen alınacak toplam üye sayısından fazla üye kabul edilmesi durumunda, işlem sırasına göre sınırı aşan üyelik geçersiz olur ve düşer.
Ancak her durumda, bir yılda kabul edilecek toplam üye sayısı 750 (yediyüzelli)‘yi aşamaz.

Şimdi KURAL 4’ün aritmetik dengesini örnekleyelim.   Öncelikle Tüzüğümüzün inkar edilen 20.maddesini işletiyor ve aidat ödemeyen + katılım göstermeyen üyeleri kulüpten ihraç ediyoruz.  Diyelim ki kaydı açık üye sayımız 6.500’e indi.  Bu durumda alınacak üye sayısı %5 üzerinden 325 kişidir.  325 kontenjanın olduğu yıl 110 tane Mektepli, 25 eski sporcu, 15 de başkan kontenjanı geldi.  Toplamı 150 eder, geri kalan kontenjan 175’tir.

Birkaç yıl sonra kaydı açık üye sayımız 9.000’e çıkarsa, o sene alınacak üye sayısı 450’dir.  Yukarıdaki örnekten 150 öncelikli başvuruya ek olarak, 300 Galatasaraylı daha kulübe üye olur.

12.000’e geldiğimizde, kulübümüze %5 üzerinden maksimum 600 kişi üye olur.  Peki 17.000 kaydı açık üyeye geldik, %5’i 850 yapar.  O noktada doğal sınır olan 750’de kalınır, 751 üye alınması mümkün değildir.  Herkes aynı sayısal sınırlara tabidir, kimse hariç tutulmaz, 15 bine kadar %5, 15 bin kaydı açık üye sonrası 750 ile devam edilir.

Yüzde 5 ya da 750 sınırını çok bulanlar olacaktır, kerameti kendinden menkul demografik dengeleri vaaz edenler de olacaktır.  Bu tarz endişelerin değişim korkusundan ziyade dönüşüme hazırlık için çalışmaktan gocunmak olarak algılıyorum.

Ölümsüz kurucumuz Ali Sami YEN’in mesajı neydi:

Galatasaraylılık öyle kuvvetli bir cereyandır ki, aynı mektepte feyz almayanlar bile bizimle bir müddet kaldıktan sonra bizim kadar Galatasaraylı olurlar

Dikkat buyurun, bizim kadar demiş, bizden az, bize yakın dememiş, bizim kadar diyor Ali Sami YEN.. Denklik, eşitlik, kardeşlik var bu cümlede.

“Yetmişiki millete bir gözle bakmayan halkına müderris olsa, hakikate asidir” der Yunus EMRE… Bugün Galatasaray Spor Kulübü’nü sadece Mektebin insan kaynağına dayanarak ne idame ettirmek ne de idare etmek mümkün değildir.  Demek ki bize Mektep’te tahsil görme şansını elde edememiş ama Ali Sami YEN’in tarif ettiği cereyanda kalmış Galatasaraylılar da lazım, bunları seçerken sıraya koymak gerekiyor çünkü hamdolsun çok kalabalıklar…

İşimize ortak, hastanemize başhekim, evimizin anahtarını bırakacak komşu seçer gibi hassas davranmak gerekiyor.  Ve ne kadar şanslıyız ki kulübümüze faydalı olmak isteyen seçkin, nitelikli, bu renklere gönülden bağlı, hayatını Galatasaray üzerinden düzenleyen, en mutlu anlarını Galatasaray olmadan anlatamayan binlerce Galatasaraylı var.   Ali Sami YEN’in kurduğu hayalin bu kadar geniş kitlelerce benimsenmesi bu topraklarda yaşanmış en müthiş hikayelerden biri aslında. Kulübümüzün ilk 100 yılını iyisiyle kötüsüyle tayin eden ve Türkiye’nin açık ara en başarılı / en kudretli spor kulübünü hayata geçiren Mektepliler, ikinci yüzyıl için de basiretli davranmak, fedakarlıkta bulunmak ve çok çalışmak zorundalar.  Kötümser bakış açısıyla da, bilhassa son 20 senede yaptıkları hataları telafi edebilmek için kusursuz bir geri dönüş hikayesi yazmak zorundalar.

Eğer Galatasaray Liseliler kulübümüzde daha çok Mektepli olsun istiyorlarsa –ki isterler ve istemeliler– bunun çaresi Tüzükteki sanal vidaları sıkmak değil, yakın geçmişteki eğitim-öğretim düzenine dönecek fiziki imkanları geri kazanmanın çaresine bakmaktır.  Bizim 11 yaşında ve 288 kişi olarak merkezi sistem sınavıyla girdiğimiz Galatasaray Lisesi, bugün 150 öğrencisiyle Türkiye’nin hizmetindedir.

Elbette bunca ahkam kesince insanın kendine de çeki düzen veresi geliyor, “acaba geçmişte neler yaptım, neler söyledim” diye… Hafızamı yokladığımda kendime dair ilk örnek Mart 2010 genel kurulundan… Kürsüde yaptığım konuşmadan aşağıdaki alıntının ilginç bulunacağını düşünüyorum:

  • …. 2010 Ocak ayında gerçekleşen Divan Kurulu tutanaklarından alıntı yapacağım size, sözü Sicil Kurulu Başkanımız Sayın Celal Açar almış. Konu seçimlerde oy kullanma hakkı elde etmek için aidat yatırma gerekliliği, gelin birlikte okuyalım o gün neler söylenmiş:

“………….20 Şubat’ta ki para yatırımında çarşaf gibi listelerin geldiğini görürsünüz. Yani çok kişinin de parası o şekilde yatırılmaktadır. Bu senelerce vardır, bunu kimse saklamıyor, herkes de biliyor ve bunu bilenlerde bilhassa paralarını yatırmıyorlar. “Nasıl olsa bir Başkan çıkar bizim paramızı yatırır” diyorlar onlarda kendi aralarında böyle bir şey yapmışlar…………..”

İnanası gelmiyor insanın okuyunca ama Sicil Kurulu Başkanımız yetkili makamda ve çok tecrübeli. Maalesef aynı toplantıda beni hayrete sürükleyen ve ziyadesiyle üzen başka beyanlar da bulunmakta. En değerli kaynağımız insan diyoruz ama bu yaklaşım insanları faydalı olacak Galatasaraylılar olmaktan çıkarıp, istatistik rakamı haline getirecektir. Bir el kalkar, bir oy atılır, Galatasaray’da bir takım kararlar verilir, geçer gider. 

Hepimizin farkında olması gereken şudur, her ne kadar Dernekler Kanununa tabi olsa da, Galatasaray Spor Kulübü DERNEKÇİLİK oynanacak yer değildir

Bu alışkanlıktan derhal ve kesinlikle kurtulmalıyız. Bu çarpık uygulamaların başka yerlerde sıkça uygulanıyor olması bizim mazeretimiz olmaz. Bu kurtulamayacağımız bir alışkanlık falan da değildir, bir çift dikkatli göz ve yetkin bir muhasebeci yetecektir. Yeter ki niyet olsun. –

Sayın Celal Açar’ın yukarıda alıntıladığım açıklamalarına ilk tepki elbette bana ait değildir. 13 Ocak 2010’da Divan Kurulunda yaptığı konuşmasının sonunda divan kurulu toplantısını takip eden eski bakanlarımızdan rahmetli Mükerrem Taşçıoğlu ağabeyimiz oturduğu yerden şöyle seslenmiştir kendisine:

MÜKERREM TAŞÇIOĞLU

  • Mücrimin bu kadar masum ifade verdiğini ilk defa görüyorum!

Aynı toplantıda Celal Açar’dan önceki sicil kurulu başkanı Levent Yücel de söz olarak tüzüğü aşan üye alımlarını ve yukarıda bahsi geçen şark kurnazlıklarını savunmaya çalışmış, o da cevabını Kulübümüze en faydalı Galatasaraylılardan biri olarak tarihe geçeceğine inandığım rahmetli Kemal Onar’dan almıştır.

KEMAL ONAR

  • Doğru oku, yorum yapma, kişisel yorumlarla tüzüğü ihlal etme hakkınız yoktur!

Dönelim kendimize. Mart 2016’da olağan mali genel kurulda kulübün geldiği durumdan ilgisiz üyeleri ve “siyaset esnafı” olarak adlandırdığım çıkar grubunu sorumlu tutmuştum.  Sorularımdan biri şuydu:

“…Ünal Aysal’ın 100 milyon dolarla geldiğini kulüp üyelerinin kulağına üfleyenlerin, Prof.Duygun Yarsuvat’ın yönetim listesini birkaç saatte hazır ediverenlerin, Dursun Özbek’in seçilmesi için kendince kampanya yapanların hep aynı simalar olması size de garip gelmiyor mu?…”

Öyle ya yukarıda ismi geçen üç saygıdeğer başkanımızın ne zihniyet, ne plan, ne de uygulama olarak birbirlerine pek benzemedikleri ortada.. Her üç başkanın listesini de aynı hararetle pazarlayan, kimileri seçimden sonra sahneden inen, bir kısmı da seçtirdiği yönetime bile kişisel talepleriyle rahat çalışma ortamını çok gören o grup bellidir, bu işlerde pek mahirlerdir.

Yine Mart 2017’de genel kurullara katılımın kaydı açık üyelerin %20’sine bile varmadığını, aidat ödememenin ve katılım göstermemenin Tüzük madde 20’deki kesin yaptırımlarına rağmen bu ataletin aynen devam ettiğini vurgularak kürsüden şunu sormuştum:

“…Genç üyelere bir tavsiyem var, soru sorun Galatasaray’da.. Mesela son 27 yılda sadece iki sicil kurulu başkanı olmuş kulübümüzde.  Acaba bu acayip yapının bir sebebi bu mudur diye sorun?…”

Alp Yalman, Faruk Süren, Mehmet Cansun, Özhan Canaydın, Adnan Polat, Ünal Aysal, Prof.Duygun Yarsuvat, Dursun Özbek… Sekiz kulüp başkanı, pek çok seçim ve yönetim listesi ama sicil kurulunda sadece iki başkan?  Enteresan değil mi sizce de?? Neden sicil kurulları bir tür vatandaşlık dairesi gibi çalışıyor? Neden yıllardır kimse sicil kurullarının çarşaf liste haricinde ve yönetimlerden bağımsız seçilmesini önermedi?  Günün ihtiyaçlarına göre tüzük tadili yerine var olan maddeleri esnetme, yeni baştan yorumlama, şehir efsaneleri yaratma gayreti niye ??

Dışarıdan göründüğü gibi değil” diye kodlanmaya çalışılan perili köşk hikayelerinden,  “Bilmediğiniz şeyler var” masalından gına gelmedi hepinize?

Bir soruyla da iğneyi kendimize batıralım, bu zor durumda ben kulüp başkanı olsam ne yapardım?

Öncelikle bu tezgahı kuranların kim olduğunu çok boyutlu araştırır, tutanak karşılığı 141 formu teslim eden üyeyi, mağdur edildikleri şüphe götürmeyecek biçimde ortada olan Mektepli kardeşlerimden alenen özür dilemeye ve kulüp üyeliğinden istifaya davet ederdim. Yine mağduriyet yaşayan genç kardeşlerime bir haftadan az olmamak üzere başvuru formlarındaki referansları gerçek tavsiye imzaları ile değiştirme olanağı tanırdım.  Kendileriyle doğrudan temas kurup görüş ve düşüncelerimi geçmişten örnekleri de hatırlatarak aktarırdım, referans imza konusunda eğer tercih ederlerse yönetim kurulum vasıtasıyla konuyu çözerdim.  Standart başvuru süresi kapandığı, D ve E grubundan başvuranların da hakkını yemek söz konusu olamayacağı için, istem dışı bu olağanüstü durum nedeniyle 400 sınırını bir seferliğine aşardım.  Bu kararla mer’i Tüzüğün 8. ve 9. Maddesini alenen çiğnediğimi, bu kararın idari açıdan net bir ibrasızlık gerekçesi olduğunu bilerek bunun getireceği siyasi riskleri aldığımı kamuoyuna ilan ederdim.  Bunu neden yapardım?  Mektepli kardeşlerimi sevdiğim, saydığım için mi, sadece vicdani gerekçelerle mi, mağduriyeti gidermek için mi?  Bunların tesiri yadsınamaz ama esas sebep kazanmak için her yolu mübah sayanlara aradıkları fırsatı vermemek ve Galatasaray’ın yakın geleceğinde bir kırılmayı, ayrışmayı önlemek olurdu.  Bu gençleri, Galatasaray Spor Kulübü’ne büyük zarar vermiş çıkarcı bir kitlenin irade ve insafına terk etmemek için,  GSL 150.dönemi takiben kayıp nesiller yaratmamak için, bu kulüpteki sosyal huzur ve birlikteliğin benim makamda kalış süremden çok daha mühim olduğunu düşünerek bu riski üstlenirdim.  Akabinde de tüzük tadiline dair önerilerimi üç ana başlık altında toplayarak camia ile paylaşırdım.

  • Mevzuata uyum, iyi yönetim ve etkin denetim hedefine yönelik iyileştirmeler (dernek ve şirketin mali yıllarının birleştirilmesi ya da Denetim ve Sicil kurullarının bağımsız seçilmesi gibi)
  • Tüzük metni içindeki uyumsuzlukların ya da fiili durumlara çözüm getiremeyen eksiklerin giderilmesi (tek taraflı kararla baskın seçim kararı alan yönetim kurulların daha geniş bir takvim ilan etmek zorunda olması gibi)
  • Kulübe üye alımı koşulları gibi yenilik doğurucu hükümler

Hakkaniyetli veya ideal çözüm bu mudur bilmiyorum ama o makamda olsam yapacağım bu olurdu.  İçine düşülen çıkmaz öyle bir davul ki, sesi uzaktan bile hoş gelmiyor!

Bu çok uzun yazının son kısmını ise değerli kardeşlerime ayırmak arzusundayım.

Sevgili kardeşlerim,

Evvela üye olmak istediğiniz kulübümüzün hali ve gitmesi gerektiği rotaya dair fikirlerimi çok kısa nakletmek isterim.

Son yıllarda GALATASARAY SPOR KULÜBÜ misyonunu unutmuş görünen, stratejisi ve uzun vadeli planları olmayan, dönemlik hedeflere göre bir araya getirilmiş sporculara hesapsız ödemeler yapan, kısacası doğru yönetilemeyen, iyi denetlenemeyen, pek de UMUT vaat etmeyen, borca batık müflis bir yapıdır.

Oysa GALATASARAY SPOR KULÜBÜ iyi insan ve nitelikli sporcu yetiştiren, inandığı değerleri savunan, sürdürülebilir başarıyı hedefleyen, dirayetli insanlar tarafından stratejik hedefler doğrultusunda yönetilen, hesap veren, çok iyi denetlenen muteber bir kurum olmalıydı.  Türkiye’ye UMUT aşılayan bir medeniyet projesi, ülkenin en güçlü global markası olarak müstesna bir konumda kalmalıydı.

Sizlerin de takip ettiği üzere Kulübümüzün ve bağlı ortaklıklarının en acil konusu finansman ve nakit akışı olsa da, bugünkü manzarayı yıllar içinde hazırlayan daha ciddi problemler mevcuttur. Bunlardan ilk aklıma gelenler:

  1. Genetik problemler (ülkedeki spor kültürü, kulüp yapısı, anormal beklentilerden kaynaklanan toplum baskısı, istikrarsızlık…)
  2. Stratejik planlama geleneği olmaması (Sportif, İdari, Mali)
  3. Organizasyon yapısı
  4. İş akışları ve karar alma süreçleri
  5. Profesyonel kadroların yetkinliği ve kuruma sadakati
  6. İtibar Yönetimi
  7. Galatasaray genelinde iç iletişim
  8. Sözleşme yönetimi ve henüz gerçekleşmemiş idari / hukuki riskler
  9. Üyelerimizden yeterli düzeyde katkı ve destek alamamak

Acil olan finansman konusuna gelirsek size tek bir sayı vermek isterim.  Galatasaray Spor Kulübünün öz sermayesi şu anda eksi (650) milyon TL mertebesindedir.  Bu miktar şu anlama geliyor.  Diyelim ki çok radikal bir karar alarak kulüp olarak sportif faaliyetlerimizi durdurduk, piyasada ederi olan tüm oyuncularımızı başka kulüplere sattık. Bankalardaki paramızla borç ödemeye başladık, tüm menkul kıymetleri ve gayrimenkulleri likide ettik yine borç ödedik.  Elde avuçta ne varsa sattık savdık, geriye sadece biz Galatasaraylılar kaldı ama yine de konsolide borcumuz 650 milyon Türk Lirası olarak kalmaya devam edecektir. 9.000 civarı kaydı açık kulüp üyemiz var diye varsayarak her birimize yaklaşık 73.000 TL borç taahhüdü düşmektedir.

Bu verileri / tespitleri aklınızda tutmanızı rica edeceğim ve müsaadenizle sizlere üzerinde düşünmenizi temin etmek umuduyla birkaç sorum olacak.

  • Güvendiğiniz, iletişim kurduğunuz, sizi bilgilendirmeye ya da yönlendirmeye soyunan büyük ağabeylerinize sorar mısınız lütfen, bilhassa son 20 yılda Galatasaray Spor Kulübü genetik kodlarından koparak sıradanlaşırken, adım adım çökertilirken, idari ve mali bağımsızlığını yitirme noktasına gelirken ne yapmışlar? Hangi direnişi göstermiş, hangi ikazlarda bulunmuşlar? Çözümün parçası olmak için cansiperane çalışmışlar mı yoksa bizzat her tür kulüp içi siyasi pazarlığın göbeğinde yer alıp istemeden ya da göz göre göre kulübe zarar mı vermişler?
  • D veya E grubundan bir grup üye topluca ve organize biçimde sahte referans imzalarla kulübe üye olma girişiminde bulunsa ne hissederdiniz, size tavsiyelerde bulunan pek kıymetli ağabeylerinizin tepkisi sizce ne olurdu?  Bu konuyu “mesele” etmeyip üstünü mü örterlerdi yoksa yeri göğü mü inletirlerdi?
  • Rastgele imza atma garabetinin 40 yılda bir ilk kez size denk geldiği kanaatinde misiniz yoksa sizden önceki başvuru dönemlerinde hani o zamanki sicil kurulu üyeleri de görmezden gelmiş olabilir mi?
  • Galatasaray Spor Kulübü Tüzüğünü baştan sona okudunuz mu?  Tüzüğün tadil edilmesinden korkanların ya da bu sürecin hazırlık aşamasını dahi öcü gibi göstermek isteyenlerin anlattıklarını doğrulama ihtiyacı hissettiniz mi?

Sevgili kardeşlerim,

Yukarıdaki sorular bir yana eğer sizler herhangi bir zaman ola ki bana sorsaydınız –biraz da kendi deneyimlerimden hareketle– “kendinizle barışmadan, büyük kalabalıklarla karışmadan, başka Galatasaraylılarla kaynaşmadan hatta bir kariyer seçip ekmeğinizi kazanmadan kulüp üyeliğini birinci önceliğiniz olarak görmeyin” derdim.

Ama madem ki şimdi arzu etmişsiniz, irade göstermişsiniz, başvuru formlarınızı bizzat imzalamışsınız dilerim ki tez elden kulübümüze üye olasınız.  Gün mü olur, hafta mı olur, ay mı olur bilemem ama mutlaka tez elden olsun.

O günler, haftalar Galatasaray’a ve hayatlarımıza ne getirir bilinmez ama siz siz olun küsmeyin, kopmayın, uzaklaşmayın, ayrışmayın, ayrıştırmayın.  Sizin üzerinizden kulüp içi siyasette pozisyon almaya kalkanlar olursa buna müsaade etmeyin.  Üye olduğunuz andan itibaren mesuliyet sadece sizin omuzlarınızdaymış gibi meraklı, sorgulayıcı, fedakar, çalışkan olun.  Dayatılana değil, Galatasaray’ın kurucu değerlerine inanın.  Gelenek diye önünüzde konanın, bir asır öncesinden referansını ve karşılığını araştırın. Ne de olsa Kulübümüz 113, Mekteb-i Sultani 150, Enderun’dan mülhem sarı-kırmızı eğitim geleneği 537 yaşındadır. Sanmayın ki dünya sizden ve ömrünüz oldukça yaşatacağınız samimi birlikteliğinizden, kardeşlik bağlarınızdan ibarettir.   Keşke öyle olsaydı 🙁

GSL 150.dönem Ece Ağdaş’ın objektifinden

Başvuru formlarınız belki de haftalarca bir yerlerde bekletilip son gün gerçek dışı referans imzalarla kulübe ulaştırılmasa, güvendiğiniz kişiler kendilerinden beklenen asgari özeni gösterselerdi, beklendiği üzere rahatlıkla ve sorunsuzca üye olacaktınız.  Oysa  kulübümüzde sadece “biz bize” değiliz, Mektepli olmayan üyelerimiz var ve bundan sonra da olacak.  Normal koşullarda sizin için zahmetsiz olan süreç, başkaları için çok müşkül ve çetrefil olabiliyor. Size müktesep hak olan, başkaları için hayali kurulan ama erişilemeyen bir ayrıcalığa dönüşebiliyor. Bugün sizin hayal kırıklığınız, tepkiniz ve öfkeniz başkalarında farklı zamanlarda değişik gerekçelerle tezahür etmiş olabilir.  Bugün size yaşatılanı rövanş almak için değil, empati kurmak için tutun hafızalarınızda. Değer verdiğiniz her payeye sahip çıkın çünkü Galatasaray hepimizindir.  Galatasaray gelmiş geçmiş tüm Galatasaraylıların toplamından ibarettir.

Dolayısıyla siz kardeşlerimden ricam odur ki, her fikre saygılı olun, bol bol dinleyin, gözlem yapın, ölçün-biçin-mukayese edin ama son tahlilde aklınızdan ve vicdanınızdan başka rehberlere itibar etmeyin.  Ne olursa olsun lütfen vasatlığa teslim olmayın.  Bu satırların yazarıyla ve yazdıklarıyla bugün hemfikir olmasanız da, en azından bu önerileri hemen yabana atmayın, üstünü çizmeyin.  Belki bir gün “İlker abinin de bir bildiği varmış” dersiniz..

Ne zaman şahsen tanışma fırsatı buluruz bilemiyorum, o vakte kadar sizleri sevgiyle kucaklıyor gözlerinizden öpüyorum.  Siz olmadan Galatasaray ailesinin bir parçası eksik kalacaktır, ne olur eksilmeyin.

Her şey yoluna girdiğinde, bize her kederden ve her sevdadan geriye kalan yalnız GALATASARAY olacaktır, o her birimizden daha önemlidir çünkü bizden çok yaşamıştır, bizden sonra da vakur biçimde yaşayacaktır.

 

 

*: Galatasaray Lisesi 150.dönemden kardeşlerimiz okuduğunuz yazıyı takiben bir gün sonra (30 Ekim 2018) bana yazılı bir açıklama gönderdiler.  Bahsi geçen toplantının hem tarafı hem de şahidi olduklarından ötürü burada aktarmak boynumun borcudur. Özetle; iki günlük ek sürenin toplantıdan sonra tanındığını, toplantı esnasında kendilerine çözüme yönelik net bir vizyon çizilmediğini, konuyu yargıya taşımaları halinde zarar göreceklerinin açıkça ifade edildiğini, kendilerinin aldığı hukuki görüşlere karşı bir hukuki argüman sunulamadığını, zamanın darlığı ve şahsen ya da birinci derecede yakınlar vasıtasıyla form teslimi hususundaki ısrar nedeniyle bu şartlara uyamayacak arkadaşlarını düşünerek iki günlük (net 36 saat) ek süreden istifade etmediklerini, son tahlilde haksızlığa uğramış olmayı içlerine sindiremediklerini ve konunun sağda solda bilgiden ve iyi niyetten uzak şekilde polemik malzemesi yapılmasına çok üzüldüklerini belirtiyorlar.  

Galatasaray’ın 29 Eylül’ü

Galatasaray Spor Kulübü olağanüstü genel kurul toplantısı 29 Eylül 2018 cumartesi günü Haliç Kongre Merkezinde gerçekleşti.  Son derece yüklü ve hassas gündeme rağmen toplantıya iştirak eden üye sayısının 990 civarında kalması, en kritik oylamalarda salonda 600 kişinin ancak bulunması bir trajedi olsa da bu yazıya başlarken kanımca hatırlanması gereken ilk husus, derneklerde genel kurulların en üst karar organı olduğudur. Gündemli toplanan genel kurullarda hazır bulunan üyeler istedikleri şekilde ve özgürce irade beyanında bulunurlar.  Herhangi bir dernekte seçilmiş yönetim kurullarının da beğendikleri kararları ”yaşasın sağduyu!” deyip sevinçle karşılarken, yanlış bulduklarına “böyle iş olmaz” diye tepki duyma lüksü yoktur.  Zira seçilmişler, seçenlerin emanetçisidir.

İkinci husus ise sarı-kırmızı kürsüdeki ifade özgürlüğüdür.  Hukukun açıkça suç saydığı fiiller, Galatasaray’ın hak ve menfaatlerine aykırı dezenformasyon, iftira, hakaret, haysiyet cellatlığı ve seri şekilde yalan söylemek hariç tutulursa üyeler seçtikleri konuda veya ilgili gündem maddesinin sınırlarında kalmak kaydıyla tespit yapar, görüş bildirir, önerilerde bulunur. Kulübü emanet ettiği insanları övebilir ya da kıyasıya eleştirebilir.   Kürsüdeki dakikalarını iyi kullanamayan, canlı yayından istifade ederek reklam peşinde koşan, bomboş mugalata yapanlar zaten izleyicilerden (diğer üyelerden) olumsuz reaksiyon alacaklardır.

Yönetim kurulları ise, üyelerin yaptığı tüm konuşmaları, içerikleri ne kadar aykırı olursa olsun sakince dinlemeli, hukuki risk içerebilecek konularda açık ikazda bulunmalı, cevap hakkını kullanırken de anlık duygu değişimlerine mağlup olmadan her soruyu olabildiğince net yanıtlamalıdır.

Daha mali-idari-sportif-hukuki risklere / problemlere sıra gelmeden yukarıdaki iki husus bize yeniden hatırlatıyor, Galatasaray Spor Kulübünü yönetmek çok zordur. Ateşten gömlek, iğneli fıçı gibi benzetmeleri aşacak kadar meşakkatli bir mesaidir.  Akıllı, kültürlü, deneyimli, marifetli, varlıklı olmak yetmez.  Diplomalar, takdirnameler, maddi birikimler kafi gelmez.  Birinci sınıf stratejist olmanın yanısıra, çok sabırlı, kontrollü, planlı ve görev yükünü üstlenecek ölçüde fedakar olmak gerekir.

Galatasaray için 29 Eylül 2018’in özeti neydi derseniz, tek cümleyle toparlamak gerekirse:

Neleri neden talep ettiğini yeterince anlatamadığı ortaya çıkan yönetim ile anlaşılmaz biçimde geçmişte bol keseden dağıttığı yetkileri unutan ya da beklendiği üzere geçmişteki hatalarının nihayet farkına varan kulüp üyelerinin her oylamada aritmetik çarpışmasına sahne oldu

Bu özetten bize kalan da, Galatasaray’ın en önemli konularından birinin açık, tutarlı ve bilgiye dayalı iletişim olduğudur.  Bizde tarafların ana dili aynı olsa da, bazen bir şekilde anlaşamıyorlar.  Fikren ayrı noktalarda bulunmak değil bu, birbirlerini duymuyorlar, birbirlerine güvenleri eksik ve karşılaştırmalı reel veri yerine ucuz dedikodu ortalığa veba gibi yayılıyor her fırsatta.  Galatasaray’ın en büyük sorunu fikir ayrılıkları, görüş farklılıkları, yoğurdu yerken kaşığın nasıl tutulacağı tartışması olsaydı bundan kimse gocunmamalıydı.   Bizdeki sorun daha ziyade ezberden pozisyon alma, kamplaşma ve karşısındakinin yoğurduna kara çalma hevesine dönüşüyor zaman zaman.  Bu karanlık yolun sonu boynu bükük, güdük, kadük bir kulüp yapısıdır.  Bu yoldan dönmenin çaresi ise açık ve doğru iletişimdir.  Beden dilinden seçilen kelimelere, cümle yapısından ses tonuna, mecra seçiminden doğru içerikle desteklenmiş analitik yorumlara kadar çok sıkı çalışılmalı, iletişim gurusu olunamasa bile bu uğurda emek verilmelidir.

Üstelik yazının başında tarif edildiği şekliyle en üst karar organı olsa da, genel kurul Galatasaray için her zaman en doğru kararı veremeyebilir.  Katılım oranı, oylamada hazır bulunan insanların sayısı, medya manipülasyonu, kulüp içinde durmaksızın dönen dedikodu çarkları, belli amaca yönelik dezenformasyon çabası, dikkat dağınıklığı, bıkkınlık, bilgi eksiği, şahıslar hakkında peşin hüküm, yanlış anlama, kişisel yakınlıklara binaen taraflı yargılar, vs…  Tonla çeldirici sebep var yanlış karar vermek için.

Bunca olumsuz ihtimali ortadan kaldırmak mümkün olmasa da, etkilerini en aza indirgemek için ihtiyaç duyulan şey yine reel veri, somut bilgi ve açık iletişimdir.

İlan edilen gündem “torba yasa” diye eleştirildi hatırlayacaksınız, hiç katılmıyorum.  Hukukun içinin boşaldığı ülkemizde torba yasalarda birbiriyle zerre alakası olmayan onlarca konu sıkıştırılıyor.  Bir örneğini ekte link olarak paylaşıyorum, merak eden kalabalık içeriğe bakabilir.   http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/08/20180803-20.htm

29 Eylül 2018’de üyelerin önüne gelen gündemin tamamı Galatasaray için önemli konulardır fakat gündemin açık büfede tepeleme doldurulmuş bir tabağı andırdığı da aşikar…  Bu talepler kulübün ihtiyacıdır belki ama copy-paste yöntemiyle sıralanıp güncel duruma göre ele alınmadığı, önceliklendirilmediği ve meseleye toptan yaklaşıldığı izlenimi günler öncesi üyelerde oluşmuştu.  Üyeler cumartesi günü saat 10:00’da genel kurul salonuna girerken “avukata genel vekaletname mi veriyoruz, bu kadar yetkiye gerek var mı?” diye düşünüyorsa talepte bulunan taraf maça 1-0 mağlup başlıyor demektir.

Kaçmaktan kovalamaya fırsat bulamadık” dedi konuşmasında Sayın Başkan, doğrudur.  Başkanların kulüpte her gün harcadığı 10-12 saatlik mesai çok hızlı geçer, maalesef umulan verimlilikte de geçmez.  Sadece temsil görevi, imza yetkisi, telefon görüşmeleri ve toplantılar dahi bu uzun mesainin aslan payını alır.  Demek ki ihtiyaç, kaçacak ve kovalayacak ekibin ayrılmasıdır. Ekibin ağırlıklı kısmı yangını söndürmeye çalışırken, bir kısmı da yeni yangın çıkmaması için tedbir alacak biçimde organize olmalıydı.  Galatasaray Spor Kulübünde tüm başkanlar yetki ve sorumlulukları paylaştırmalı, ekip arasındaki orkestrasyonu sağlamalı, gri alanları giderip anlaşmazlık ihtimalini azaltmalı, tereddütlerin doğabildiği karar anlarında ağırlığını koymalıdır.  Sayın Mustafa Cengiz’in dört aylık taze yönetimini uzun uzadıya eleştirmek insafsızlık olur ama yönetim kurulu da önümüzdeki 4 ayın temposunu ve hedeflerini, geride kalan dört aydan farklı programlamalıdır.

Gelelim gündemdeki maddelere ve genel kurulun verdiği kararlara:

Beyoğlu Hasnun Galip Sokak’taki eski kulüp binamız hakkında yönetim kurulu istediği yetkileri alamamıştır.  327 m2 taban alanı olan atıl durumdaki bina üzerinde yanılmıyorsam birikmiş borçlardan ötürü haciz bulunmakta. Konumu ve büyüklüğü gereği yüksek gelir yaratma potansiyeli ise soru işaretidir.  Pek çok üyenin duygusal bağı olan bina hakkında yenilik doğurucu bir işleme müsaade çıkmaması benim için asla sürpriz olmamıştır.

Galatasaray Adası ise, kamuoyunda en çok tartışılan, tabiri caizse üzerinde fırtınalar koparan en müstesna mülkümüz.  Bilhassa medya İstanbul’un incisi adanın nedense kulübümüzde kalmaması için adeta papatya falı açmakta.  Ada Galatasaraylıların hem duygusal olarak önem atfettiği, hem kulübün kudretinin sembolü olarak gördüğü mekan; hem de bugüne dek en çok kandırıldıkları, iyi niyetlerinin suistimal edildiği konudur. Bunun sorumlusu da Sayın Mustafa Cengiz ve yönetimi değildir.  Sayın Cengiz başkan seçildikten sonra ADA bir vasıf daha kazanmıştır.  Sayın başkana ve ekibine en çok haksızlık edilen konu haline dönüşmüştür.

Adayı Nişantaşı’nda büyük bir dükkanın yıllık kirasına denk bedele müstecire veren, önce BUZ sonra da SU’ya dönüştüren bu yönetim değildir.  Yetkisi yokken müstecirin kontratını beş yıl uzatan Sayın Mustafa Cengiz değildir.  Müstecire “kiracı” vasfı kazandıran hukuki düzenlemeyi yapan bu yönetim değildir.   Kanunsuz yapılaşmaya göz yuman, üyelerle alay etmeye kalkışmış Mehmet Koçarslan’la kadim dostluk kuran, hukuka intikal eden dosyaları yıllarca mahkemelerde hakkıyla takip etmeyen, ADA’yı bir sabah baskınıyla yıktıran da Mustafa Cengiz değildir.   Kira sözleşmesi sona erdiği halde adayı tahliye etmeyen kiracıya muhtelif davalar açan, ek olarak yüklü tazminat talebinde bulunan ise görevdeki bu yönetimdir.   Fakat bu yönetim ne yaparsa yapsın ADA hakkında istedikleri yetkiyi almaları zaten mümkün değildi.  Koçarslan’ın PR ajansı gibi çalışmayı marifet sayan Sözcü gazetesinde çıkan kaynağı belirsiz Beltur haberi ve adanın çevresinde bekçi gibi turlayan, oradaki varlık nedenleri de ikna edici biçimde açıklanamamış deniz zabıtası üyeleri belli ki ürkütmüştür.

Dahası, esas amaç tapusuna sahip olduğumuz 1 numaralı merkeze parsele ek olarak, ecrimisil ödediğimiz 2 ve 4 no’lu parseller için irtifak hakkı elde etmek yani mülkiyet anlamında ileri bir adım atmak olduğu halde, gündemi çok kalabalık tutan yönetim oylamaya katılan üyeler tarafından veto edilmiştir.  Bu karar da anormal ya da anlaşılmaz değildir ama umalım ki Galatasaray aleyhine menfi neticeleri olmasın.  Florya’daki üst kullanım hakkımızı uzatma konusunda önce ipe un seren, sonra da kum saati tükendikten sonra “kullanım süreniz dolmuştur” cevabını verenleri ben unutmadım!  Umalım ki hukuk hızlı işlesin, açılan tahliye davaları bir an evvel lehimize sonuçlansın.  ADA konusunda yetki alamamak yönetim kurulu açısından asli bir problem değildir ama ihtiyaç duyulmayan yetkilerin kullanılmayacağına dair verilen yazılı taahhüdün genel kurula katılan üyelerce dikkate alınmaması genel kurula hazırlık stratejisi açıdan bir yenilgi sayılmalıdır.

Mecidiyeköy’deki arsamız ve otel olması maksadıyla yapılan, kaba inşaatı tamamlanan bina hakkındaki karar ise, Ada ve Beyoğlu’ndan farklı olarak benim için anlaşılabilir bir karar olmadı.  Mecidiyeköy konusundaki yetkilere “hayır” diyen üyeler, şu anda natamam haldeki binanın bu şekilde kalmasına, gelir getirici faaliyetlere konu olmasına itiraz etmişlerdir.  Oysa Mecidiyeköy kulübümüz lehine en doğru şekilde değerlendirilmesi gereken ilk sıradaki mülktür.  Bu ret kararından nasıl bir fayda umulduğunu ben hiç anlayamadım.  Gündemin 4.4. maddesi olup, oylamaya konu olan ilk gayrimenkulümüz olması hasebiyle muhalif kanadın gövde gösterisine kurban gitmiştir diyebiliyorum ancak…  Karara istinaden Mecidiyeköy’den elde edilecek gelirle borçların azaltılması, sermaye artışı gibi finansal hamleler şu an yapılamayacaktır. Genel kurulun kararına en çok sevinenin de eski başkanımız Sayın Dursun Özbek olduğunu tahmin ediyorum, zira kendisinin taahhüt ettiği şekilde otelin Özbek Turizm A.Ş’ye senelik 5 milyon USD’den kiralanması ihtimali artık ortadan kalkmıştır 🙂

Burada yeri gelmişken hem bir konuya değinmek, hem de bir şehir efsanesini sorgulamak gerekiyor.  Seçimle iktidarın değiştiği yerlerde her zaman muhalif eylem ve söylemlere rastlanır.  Hele Galatasaray gibi birilerinin iktidar için sırasını beklermişçesine davrandığı camiada, “Bizde muhalefet olmaz, Galatasaray’da muhalefet yoktur” söylemi küçük çaplı bir şehir efsanesidir.  Biliyoruz ki muhalefetin varlığı demokrasinin gereği, karşıt fikirlerin kalitesi / kalibresi değişim ve ilerlemenin lokomotifidir.  Galatasaray üzerine alternatif fikirleri, farklı projeleri olan kişiler/gruplar olmasa, iktidar çalışma ve kendisini ispatlama azmini sürdüremez.  Dahası, iktidar sona erdiğinde yerine geçecek gücü toparlamak zaman kaybettirir.

Galatasaray’da iktidar koltuğu pek tatlı olsa da, yönetimler üretken, sorgulayıcı, dengeli, adil muhalif hareketleri, topa sert girmiş olsalar dahi, nimet olarak görmelidir.  Muhalif kişi ve grupların da, iktidarı yıpratmak ve zayıflatmak uğruna Galatasaray’ın itibarına gölge düşürmekten ve mücadeleyi nizami zeminin dışına taşımaktan özenle kaçınması şarttır.

Bu cümlelerin akabinde Galatasaray’daki temel farklılaşmanın diploma ya da alt kimlik olmadığına dair tespitimi tekrar etmek isterim.  Kamuoyunda sıkça terennüm edildiğinin aksine, Galatasaray’daki yarılma Liseliler – Liseli olmayanlar üzerinden okunursa yüzeysel ve hatalı neticelere varılır.  Bizdeki temel ayrım Galatasaray’ı sosyal kulüp olarak görenlerle, spor kulübü olarak sahiplenenler arasındaki görüş ve tercih farklarıdır.

113 yıllık kulübü ismini bilmediği gençlerin top koşturduğu elit bir sosyal kulüp olarak görenlerle, sosyal tesisleri de olan güzide bir spor kulübü olarak sevenlerin farkından bahsediyorum.  “Galatasaray’dan benim çıkarım ne?” diye soranlarla “Galatasaray’a nasıl faydalı olurum?” diye kendini paralayanlardır esas sınıflama.  “Ben değil biz” diyerek bilhassa öne çıkmayan mütevazı ruhlarla, her fırsatta “medyada boy göstermeye uğraşan” ucuz egolardır gerçek ayrım.   Eşi, dostu, arkadaşı, iş ortağı, maaşı, sermayesi, ihalesi için fikir ve pozisyon değiştirenlerle, “mevzubahis Galatasaray ise vicdanımdan başka rehber tanımam” diyenlerin kavgasıdır sarı-kırmızı…

Sayın Mustafa Cengiz ve yönetimi 29 Eylül 2018’i ve bundan sonrasını “Mektep diploması” üzerinden okursa doğru değerlendirme yapamayacak ve hataya düşeceklerdir.  İkinci tahminim de, bu kulüpte Galatasaray Lisesi üzerinden gerginlik yaratmak isteyenler ya da kulüp içi siyasi çekişmeleri tribünlere, medyaya, sokağa taşıyanlar eninde sonunda kaybedecektir. Uzun vadede hep kaybetmişlerdir, hiç şaşmaz.

Sosyolojik analiz denemesine ara verip, cumartesi gününün gündemine dönelim. Kemerburgaz’da yeni kamp tesisi inşa edilmesi planlanan parsel hakkında oylamaya katılan üyeler oy çokluğuyla onay vermiştir ama bu oylamada 145 üye ret oyu kullanmıştır ??  Galatasaray’a tahsis edilen arazideki gecekondu benzeri mandıradan günlük süt almadıklarına ya da aynı yerde maden ruhsatıyla çimento üretimi yapan şirketin ortağı olmadıklarına göre bu 145 üye ne amaçlamıştır, hakikaten merak ediyorum.  Florya’nın tapusu ve kullanım hakları bizim aktifimizden çıktığına göre, müteahhit firma Florya’yı boşaltmamız için gün sayarken, Kemerburgaz hakkında herhangi bir tasarrufta bulunamayacak isek idman tesislerimizi nereye taşımamız bekleniyordu?  Yeşilköy plajında, Maçka parkında ya da Validebağ korusunda mı idman yapsın futbol takımımız ?  Kemerburgaz hakkında cumartesi günü sorulmayan, en azından benim duymadığım sorular ise şunlardı:

  • Spor tesisi kurma amaçlı kullanımımıza verilen bu arazinin üzerindeki işgaller ve maden ruhsatını çözmek devletin işi midir yoksa kulübümüzün mü? Bu arazi neden “çöpsüz üzüm” olarak bize geçememektedir ?
  • Kot farkı 40 metre olduğuna göre, arazinin yapısından kaynaklanan hafriyat yükü ve yapılması planlanan tesisin ne kadar amaca uygun & kullanışlı olacağı hesaba katılıyor mu ?
  • En önemlisi, Florya Metin OKTAY Tesislerinde her şey Galatasaray Spor Kulübü’nün helal parasıyla, bu kulübü yıllardır yönetenlerin alın teri ve emeğiyle inşa edilmişti. Florya’dan çıkarken tesislerimiz yıkılacak ama Kemerburgaz’daki tesislerin sıfırdan tüm maliyeti kulübümüz tarafından üstlenilecektir. Neden bu anlaşma Sayın Özbek döneminde yapılırken, en azından yeni tesislerin kaba inşaatı yıkılan mülkümüze mukabil Emlak Konut tarafından üstlenilmemiştir ?  Zira adil bir değişim bunu gerektirmekteydi.
  • En kritik soru ise, bu tesisleri bihakkın inşa edecek bütçemiz, kaynağımız var mıdır? Benim bildiğim YOKTUR !

Diğer maddelerin aksine KEMERBURGAZ konulu 4.6. maddesinde gündemin eksik olduğunu düşünüyorum.  Bu araziyle ilgili TAKAS ve TRAMPA yetkisi de istenmeliydi zira Kemerburgaz’ın başımızı çok ağrıtacağını, beklentilerimize tam da uygun olmadığını hissediyorum.  Metrekare cinsinden eş değer ama daha problemsiz bir araziyle, eğer mümkün olursa takas edilmesinde şahsen fayda görürüm.

4.7. maddesi Aslantepe’de inşa edilecek çok amaçlı kapalı spor salonu için oylamaya katılan üyeler yönetim kuruluna talep edilen yetkileri verdiler.  Burada sorulması gereken ilk soru belli: “Bizim bu spor salonunu inşa ettirecek kaynağımız var mıdır?”  Cevap yine aynı, maalesef yoktur.  Hatırlanacağı üzere Türk Telekom Arena stadının açılır kapanır çatısını yapamayan kulübümüz, bu vecibesine karşılık Ali Sami Yen Spor Kompleksinde 15.000 kişilik çok amaçlı kapalı spor salonu yapmayı taahhüt etti.  Proje bedelinin anahtar teslimi 100 milyon USD’yi bulacağını varsayabileceğimiz bu büyük projede yatırımcı bulamazsak, başka bir deyişle spor salonunu yapamazsak başımıza ne gelecek?  Şartlar eskiye döndüğü için açılır-kapanır çatıyı yapmakla mı yetineceğiz yoksa bu eski yükümlülüğümüze ek olarak kallavi bir tazminat da ödeyecek miyiz?  “Spor salonu için Galatasaray’ın kasasından bir kuruş çıkmayacak” diyen eski başkanı sorgulamayanların içinden, bunu da merak eden çıkmadı nedense.

Geldik en ilginç gündem maddesine, yönetimin istediği yetkileri alabildiği 4.10. RİVA… Herkesin bildiği üzere yıllarca varlığıyla bize ferahlık veren, yıllarca tek başına borçlarımızı kapatacağı zannedilen RİVA 22 Ekim 2016 tarihindeki olağanüstü genel kurul toplantısında vedalaştığımız bir mülkümüzdü.  Çaresizlikten ötürü tapulu taşınmazını elden çıkarmak zorunda kalanların o günkü heyecanını, neşesini, coşkusunu hiç unutmayacağım!!

https://www.galatasaray.org/haber/kulup/riva-ve-floryaya-onay/33669

Hasılat paylaşımı yöntemiyle ve RERERE RARARA tezahüratlarıyla uğurlanan RİVA bugün kulübümüzün aktifleri içinde değildir, tapusu bizde değildir ama hatırlayın Sayın Özbek RİVA için satış yetkisi talep etmemişti.  Buna rağmen alınan sonuç “satış işlemi” ile aynı noktaya varmıştır.  Dolayısıyla yine satış yetkisi talep etmeyen Sayın Mustafa Cengiz’in “Galatasaray Spor Kulübü başkanının sözüne güvenmiyor musunuz?” serzenişinin üyeler nezdinde karşılığı pek yoktur.  Ayni sermaye  konusunun cumartesi günü üyeler arasında alerjik reaksiyonlara neden olması da bu yüzdendir. Biz ne başkanlardan ne sözler duyduk, çoğunun da sonu hüsran ve hayal kırıklığı oldu. O yüzden kulüp üyemiz Sayın Ayhan Özmızrak’ın Eylül ayı divan toplantısında pek güzel ifade ettiği şekilde: “Bizim sütten ağzımız yandı, yoğurttan bile yandı, o yüzden şimdi dondurmayı üfleyerek yeme durumundayız, kusura bakma başkan

Kurumlarda devamlılık esastır, önceki başkanların istediği yetkileri Mustafa Cengiz yönetimi de talep edebilir ama insanlarda da hafıza esastır. O insanlar ki yaşadıkları ve geride bıraktıkları sıkıntıları hatırlayarak direnir hayata.

RİVA’da 4.10. maddesine konu olan husus 8.423 m2 alanın okul yapılması amacıyla terk edilmesiydi.  Bu evvelce onaylanan projenin mütemmim cüzüdür, ayrılmaz parçasıdır. Üzerinde tartışılacak bir detay yoktur, bu terk geciktikçe proje başlamaz ve Galatasaray gelmesini umduğu gelirden mahrum kalır.  Dolayısıyla insan doğal olarak oy birliği bekliyor ama buna da karşı çıkan var. “Müteahhit firmayla alıp veremediği mi var acaba bazı üyelerin?” diye düşünürken, tekrar gündem maddesini okuyorum.

İmar planı, imar izni, ruhsat, terkin, devir, bağış kelimeleriyle istenebilecek yetkiye “ipotek-rehin-ifraz-tevhid-ayni sermaye-kiralama-inşaat-tefrişat” pek çok terim doldurulmuş. Terk edeceğimiz arazi parçasını kime ipotek edeceğiz, neresini bölüp nereyle birleştireceğiz, özel okul yapıp birine kiraya mı vereceğiz, devlet okulunu biz mi inşa edeceğiz diye başlayıp onlarca soru türetilebiliyor.  Uzmanlık alanı gayrimenkul olmayan üyelerin kafasını iyiden iyiye karıştırmanın sonucu diye düşünüyorum aleyhte kalkan elleri.

Florya hakkında herhangi bir yetkisi yokken Beştepe ziyareti sonucu Emlak Konut ile ön protokol imzalarken Sayın Dursun Özbek, keşke bu hassasiyet gösterilseydi?  Metnini görmediğimiz bir hasılat paylaşımı anlaşmasını TL üzerinden imzalamayı hararetle onaylarken üyeler keşke bu kadar titiz olunsaydı?  9 Temmuz 2011’de bu genel kurul, dönemin başkanı Sayın Ünal Aysal’a RİVA’nın tamamı için (1.176.000 metrekare) SATIŞ, DEVİR, TRAMPA, TAKAS yetkisini dahi kolayca verdi.  O gün bu satırların yazarı ve birkaç kişi dışında kimse Tüzüğün 145.maddesini hatırlatmadı.  Sayın Aysal istese 2011 ya da 2012’de Riva’yı topraktan satar ya da başka bir araziyle değiş tokuş edebilirdi ve kimsenin gık demeye hakkı olmazdı. Neyse ki Ünal başkan bu yetkisini o dönemde düşüncesizce kullanmamıştı.

Her ne kadar Sayın Mustafa Cengiz’in kürsü hitabı ve basın temaslarında mizah unsurunu ölçüsüz kullanmasını pek beğenmesem de, cumartesi günü verdiği ZÜĞÜRT AĞA sinema örneği çok yerindeydi.  22 Ekim 2016’da Riva-Florya için yetki talep edilen olağanüstü genel kurul toplantısında divanı yöneten İrfan Aktar’ın 47 olarak saydığı ama tahminimce 100 civarı “HAYIR” oyu veren üye vardı salonda, bugün kime sorsam “ben de yetki vermemiştim, bilinmeze gitti, ziyan oldu Riva-Florya” diyor. İnsan bazen hayret ediyor.

Gündemin 6. Ve 7. maddelerinde ise Basketbol ve Voleybol branşlarını yönetecek birer anonim şirket kurmak üzere yetki istendi. Benzer yetkileri Sayın Ünal Aysal da gündeme getirmişti.  Sporun özüne vakıf insanların ilk soracakları soru şudur: “Bunlar sıradan sermaye şirketi olmadığına göre, bu şirketleşme modelindeki oyun planınız nedir?”

Ödenmiş sermayenin 100 bin TL ya da 1 milyon TL olmasının bu aşamada herhangi bir anlamı yoktur.  Mühim olan, hangi sağlam ve somut gerekçelerle bu iki branş Dernek bünyesinden çıkartılacaktır?  Sadece finansal verilere bakılarak bu iki branşın yıllardır zarar ettiği ve Dernek bilançosuna ağır kayıplar verdirdiğini söylemek yanlış olmaz.  Son 10 sezonda basketbol ve voleyboldaki takımlarımızın yarattığı gelir-gider farkı 155 milyon USD zarar olarak kayıtlara geçmiştir. Öte yandan bu kulüp pek çok şirket kurarak “kurumsallaşacağını” zannettiği halde, hakikatin tam ters istikamette tecelli ettiğini de biliyoruz.  Yıllar yılı kurulan şirketlerin hiç biri zarar sarmalından çıkamadı, dahası Galatasaray Spor Kulübü genel kurulunun denetimi dışına çıkan bu ortamlarda neler olup bittiğini de tam olarak bilemiyoruz.  Grup içi maliyet transferleri, ilişkili şirketlerin birbirlerine borçlanmaları ve pek çok husus geçmişte yönetim kurullarının kısa vadeli hedef ve çıkarlarına göre şekillendi, bu kararların ne kadar isabetli olabildiği çoğu zaman sorgulanamadı.

Kısa vadede amatör branşların en büyük umudu, profesyonel futbolda tam ve zamanında ödenen stopajları belli koşullarla spor kulüplerine iade ederek devletin geliri kıt bu branşlara temin edeceği can suyudur.  Revize edilen 2018 bütçesinde amatör branşların gelirlerinde bu tahakkukların da gerçekleşeceği varsayılmıştır. Her ne kadar ilgili bakanlıktan bu konuda bir mukteza talep edilmişse de, uzun vadede devletin kamu yararına dernek (Galatasaray SK) ile kurulacak bu anonim şirketler arasında fark gözetebileceğini düşünüyorum.  Stopaj katkısının sonsuza dek sürmeyeceğini de hesaba katarsak bu branşlarla ilgili şirket kurmadan önce, sporcu seçiminden – yaş gruplarındaki idman metodlarına, çalıştırıcıların standartlarından federasyonlardaki temsil konularına dek basketbol ve voleybola dair kapsamlı bir stratejik plan gerekiyor. Gerekiyordu ama yönetim bu konuda bir sunum yapmadı.  Bu müstesna planın tatbiki için ayrı bir kurumsal yapının neden gerekli olduğu ayrıntılı biçimde izah edilebilmeliydi. Eğer böyle bir yol haritası yoksa, bu talebi onaylamak için gerekçe bulamayan kulüp üyelerine kimsenin darılma hakkı yoktur.  Bu oylamada hazirun “HAYIR” oyu vererek kanımca makul ve tutarlı bir karar vermiştir.

Gündemin 8.maddesinde ise kulübümüzün ve Galatasaray Sportif A.Ş’nin mali yıllarının birleştirilmesi (konsolide edilmesi) öneriliyordu. Nihayet kimsenin karşı çıkmayacağı bir madde bulmuştuk ancak bu idari kararın kaçınılmaz sonucu olarak Tüzük maddesinin redakte edilmesi gerekiyordu. Başka bir deyişle, tüzük maddesi değişecekti ve bu sefer Tüzük metninin iki maddesi çarpıştı.  Biri 87/34 yani mevzuata uyum çerçevesinde yönetime inisiyatif tanıyan madde, diğeri 166 yani tüzük değişikliğinin ancak bu amaçla düzenlenmiş toplantılarda gerçekleşmesi ve aranan istisnai nisap oranlarını belirten maddeydi.  Görüşlerden biri yönetimin kulübün faydasına ve mevzuatın da imkan verdiği değişikliği yaparak tüzüğü güncellemesi, diğeri ise hukukun temel ilkelerinden biri olan usulün esasa mukaddem olduğuydu.  Toplantının hakimi konumundaki divan başkanı Avukat Metin Sinan Aslan usulen bu gündem maddesinin görüşülmesini münasip bulmadı ve toplantıyı açmadan önce inisiyatif kullanarak müzakere sırasından çıkardı. Hemen solunda oturan hukukçu Prof. Murat Develioğlu da hukuk tekniği açısından gerekçeyi açıkladı.  Her ne kadar İstanbul Üniversitesi’ndeki lisans eğitiminde hukuk dersleri alsam da, sonra Açık Öğretim Fakültesi’nde Adalet bölümünü bitirsem de hukukçu vasfına sahip değilim.  Hem Metin Sinan Aslan’ın, hem Murat Hoca’nın izahatı bana makul geldi ama mali yılları birleştirme fırsatını da kaçırdık, bütçe disiplini açısından çok anahtar bir hamle olacaktı.   Cumartesi günü usul somut faydayı mağlup etti ama ilk fırsatta bu değişiklik “usulünce” gerçekleştirilmelidir.

Hukukçu demişken, sayın başkanımız hitabında “yarım hukukçu” olduğunu söyleyiverdi. Doğrudur, Mülkiye mezunu olup kamu sektöründe yöneticilik yapan insanlar mevzuat hakkında deneyim ve birikim sahibi olurlar, hukuk özneleri ve anlaşmazlıklar hakkında mantıklı çözümlemelerde bulunurlar.  Öte yandan kürsü performansı açısından “yarım hukukçu” ifadesi biraz sıkıntılı.  Öyle ya, sizi dinleyenler arasında köklü üniversitelerde kürsü sahibi akademisyenler, ana bilim dalı başkanları, sektörün deneyimli / cevval avukatları hatta Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanı olabilir.  Birkaç tane hukuk fakültesi açıp / kapayacak kadar hukukçunun olduğu yerde mesleki espri yapmak risklidir, insanlar alınganlık gösterebilir, hatırlanacağı üzere kürsüye daha sonra gelenlerin bazıları da “tam hukukçu” olduklarının altını çizmişlerdir.

Ne demiştik yazının başında, “Galatasaray Spor Kulübünü yönetmek çok zordur”.  Bir metne bağlı kalmadan kürsüde irticalen konuşmak da aynı biçimde zordur.   Bu vesileyle divanı yöneten kardeşim Metin Sinan Aslan’a ve ekibinde yer alan Prof. Murat Develioğlu, Avukat Aslı Geçgil, Avukat Kemal Kumkumoğlu ve Avukat Bora İkiler’e emekleri için teşekkür etmiş olalım.

Gündemin 9 ve 10.maddeleri üyelik aidatlarıyla ilgiliydi.  Üyelerin her yıl ödemekle mükellef olduğu aidatın 300 TL’den 400 TL’ye yükselmesi normal bir taleptir. İki yıl önce 500 TL olmasını önermiş biri olarak, bence herhangi bir sorun yok ve zaten büyük ekseriyetle kabul edildi.   Bir sefere mahsus tahsil edilen üyeliğe giriş ödentisinde ise %100 zam talebi 111 oya karşı 114 oyla kabul edildi. Buradaki ilk sorun, kulübümüze üye olmak isteyen binlerce kişiyi ilgilendiren bir mevzu sadece 225 kişiyle oylanmıştır ve iki kişi karar değiştirse farklı bir sonuç alınabilecekti.  Galatasaray’da genel kurullara katılım konusu kanayan yara olmayı sürdürmektedir, bunu tedavi etmek için her türlü fikir acilen tartışılmalıdır.   Net biçimde ortada olan şudur, bu kulübün taze kana ve yeni heyecana ihtiyacı vardır. Ortak aklı besleyecek, Galatasaray’ın saygınlığına yakışacak yeni üyelere ihtiyacı vardır.  Üye olduğu halde bir şekilde uzak duran ya da kulübün demokratik süreçlerinden soğumuş insanları geri kazanma ihtiyacı vardır.  Şahsi fikrim, Galatasaray Spor Kulübü 2019 yılının ilk ayında Tüzük tadil kongresine gitmelidir, tedaviye kulübün anayasasından başlamalıdır.

Prensip olarak olası tüm tüzük tadil taleplerinin üçe ayrılmasının faydalı olacağına inanıyorum.

1) Mevzuata uyum, iyi yönetim ve etkin denetim hedefine yönelik iyileştirmeler

2) Tüzük metni içindeki uyumsuzlukların ya da fiili durumlara çözüm getiremeyen eksiklerin giderilmesi   (örnek: -baskın basanındır- diye tek taraflı seçim kararı alan başkanların elindeki zamanlama kozunu geri almak)

3) Kulübe üye alımı gibi özel nitelikte yenilik doğurucu hükümler

Birinci ve ikinci gruptaki tüzük tadilatı üyelere doğru anlatıldığı takdirde, kahir ekseriyetin oyuyla geçerlilik kazanacaktır.

Üçüncü gruptaki değişiklik ise öncelikle sabır, empati ve olgun tartışma kültürü gerektirir ki, dönem dönem bu konuda sıkıntı yaşanacağını tahmin etmek yanlış olmaz.

Dokuzuncu madde gereği A grubu için 600 TL olan giriş ödentisi 1.200 TL’ye, E grubu için 10.000 TL olan giriş ödentisi 20.000 TL’ye yükselmiştir.  Oransal olarak tüm üyelik gruplarında aynı oranda zam yapılmıştır.  Bir önceki fiyat güncellemesi 2003 senesinde yapıldığı için hangi mali parametreye bakarsanız bakın %100 artışın fahiş olduğu iddia edilemez.  Buraya kadar mesele yok.

Mesele nedir peki?  A grubu ile E grubu arasındaki 16,6 kat fark oransal olarak sabit kalsa da, nominal fark artmış, dışarıdaki adaletsizlik duygusu perçinlenmiştir.  Dahası artışlar, bu yaz başvuran üyelere de tatbik edilecektir.  Kulübümüzde üyelikler 2019 yılından itibaren hüküm doğuracağı için hukuken bu uygulama doğrudur ama acaba adil midir?  Bir an için kendinizi üyelik başvurusu yapmış biri olarak düşünün.  Şahsi tasarruflarınızdan 10.000 Türk Lirasını bir kenara ayırdınız, iki referans üye imzası bulup başvurdunuz, Sicil Kurulu bu yıl önüne gelen 1032 adet E grubu başvuru içinde sizi üyeliğe ehil ve layık buldu. Cumartesi günü rakam 20 bin TL’ye çıktı ve sizin hesabınız şaştı.  Galatasaray Spor Kulübü genel kurulu “tuzu kurular koalisyonu” değildir, olmak mecburiyetinde de değildir.  Artış kararı doğru mudur, doğrudur.  Eşit biçimde tatbik edilmiş midir, evet.  Adil midir, emin değilim.  Nasıl ki yıllık aidat 2019’dan itibaren 400 TL’ye yükselmişse, bu yaz başvuranların da başvuru anındaki mali vecibelerden mesul tutulmasını isterdim.  Ha alınan karar teknik olarak yanlış mıdır, değildir ama üye olarak benim içime tam sinmemiştir.

Üyelikler konusunda iki genel geçer kabule sahibim.  İlki A grubu ile E grubu arasındaki 16,6 kat farkın sürdürülemez hale geldiği ve net olarak azaltılması gereğidir.  Bu konuyu hem kulübün geçmiş müktesebatı hem de zamanın ruhu açısından çok sağlam gerekçelendirebiliyorum kendimce. İkincisi de üye sayısının ya da giriş ödentilerinin her ne kadar bilançoda finansal karşılığı olsa da, kaderimizi değiştirecek mali kaynak ya da kreatif mali çözüm olarak sunulmasının hatalı olduğudur.   Varsayalım ki bizim üyelik giriş ödentimiz standart 1905 TL olsun ama her sene belli sayıda kulübün işleyişine sınıf atlatacak, milyon dolarlık projeler realize edecek, dünyanın farklı coğrafyalarında manevi itibarı olan mümtaz Galatasaraylıları kazanalım.  Bu hipotez gerçekleşse, kazancımız kıyas kabul etmeyecek biçimde daha büyük olurdu.

En sona gündemin 5.maddesini bıraktım. Revize bütçe talebi ve mali sunum. Sıkıcı gayrimenkul konuları, sakız gibi uzayan saatler, olağanüstü genel kurul gündemine sadık kalmayan manasız konuşmalar, öfke patlamaları, ölçüsüz tepkiler arasında kürsüye Kuzey Avrupalı soğukkanlılığıyla biri çıktı ve yıllardır görmediğim şekilde sunumunu yaptı.  Başkan Yardımcısı Sayın Kaan Kançal günün tüm telaşını ve stresini sanki yaşamamış gibi kürsüye geldi, excel tablolardaki rakamları okumadı, finansal analist gibi yorumladı.  Bütçe disiplinini süslü laflarla anlatmadı, kulübün günlük işleyişindeki aksaklıkların ilacı olarak reçete etti.  Mart 2018’de kabul edilen ve şirazesinden tamamen çıkmış bütçenin iyimser ve hatalı varsayımlarını hiç etrafından dolanmadan itiraf etti, eksikleri anlattı, risklerden bahsetti, uzun vadeli çözümü nerede gördüğünü izleyicilere aktardı.  Birkaç yanlış kelime seçimi ve dil sürçmesi dışında, yıllardır görmediğim şekilde berrak, anlaşılır ve tane tane anlattı her şeyi.  Genel kurullarda uzaktan gördüğüm, bu yönetimde görev alana dek hep geri planda kalmayı tercih etmiş birinin kulüp için nasıl bir değer olabileceğini gördük.  Günün yıldızı henüz dört aylık yöneticilik deneyimi bulunan Sayın Kaan Kançal oldu diyebiliriz.

Rakamlara geldiğimizde ise durum içler acısı… Kulübümüzün 2018 yılında 239 milyon TL faiz ve finansman gideri ödemek durumunda kalacağını öğrendik.  Dikkat buyurun, kulüpten bahsediyorum içinde Sportif A.Ş. ve futbol yok!  Bir üyemizin kürsüde değindiği gibi, kulübün içinden çıkan şirketler kulübü yemeye başladılar.  Grup içi faiz yükü diye bir gider kalemine sahibiz, yapılan sunuma göre rakamsal karşılığı tam 62 milyon TL!! Kulüp ve şirketler arasındaki borç/alacak ilişkisine konu olan faiz oranını sorgulayan çıkmadı ama, oysa merak edilmeli.  “Bir cepten alıp diğerine koyuyoruz, kurcalamayın” diyecek kimse çıkacağını zannetmiyorum.

Geriye dönüp baktığımızda AIG ile dünya kulübü olma hayallerinden, yanlış şirketleşme modeline; giderlerde savurganlıktan gelir kalemlerinin ziyan edilmesine dek yıllardır sürdürülen denetimden uzak, keyfi ve plansız yönetimlerin bizi getirdiği nokta budur.  Buradan dönülebilir mi bilmiyorum ama eğer acı reçeteye razı olmak şartıyla bunu denemezsek sonumuz Medeni Kanunun 87/3 maddesinde bellidir. Geçen yıl kürsüden de paylaştım Galatasaraylılarla, borç ödemede acze düşme hali derneklerin kendiliğinden kapanma gerekçesidir maalesef!   “Galatasaray’a bir şey olmaz” mantalitesinden herkes derhal sıyrılmak zorundadır.  Başka spor kulüplerinin bizden daha kötü durumda olması, Galatasaraylılar için mazeret ya da avuntu olamaz.

Çok çetin şartlarda sürdürülen mücadele, yıllar içinde birikerek gelen sıkıntılarla olabilecek en sancılı aşamaya geldi.  Sayın Kançal’ın sunumunda dikkat edenler olmuştur mutlaka, mali yıllar bazında öz kaynakların nasıl eridiğini anlattı.  Benim değerlendirmelerime göre Galatasaray’ın yakın geçmişteki dönüm noktası 2012 yılıdır.  31 Aralık 2012 itibariyle bu kulübün konsolide borç-alacak farklı 377 milyon TL iken, öz kaynakları +335 milyon TL idi.  Gayet yönetilebilir bir boyuttaydı borçlar ve dümeni nurlu ufuklara kırmak mümkündü.  Kulüp başkanımız Sayın Ünal Aysal o dönem bunu tercih etmedi, kerameti kendinden menkul “bilanço büyüklüğü” söylemiyle bize hayali bir Neverland çizdi.  2014 yılında o mali yıla eşlik eden trajik finansallar eşliğinde aniden görevi bıraktı.  2012’de dümeni kırabilecek gemi, bugün 1,2 milyar TL borç-alacak farkı ve eksi (620) milyon TL öz kaynak ile hem karaya oturdu, hem de gemide yangın var.  Mevcut yönetim bugün finansal çözümleri kurgularken elinde hiç olmadığı kadar az opsiyon kaldığı için, şapkadan tavşan değil itfaiyeci kostümü giymiş tavşanlar çıkarmak zorunda.   Allah yardımcıları olsun.

Bu çok uzun ama sıkıcı olmadığını umduğum yazıyı Sayın Başkanımıza ve yönetim kurulumuza naçizane bir tavsiye ile bitirmek isterim.  Sizler kulübün acı gerçeklerine en yakın insanlarsınız. Kararların sorumluluğu, imzanın ağırlığı, rakamların felaketi hepsi günlük hayatınızın parçası.  Standart bir üyeden çok çok daha fazla bilgiye sahipsiniz. Bu bilgiler sizi üzüyor, yıpratıyor, bezdiriyor olabilir. Normal insanların taşıyacağından çok daha fazla strese maruz kaldığınızı da tahmin ediyoruz, biliyoruz. Yine de bu olumsuzluklar fevri davranışlara, anlık parlamalara, kontrolü yitirmeye neden olmamalıdır. Öfke bir hitabet sanatı değildir, gerilim bir iletişim yöntemi olamaz. Herkesi memnun etmek mümkün olamayacağı gibi, herkesin ucundan çekiştirdiği bir iş planı da sağlıklı işlemez. Her daim sakin, soğukkanlı ve en başta üzerinde anlaştığınız oyun planına sadık kalmalısınız. En mesnetsiz, en incitici eleştiriye bile sabırla yaklaşmalısınız. Temsil ettiğiniz kulübe layık olmak için kendinizden fedakarlık yapmanız gereken anlar da olacaktır.  Müşkül bir durum farkındayım ama bilhassa emanetçisi olduğunuz genel kurulla zıtlaşmak, inatlaşmak, neticesi Galatasaray’a fayda sağlamayacak kısır çekişmelere girmek gibi bir lüksünüz ne yazık ki yoktur. Olmayacaktır da.  Daha önceki yönetimlerin de yoktu, bunu ihmal edenler bedel ödemek zorunda kaldı. Onca emeğinize sadece yaratılan algı yüzünden yazık olsun istemiyorsanız, iletişimi doğru yönetmek durumundasınız.

Son sözü, Osmanlı devletinin banisi ve ilk lideri Osman Gazi’ye nasihat eden Şeyh Edebalı’ya bırakalım, kıssadan hisse olsun.

EY OĞUL, ARTIK BEYSİN !

Bundan sonra öfke bize, uysallık sana

Güceniklik bize, gönül almak sana

Suçlamak bize, katlanmak sana

Geçimsizlikler, anlaşmazlıklar bize, adalet sana

——–    ——–

Ey Oğul, bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana….

Aynı gemide miyiz?

Hafızası iyi olanlar için zor bir ülke burası, tekerrürden ibaret tarih sahnesinde sürekli “sar geri / al ileri” replay modunda aynı film izlettiriliyor bize…

Bilhassa parasal konularda işler sarpa sarınca, makro ekonomik göstergelerin bozulmasından ötürü toplumda görmezden gelinenlerin bile desteği lazım olunca en sık duyduğumuz repliklerden biridir “Aynı Gemideyiz

Her şey tıkırındayken ise “biiiz ve onlaaaar” haykırışları kulaklarımızda çınlar.  Herkes aidiyetine, kartvizitine, adamına ve parasına göre muamele görür.  Kimse başkasının derdiyle dertlenmez, empati kurmaz, komşu komşusunun aç mı tok mu olduğunu merak etmez.  Yok sayma ve ötekileştirme geminin kamaraları arasındaki sınıf farkını aşar, saygıdeğer yolcular ile ambardaki fareler ayrımına kadar uzanır.

Onlarca çocuğu bir yıl boyunca okutacak parayı bir haftalık yaz tatilinde harcayanlarla, tek evladını devlet okuluna göndermek için kendisinden bağış adı altında “kayıt parası” istendiğinde yutkunanlar birbirlerini asla görmez, bilmez, düşünmez. Aynı fatura kuyruğuna girmez, aynı etkinlikte yan yana bulunmazlar. Hani olmaz ya, kazara aynı semt pazarına gitseler bile malı iyi olanla, fiyatı ehven olan tezgahlar arasında ayrı gayrı düşerler.

Hakikaten aynı gemide miyiz yoksa bizim devasa gemiyi sığ ve karanlık sulara sürükleyenler kılavuz kaptanın teknesinde paralel bir hayat mı yaşıyorlar?

Aynı gemideyiz korosunun beş tip solisti bulunuyor.

  1. Başarısızlığına ortak, beceriksizliğine kılıf, propagandasına kalabalık arayan iktidar
  2. İktidarın yancıları, yalakaları, maaşlı adamları
  3. Milyarder seviyesindeki patronlar ve global ölçekte yüksek refah düzeyini mevcut düzene borçlu olanlar
  4. Aynı gemideyiz şarkısına iştirak etmez ya da detone olurlarsa iktidar tarafından yaftalanmaktan korkanlar
  5. Aynı gemide olduğumuza samimi olarak inananlar

Gördüğüm kadarıyla o aynı geminin güvertesinde üç popüler şarkı var

  • Tadımız kaçmasın, dolar her yerde yükseliyor, zararı hepimize
  • Mahallenin delisi Trump aklına eseni yapıyor, bu hakaret hepimize
  • Yenilmeyeceğiz, boyun eğmeyeceğiz, biz kazanacağız, eyyy Amerika vs.

Sırayla gidersek eğer:

  • İktidarın durumu çok net, karşılarında siyasi muhalefet ya da üzerlerinde TBMM ve yüksek yargı denetimi olmadığı için tek endişeleri toplumsal muhalefetin güçlü bir itirazda bulunma potansiyeli. Bunu önlemenin en kısa yolu “birlik ve beraberliğe her zamankinden çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde” dış güçler / şer yuvaları / ülkemiz üzerine oynanan oyunlar benzeri komplo teorileri anlatmak. İnananları “vatanperver”, inanmayanları “dış güçlerin piyonu”, “vatan haini” “terörist” “çapulcu” vs. diye ayrıştırmak ve kışkırtmak. Zaten iktidarın yancıları ve yalakaları da aslen bu ayrışma ve kamplaşma ateşine benzin dökmekle mükelleftir. 24 Haziran 2018 gecesi ruhsatsız silahlarla sağa sola ateş etmek bu mükellefiyetin parçasıdır örneğin!
  • Patronların ve süper müreffeh kesimin de oyun planı net. Bir kere bu grubun kişisel veya aile düzeyinde en ufak bir kaygıları, endişeleri bulunmuyor.  Euro, dolar, sterlin, swiss francs, külçe altın artık her neyse, dünyanın herhangi bir yerinde onları yaşatacak bir serveti eskilerin deyimiyle iddihar etmişler, kenara ayırmışlar.  Bulundukları konumu, yararlandıkları vergi aflarını, en ziyade müsaadeye mazhar olma imtiyazını, hukukun üstünlüğünü yok sayabilme ayrıcalığını bu iktidar 16 yıldır sağlıyor.  Riske girmeye gerek yok dolayısıyla gemi aynı, kamaralar birinci sınıf!
  • Erdoğan’ın kindar olduğunu bilenler, yükselmeyi umanlar, fark edilmekten ve ezilmekten korkanlar koro kalabalığının içinde, arka sıralarda “aynı gemideyiz” şarkısını terennüm ediyor.
  • Samimi olarak aynı gemide olduğumuzu inananlar ise memleketin dört bir yanında aynı anda dövizin yükseldiğini, hep birlikte fakirleşerek ülkeler liginde küme düştüğümüzü, Trump denen şımarık züppenin hepimizle alay ettiğini, el ele verirsek bu yangından sağ çıkacağımıza inanıyor. İyi niyetli güzel insanlar bunlar, üzülmeseler keşke..

Peki nasıl oluyor da dış güçler böyle fütursuzca Türkiye’nin dengeleriyle oynayabiliyor, bize operasyon çekiyorlar?  Madem çok güçlü bir devletiz, neden bu tip kirli oyunlara bağışıklığımız yok?  Dünyada nasıl bir yer işgal ediyoruz ki, alt tarafı sıcak para trafiği ve döviz kuru üzerinden alt üst oluyor ekonomimiz?  Nasıl oluyor da Pakistan rupisi, Tunus dinarı, Etiyopya birri hatta yaşanan insani drama üzülüp yardım gönderdiğimiz Myanmar kyatı TÜRK LİRASI kadar değer yitirmiyor ??

En basit ifadesiyle verimsiz bir ekonomiye sahibiz, ürettiklerimiz global pazarlarda katma değeri yüksek ürünler kategorisinde değil, cari açığımız endişe verici boyutta, ihracatımız içinde ithal girdilerin payı yüksek, son yıllarda dış borç stokunun GSYİH’ye oranı sürekli yükseliyor, dolayısıyla her yıl ödememiz gereken dış borç ve faizi artıyor.  2002’de 129 milyar USD olan dış borç, 2018’de 450 milyar doları aşmış durumda.  Bütçe açığına ek olarak, denge denetleme kurumları iyi işlemediği için toplanan vergilerin harcanma şekli ülkenin öncelikli ihtiyaçlarına ve 21.yüzyılın beklentilerine uygun olamıyor.  Dünyadaki tüm ülkeler kendi topraklarına doğrudan yatırım çekmek, uygun koşullarla borçlanmak için uğraşırken Türkiye “risk primini” yükselten acemi adımlar atarak herkesin tersine bir seyir izliyor.  Coğrafi olarak baktığımızda doğrudan yatırım ve ihracat pazarı olarak en cazip ülkelerle gerilim yaşıyor, dış ticaret konusunda denk bir ilişki kuramayacağımız ülkelere pek çok riski de üstlenerek yaklaşmaya çalışıyoruz.  Cazibe merkezi olabilecekken, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayacak konuma düşüyoruz.

Özel sektörün döviz pozisyonu ve borçluluğu korkutucu boyutta, bu borçların çoğunda hazine garantisi var, hane halkına düşen borçluluk hiç olmadığı kadar yüksek seviyede ve pek çok aile kredi kartlarının minimum ödemesini tutturduğu için geçinebiliyor.  Özalist ekonominin 1980’li yıllarda damarlarımıza zerk ettiği, dünyada serbest dolaşımdaki sermayenin bollaşmasıyla Erdoğan döneminde müptelası olduğumuz “tükettiğin kadar adamsın, satın alamıyorsan zavallısın” zehri sayesinde tatminsiz, savurgan ve bunlar yetmezmiş gibi vurdumduymaz kamu sektörünün müsrifliğini de finanse etmek durumunda olan uyuşturulmuş insanlarız.  Üretene, alın teri dökene, eli nasırlı olana olan saygı dahi azaldı.  Yıllardır övündüğümüz nüfusu genç dinamik ülkeyi çalınan sınav sorularıyla, göreve gelen her Milli Eğitim bakanının sistemi sil baştan değiştirmesiyle, artık iyi yetiştiremediğimiz öğretmenlere hissettiremediğimiz değerle, yozlaşan kültürel kodlarla, hayalleri çalınan çocuklarımıza aşılayamadığımız idealizm ile ziyan ettik, ediyoruz.  Bunun etkilerini önümüzdeki on yıllarda daha ağır hissedeceğiz.

Zırt pırt değiştirilen kamu ihale kanunu ise iktidara yakın olan şahıs ve şirketler için hoş sürprizler içeriyor.  10 liraya ihale alıyorsun, 7 liraya alt taşerona veriyorsun, o denetlenmediği için malzemeden çalıyor, sen oturduğun yerde 3 lira kazanırken vatandaş da ekonomik ömrü kısa vasat hizmet alıyor. 1000 liraya ihale alıyorsun, teminat mektubu da vermişsin, sonra sudan sebeple ihale iptal oluyor, aynı iş başkasına 1600 liraya veriliyor.  Aradaki fark ne oluyor, belirsiz.

En güzeli ise “servet transferi amaçlı organize işler” dediğim mega yatırımlar.  Turgut Özal’ın yap-işlet-devret modelinin çok üzerinde tam bir Şark kurnazlığı var burada.  Seçim kampanyalarında AKP’nın ağzında sakız edip seçmenin gözüne, kulağına yapıştırdığı otoyol, tünel, şehir hastanesi, tren yolu köprüsü, maden, HES her neyse bir firmaya veriliyor. Firma devlet bankalarından yüklü kredi alıyor, sağladığı finansla işin müteahhitlik kısımını tamamlayıp hizmete açıyor.  Yüce devletimiz bu mega projelere araç geçiş garantisi, hasta yatış garantisi, kömür alış garantisi vs. veriyor.  Köprüden araba geçmedi, hastaneye yeterli hasta gelmedi mi aradaki farkı AMERİKAN DOLARI olarak devletimiz şirketlere takdim ediyor.  Bu şirketler yatırım riskine girmeden çatır çatır tahsilat yapıyor, bu cömertliğin ödülünü minnet borcu olarak kimlere geri veriyor, belirsiz.  Betona dayalı bir rant paylaşımına hangi iktisat kuralı kıymet verir, bilinemiyor.

Otoyollardan, köprülerden, tünellerden geçiş dövize endeksli.. Alışveriş merkezlerinde dükkan kiraları dövize endeksli.. Türk sporcuların Türk kulüplerinden aldığı ücretler Euro.. Hayatın her alanında, her şey dövize bağlı çünkü liraya güven yok.

Washington’un delisi Donald Trump iğrenç bir üslupla Türkiye’ye ayar verdiğinde “onların dolarları, bizim de Allahımız var” diyen kayınpeder, ekonomi yangın yeriyken vasat altı bir prezantasyonla alkış bekleyen damat, kıdem ve liyakat dışında belirlenmiş bürokratik kadrolar, tutarsız ve değişken ekonomi politikaları ile Türkiye tam bir açık hedef durumunda.

Patronların tutumu kapitalizmin doğal refleksidir. Yıllardır da değişmez. İşler iyi giderken, gürül gürül akan çeşmeden kovasını dolduran ve bir bardak suyu dahi paylaşmaktan imtina edenler, sular kesilince “hepimiz aynı gemideyiz” der ve krizi (susuzluğu) topluma ihale etmeye çalışırlar.

Peki ya zerre-i miskal kaale alınmayan anayasamızda vaaz edildiği şekliyle demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletini idare edenlerin durumu nedir?  Cumhuriyetin kazanımları olan üretim tesislerini önce kaderine terk edip sonra üç otuz paraya satacaksın, sana oy verene “millet” vermeyene “bölücü” gözüyle bakacaksın, defalarca ikaz edildiğin halde Pensilvanyalı hain şarlatanla yıllarca iş tutup dershane rantı üzerinden başlattığın kavga kan davasına dönüşünce “aldatıldık, kandırıldık, Allah affetsin” diyeceksin, kredibilitesini yitiren ülkede ekonomi şapa oturup $ 6, € 7, £ 8 lirayı aşınca #AynıGemideyiz ??

1100 odalı saraylarda oturacaksın, Dersaadet’in muazzam saraylarına konacaksın, 300 odalı yazlık saray yaptıracaksın, siyah  Maybach – Lincoln – GMC koleksiyonu yapacaksın, dizi dizi özel uçakların olacak, altın varaklı koltuklar ve Hermès  çanta vazgeçilmezin olacak, tüm bu israfı “itibardan tasarruf olmaz” diye seçmene pazarlayacaksın, yandaşlarının milyarlık vergi borçlarını tek kalemde sileceksin, kamu bankalarını arka cebindeki cüzdana döndüreceksin, senin döneminde rüşvet iddiaları “45 mi 50 mi hatırlamıyorum” noktasına gelecek ama alt tarafı Amerikan banknotu senin ekonomini tarumar edince #AynıGemideyiz he ???

Bilim aşağılanacak, eleştiri küfür sayılacak, hakiki uzmanlara “hayatlarında iki koyun gütmemiş adamlar” denecek, dış politikaya yön verecek olanlar “monşer” ilan edilecek, en uslu duranlar üniversitelere rektör olacak, eğitimli olmak rahatsızlık unsuru sayılacak, hamlık-vasatlık-nobranlık-uyanıklık-ehliyetsizlik dört koldan pompalanacak, Türkiye’nin manevi itibarı yerle bir edilirken döviz kuru da dış ödemeler dengesini kemirmeye başlayınca #AynıGemideyiz ???

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran “iki ayyaş”, Lozan “mağlubiyet”, eski Türkiye’nin dış politikası “korkak, pısırık, sinik” ama ajandan bozma kıçı kırık bir rahibin bağımsız? yargıdan aldığı cezanın pazarlığını yapmak için ABD’ye giden heyet havalimanında tercüman bekliyor, üçün birini alarak geri dönüyor.  Durum kontrolden çıkınca, pikapta aynı plak dönmeye başlıyor:  #AynıGemideyiz

Döviz kuru bir günde %17 artış gösterince ilk aklına gelen şey aile büyüklerinin eczaneden satın aldığı ithal ilaçları stoklamak olan insanlarla, “cash is the king, dara düşenlerin mallarına çökme zamanı” diye düşünecek tefeciler ya da “milletin .mına koyacağız” kararlılığını daha da perçinleyen dolar bazlı ihale müptelası müteaahhit aynı gemide olabilir mi Allah aşkına ?!?

Elbette bir de “memleket ne krizler atlattı, bunu da atlatırız, şerbetliyiz” diyenler var.  Evelallah atlatırız, bize işlemez Yankee salvoları ama AKP’nin kurulmasına vesile olan kriz ortamını hatırlamakta fayda var sanki..

2001 krizi öncesinde yine ABD bu kez Irak işgaline dair planlar nedeniyle Ankara’nın ensesindeydi, ülkede hükümeti dört koldan sıkıştıran muhalefet partileri vardı.  Patronlar “ekonomi yönetiminin yanlışlarını vurgulayan” cümleleri çekinmeden kurardı.  Ana akım medyada hükümetin zayıflığı ve iş bilmezliği eleştirilebiliyordu.  Yüksek yargı organları daha bağımsızdı ve hükümetle olan mesafelerini koruma konusunda doğal bir reflekse sahiptiler. Sendikalı çalışan sayısı oran olarak daha fazlaydı, işçi mutsuz ve haklıydı, halkta siyasi fanatizm 2018’in %10’u bile olmadığı için pek çok insan “böyle yönetilmeyi hak etmiyoruz” diyordu, isyan eden esnaf Başbakanlık önünde yazar kasa fırlatıp buna rağmen yıllarca hapse atılmıyordu.

2018 yılının ikinci yarısında yine Washington ile pişti oynuyoruz ama bu kez hükümeti zorlayan muhalefet partisi yok, hatta iktidar bile siyasi parti olarak tezahür etmiyor. Sağ partilerin neredeyse tamamı tek adam Erdoğan’ın yancısı ve han-ı iştihadan düşecek kırıntılara talip zira ülkede siyasi rejim değiştiği için kazanan adam 1, diğerleri sıfır… Kendine “sol” diyen ama sosyal demokrasiden nasiplenmemiş CHP bu bozuk düzenin katalizörü ve devamlılığının sigortası haline gelmiş.  O kadar şuursuz ve pespaye bir haldeler ki, olağanüstü kurultay için imza toplama / imza sayma sarmalına girmişler. “Etkin ve gerçekçi bir muhalefet ortaya koyabilecek tek yapı HDP olabilir mi?” diye düşünenler de, partinin demode Kürt milliyetçiliği ile terör örgütüne olan mahkumiyet arasında sıkışarak tamamen sistem dışına itildiğini görüyorlar.

Komprador patronlarda okka altına gitme korkusu hiç olmadığı kadar büyük, değil hükümeti eleştirmek “övgüde eksik kalır mıyım” paranoyası ile beğendiği kıza yaranmaya çalışan birer Recep İvedik’e dönüşmüş durumdalar.  En bayağısından milliyetçi – mukaddesatçı boş hamaset ile ya uyutulan ya da gaza getirilen seçmenler çok sayıda, dahası süper güç olacağımıza, Osmanlı’nın dirileceğine falan inanan insanlar var.

Medya %90 Erdoğan’ın elinde ve kontrolünde, gazeteler-TV kanalları tek ses / tek yürek !  Yargı erki yaşadığı kriz ve bunalımlar sonucu bir tür memuriyet fonksiyonuna indirgenmiş izlenimi vermekte.  Sendikaların adı anılmaz oldu, gizli işsizlik ve Suriyeli kaçak işçi gerçeği ile terbiye edilen emekçiler yorgun ve suskun, isyan eden tekme tokat susturulur, grev kararı bile münafık olmak için kafi.  Sivil toplum zaten çok zayıf, OHAL görünürde kalktı ama aslında cep telefonu modellerinde olduğu gibi Pro Lite versiyonu sürekli kılındı. Bülent Ecevit’e yazar kasa fırlatan esnaf bugün dış güçlerin  ülkemiz üzerinde oyunlar oynadığını ve süper kahraman Erdoğan’ın White House başta olmak üzere bütün şer inlerine gireceğine inanıyor.  Bugün benzer bir eyleme yeltenen esnafı sarayın kapısında öyle bir derdest ederler ki, bir daha gün yüzü göremez.

Şurası çok net ki, 2001 – 2018 arasında köprünün altından çok sular aktı hatta köprü de yıkıldı, yenisi de dolara endeksli hazine garantili kamu ihalesi ya da PPP (public private partnership) modeli ile yapılır artık !

Velhasıl-ı kelam, bizim gemi karaya oturdu, yeniden yüzdürülmesi zaman alacak ve çok pahalıya mal olacak.  Bu ülke belki yoklukla, sefaletle imtihan olacak. Hepimiz bundan nasibimizi alacağız, kaçarı yok ama yine de #AynıGemideDeğiliz

Gemi bizim ama gemiye Avrupa Birliği tam üyelik hedefi ve ileri demokrasi ideali ile yön gösterip de gemiyi Afrika modeli başkanlık ile üçüncü dünyaya sürükleyen kılavuz kaptan ve avanesi gemiyi çeken kılavuz teknedeler.  Onların tuzu kuru hatta neredeyse tekneleri bile ıslanmaz.

İyi niyetli güzel insanlar üzülmeyin, gövdesi paslı, güvertesi kirli, dümeni arızalı, pervanesi dolara dolanmış olsa da gemi sonuçta bizim ve onlarla #AynıGemideDeğiliz

Seçim zaferi ve Galatasaray’da yeni dönem

Aldığı oy sayısını neredeyse %50 arttırarak Galatasaray Spor Kulübü başkanlığına ikinci kez seçilen Sayın Mustafa CENGİZ’i ve tüm değerli ekip arkadaşlarını tebrik ediyorum. Bugün törenle mazbatalarını aldılar.  Artık önlerinde sayılı gün değil koskoca üç yıl var. Gerek kulübümüzün mevcut durumuna, gerekse sporun yarışmacı ruhuna uygun olarak bu çalışma döneminde iyi günler olacağı kadar, kötü günler de olacaktır.  En keyifli günlerde ya da en zor zamanlarda doğru refleks göstermelerini, takım ruhuyla çalışmalarını ve birlikte çözüm üretebilmelerini dilerim.

Bu vesileyle bazı tespit ve beklentileri, beraberinde kişisel önerileri paylaşalım ve “hayırlı uğurlu olsun” demiş olalım.

20 Ocak 2018 seçimlerinin üzerinde çok da zaman geçmediği için o gün kaleme aldığımız tespit ve önerilerden farklı konulara değinmeye çalışacağım.

http://ilkercanalp.com/2018/01/24/galatasaray-spor-kulubunun-37-baskanina/

İlk dönemle ikinci dönemin arasındaki en büyük fark “görev süresi

Dört aylığına göreve gelmenin zorluğu devralınan gündeme çok acele adapte olmak, işleri önceliklendirememek ve orta/uzun vadeli projelere başlayıp bitirecek zamanı bulamamaktı.  Bu zorluk ortadan kalktı. Buna karşılık dört aylık yönetim kurulundan beklentiler kısıtlıydı, üzerlerinde baskı azdı, daha özgürce hareket edilebilirdi. Şimdi beklentiler çeşitlenip çoğalacak, sorumluluk artacak, “sayılı gün için geldiler daha ne yapsınlar” toleransı sona ereceği için mutlaka haklı/haksız bazı eleştiriler duyulacak ve en önemlisi artık kulüpteki sistemin merkezi ve parçası olunacak. Örneğin Mart 2019 mali genel kurulda Mustafa Cengiz dönemi incelenecek, ibra oyuna sunulacak.  Mart 2018’dekine nazaran çok daha iyi bir sunum performansı beklenecek.  Gelir/Gider dengesi ve nakit akışının çok bozuk olduğu dönemde mutlaka tasarruf kalemlerini ve yepyeni gelir kaynaklarını aynı anda uygulamaya sokmak gerekecek.  Şampiyonlar Ligi için gün sayan taraftarın transfer beklentileri, bu yönde yaratabileceği mahalle baskısı, bir yandan UEFA yaptırımlarını içeren settlement agreement, bir tarafta SPK, TFF, diğer federasyonlar, amatör branşlar, yatırımlar, taşınmazlar, devlet, bürokrasi, medya vs..   Her babayiğidin omuzlayabileceği yük değil, Allah yardımcıları olsun.

Birkaç konuya sırayla değinelim isterim. Önce futbol ve amatör branşlar

Futbolda rahat olunan konu Fatih TERİM’in varlığı.. Florya’nın patronu olan hocanın mutlaka olası durumlara göre A,B,C planları vardır.

Şampiyon kadronun önümüzdeki sezon daha uyumlu ve tutarlı olacağını bekleyebiliriz ama bireysel performanslarda dalgalanmalar olabilir.  Mesela Bafétimbi Gomis her sezon 29 gol atacak diye bir kural olmadığını hatırlamalıyız.  Futbolda sıkıntımız UEFA & Champions League.  UEFA’dan gelen settlement agreement ağır ve cebri şartlar içerecektir ama maalesef Lale Devrinin çoktan bittiğine biz camia olarak bir türlü ikna olamadığımız için, ithal acı reçeteye mecbur ve mahkumuz.  Futbol takımının maaş yükü azalmalı, yine takımın yaş ortalaması düşmeli, Ozan Kabak – Celil Yüksel gibi bu yıl maç kadrosuna giren gençler daha çok dakika almalı… Bunlardan kaçış yok. Şampiyonlar Ligi grupları kurasına dördüncü torbadan gireceğiz, kısacası büyük hayaller kurmak için bu sezon pek uygun olmayabilir.  Sabretmek ve Fatih Terim’e inan etmek gerekiyor.

Amatör branşlara gelince, daha iddiasız takımlar kurarak toplam maliyeti düşürmek en kolay seçenek gibi görünse de, iyi yöneticilik doğru hesap yapmakla başlar. Pek çok insanın gözden kaçırdığı realite şu, iki basketbol + iki voleybol dört A düzeydeki takımımızı hariç tutunca diğer tüm amatör branşlarımızın toplam gelir/gider farkı 2017 yılında -15,4 milyon TL.  Başka bir deyişle bir yılda 15 milyon TL (bugünkü kurdan yaklaşık 2,8 milyon Euro) kaynak yaratılması halinde basketbol ve voleybol hariç tüm amatör branşların finansman sorunu çözülüyor.  Galatasaray’ın yıllardır elde ettiği, ziyan ettiği, bulduğu, kaçırdığı toplam kaynaklar ve potansiyeli düşünüldüğünde bu meblağın bulunması o kadar da zor olmasa gerek. Bu sezon ligde play-off’a girmeyi dahi başaramayan erkek basketbol takımının tek başına -16,2 milyon TL zarar ettiği düşünülünce, finansal rehabilitasyonun ilk adresi kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Ülkedeki kısır rekabet ortamına ayak uydurmak uğruna yapılmış ve geri dönüşü olmayan yüksek harcamalardan bilhassa kaçınılmalı bu dönem. Şöyle örnek verelim, diyelim ki Sayın Ali Koç rakip kulübün başkanı olur ve sarı-lacivert bilançoya yüksek miktarda nakit enjekte ederse anlamsız bir paniğe kapılmanın alemi yoktur.  Her ne kadar aynı kulvarlarda ter döken ezeli rakipler olsak da, her koyun kendi bacağından asılacaktır, bunu unutamayız.  Hele ki paranın, sporda saadetin tek yolu ya da başarının mutlak garantisi olmadığını hiç unutmamalıyız.

Yükselen tehlike: POPÜLİZM

Sarı-kırmızı renklere gönül vermiş milyonlarca insanın, gurur duyacağı ve sahipleneceği bir yapı arzuladığını tahmin etmek zor değil.  Bu yapı kurulmadan ne ekonomik büyüklüklerin, ne de gündeme damga vuran kamuoyu desteğinin sürdürülebilir olmadığı aşikardır.  İyi veya kötü günde, kulübümüz taraftarlarımıza güven aşılamalı, farklı mecralarda etkileşimi artırmalı ve onların eşsiz katkısına müteşekkir olduğunu her platformda tekrarlamalıdır. Buraya kadar herhalde hepimiz hemfikirizdir.

Öte yandan dünyada yükselen dalga popülizm.. Avrupa siyasetinde Polonya ve Macaristan’ın başını çektiği popülizm kıtanın liberal ve hümanist değerlerine parmak sallar konuma geldi. Rusya’da karizmatik liderin estirdiği bir tür popülizm mevcut. Türkiye de bu rüzgardan fazlasıyla etkileniyor.  Tam da “Türkiye’dir GALATASARAY” sloganından en çok uzak durmamız icap eden dönemdeyiz hatta “far beyond Turkey”  benzeri bir anlayışla kendimizi bu delilikten sıyırmalıyız. Herkes uçurumdan atlamak üzere koşuyorsa, sürüden ayrılma vaktidir.

Sporda da paranın hükümranlık alanını genişletmesi, forma aşkı ve renklere sadakatin azalması, cefakar taraftarlar azalırken talepkar müşterilerin artması dengeleri değiştiriyor.  Daha çok mecra, daha fazla medya, akıl dışı rating elde etme olanakları kişilerin ve kurumların başını döndürüyor.  Pop art’ın babası Andy Warhol  “bir gün herkes 15 dakikalığına dünya çapında meşhur olacak” dediğinde internet dahi mevcut değildi ama Warhol’un kehaneti bilhassa sosyal medya ile birlikte gerçek oldu.

Twitter üzerinde kaç dakika trending topic olarak kaldıkları, Instagram’daki fotoğraflarına hangi filtreleri koydukları, facebook’ta paylaşılan sahte mutluluk resimleri, maçlarda anı yaşamak yerine olan biteni telefonun minik kamerasına sığdırmaya çalışanlar, selfie çekenler vs..vs..

Pek çoğumuz çok çabuk sıkılıyoruz, tatmin duygusu yitirildi. Bazıları artık araştırmak ya da emin olmak istemiyor, bazen o büyük dalgaya kapılmak istiyor.. Değersiz ama popüler ürünler, kimlikler adeta kutsanabiliyor.  Madalyonun öbür tarafı daha acıklı, şapka tersine döndüğünde tepkiyse tepki, linçse linç.. Dünyada her zaman haddinin bildirilmesi gereken birileri bulunabiliyor. Sadakat, vefa, sükunet, kadirşinaslık, incelik giderek müzelik kavramlara dönüşüyor.  Bu rüzgar çok güçlü, girdap hepimizi içine çekiyor.  Ama mevcut idari-mali-sportif koşullarda GALATASARAY tekinsiz bir buz tabakası üzerinde kramponla koşarken herkese çalım atmak zorunda, en sert rakibi de popülizm.. Birilerine “hayır” denmeli, herkesi memnun etmek olası değil.. Bazı sınırlamalara “evet” denmeli, belli alanlarda mütevazı davranılmalı.  Hezeyana dönüşen şımarıklıkları göğsümüzde yumuşatmak zorunda değiliz, sene 2018 de olsa Baba Gündüz’ün dediğine atfen “şımarıkları sevmemeliyiz

Hepimiz hislerimizle hareket eden taraftarlarız, isteriz ki en iyisi olsun, hemen olsun, hep sürsün ama büyük kurumlar sadece taraftar aklı ve hissiyatıyla yönetilemez.  Mali riskler, hukuki yaptırımlar, pek çok kısıtlama ve kurallar bütünü mevcut. Hele ki bizim şartlarımızda, birilerinin kötü olmayı kabullenip gerçeği, yalnızca gerçeği, en saf ve çıplak gerçeği anlatıp gerekli tedbirleri tavizsiz alması ve adeta askeri disiplinle uygulatması gerekiyor.  Sonuç olarak ucuz popülizmden uzak durmalıyız. Sığ popülizmden uzak durmalıyız. Büyük ve saygın kurumlar için popülizm yedi ölümcül günahtan biri gibidir.

Divan Kurulu ile ilişkiler:   Seçim döneminde yapılması umulan GSTV’de dört adayın katılacağı ve canlı yayınlanacak açık oturum öncesi bir uyuşmazlık yaşandı. Sebepleri ve tarafları bir kenara bırakıp, bu örnekten yola çıkarak geleceğe bir mesaj bırakmak gerekiyor.  Galatasaray’ın bunca eksiği, sıkıntısı, problemi olmasına rağmen sahip olduğu potansiyeli fırsat penceresine dönüştürme ihtimalini yok sayamayız  Bu ihtimali gerçek kılmak maksadıyla kulübü idare eden yönetim kurulu ile en kıdemli üyelerin bir arada olduğu yüksek istişare organı eş güdüm içinde çalışmak zorundadır.  Tarafların birbirlerine rüştünü ispatlama gibi bir mecburiyeti olmadığı gibi, her iki taraftan beklenti Galatasaray Spor Kulübü’nün kamuoyuna vereceği bütünlük mesajına imza atmaları olur ancak.  Velev ki yönetim kurulu ile divan kurulu heyeti arasında usül ve üslup açısından farklar, bazı konularda görüş ayrılıkları var ya da teorik olarak bundan sonra doğması ihtimali bulunuyor. Bu durumda da Fransızların “cohabitation” ilkesi devreye girmelidir.  Bu tabir Fransa’da halk tarafından seçilmiş siyasi erk sahipleri bir arada bulunmalarının zaruretini unutmayarak, anlaşmazlık konularını çekişmeye dönüştürmeyip ülke menfaatleri neyi gerektiriyorsa o şekilde pozisyon almaları manasına gelir.  İki tarafın ilişkilerini sağlıklı yürütmesinin pragmatik faydaları da var.  Türkiye siyasetine dönersek, örneğin 1965’te başbakan olan Süleyman Demirel Cumhuriyet Senatosu başkanı Şevki Atasagun ya da 1970’li yıllarda aynı makamdaki Tekin Arıburun ile zıtlaşmayı, didişmeyi mi tercih ederdi yoksa hükümet programına uygun icraatını sürdürürken onlarla 1961  Anayasası çerçevesinde doğru ilişkiler kurmayı mı ?

İki boş koltukla gerçekleşen TV yayınına dair sıkışık takvim, yoğun program, iletişim kazası, adaylar açısından seçime dönük risk algısının değişmesi her ne idiyse gerekçe artık konuyu “yaşandı bitti olmasaydı iyiydi” diyerek kapatıp rafa kaldırmak gerekiyor.  Öte yandan Divan Kurulu yönetiminin fevkalade isabetli teklifi sonucu 4 adaylı açık oturum gerçekleşebilseydi, Türkiye’ye demokrasi-açık toplum-tartışma kültürü açısından müthiş bir örnek verecektik.  Ankara’da siyasi liderlerin neredeyse birbirlerinin yüzüne bakmadığı, el sıkışmadığı, seçim dönemlerinde ağzına geleni söylediği ve asla topluca  kameralar karşısında medenice tartışamadığı ülkede “demokrasinin kalesi” olduğumuzu sembolize edecek fırsatı ıskaladık. Her ne kadar Barcelona kendine Més que un club dese de, aslında tarihteki kökleri, eğitim kurumundan doğması ve ülke için yetiştirdiği seçkin simalarla “BİR KULÜPTEN FAZLASI” sloganı en çok Galatasaray’a yakışır.  Katalanlar kusura bakmasınlar.

Seçim ve teşekkür konuşması:

Şimdi 26 Mayıs 2018 akşamı Tevfik Fikret salonuna dönüyoruz. Tam tamına 2525 oy almış kulüp başkanı olarak gururla kürsüye çıktınız sayın Başkanım, seçim sürecinde emek verenlere mutad teşekkür faslından sonra sanırım ilk cümle Prof.Dr. Ali URAS’tan alıntıydı.  Zira yakın sayılabilecek geçmişimizde Galatasaray Lisesi (GSL) mezunu olmayan ilk kulüp başkanımız kendisidir, hürmet ve rahmetle anarım.

Dolayısıyla teşekkür konuşmanızda dile getirdiğiniz üzere 20 Ocak’ta sosyolojik deprem olmadı, kulübümüzde sosyologları göreve çağırmak için daha ilginç konular bulabiliriz hatta 26 Mayıs’ta tarihi bir ana tanıklık etmiş de sayılmayız.  Konu seçmenin hür iradesi ve verili şartlara göre şekillenen rasyonel oy verme davranışıdır.  Geçen Aralık ayında başarısızlığını kamufle etmek üzere baskın seçim kararı alan eski başkana, siz ve ekibiniz sayesinde 20 Ocak’ta “YETER” dendi.  26 Mayıs’ta da evvelce almış olduğunuz 1703 tepki oyunun çoğu tercih oyuna dönüşürken, eski başkanın ısrarla şansını zorlamasından rahatsız olan üyeler en istemedikleri seçeneğe mani olmak için tedbir amaçlı sizi desteklediler.  Futbolda gelen şampiyonluğun Mustafa Cengiz yönetiminin hanesine yazıldığını da eklemeliyiz.

Teşekkür konuşmanızda ifade ettiğiniz şekliyle klişeler paramparça oldu, ezberler bozuldu, doğrudur ama geçmişi iyi hatırlayanlar için zaten o konular daha önce defalarca ters yüz edilmişti. Esasen en çok da kulüp dışında Galatasaraylı olmayanların kaşımayı pek sevdiği konuların içinin boş olduğu bu seçimde tekrar görüldü. Lunaparklardaki dönme dolabı andıran ve bizi hiçbir yere götürmeyen tartışmaların ne kadar temelsiz olduğu bilmiyorum kaçıncı kez ispatlandı ve sanırım camiamızın mensubu olmayanlar için bu da kafi gelmeyecektir.

Bilhassa geçmişi hatırlamakta fayda var çünkü geleceğe yürürken sırtımızda boş küfeler taşıyacak takatimiz kalmadı. Yıl 1979, Galatasaray Spor Kulübü’ne GSL mezunu Suphi BATUR ile Kabataş Erkek Lisesi mezunu cerrah Prof. Dr. Ali URAS seçimde yarışırlar. Genel kurul Ali URAS başkanımızı seçer, daha sonraki bir seçimde de yine Ali URAS başkanımız GSL mezunu Sayın Semih Haznedaroğlu’na üstünlük sağlayarak tekrar seçilir. Herkesin hatırlayacağı gibi kulübümüze unutulmaz hizmetlerde bulunur.  Daha sonraki yıllarda Sayın Alp YALMAN, Sayın Faruk SÜREN, Sayın Adnan POLAT da aynı yoldan geçerek başkan seçilir ve Galatasaray’a hizmet ederler.  Bence hatırlanması gereken bir husus da Prof.Dr. Ali URAS başkan seçilene dek tam beş kez başka yönetim kurullarında görev almıştı, 20.yüzyılda Galatasaray’da adeta Osmanlı’daki silsile-i meratip geçerliydi.  Bu yazılı olmayan kaide gökten bir altın elma misali düşerek hayatımıza giren Sayın Ünal AYSAL ile bozuldu hatırlanacağı üzere…

Nasıl ki 2011’deki üç adaylı seçimde Ünal Aysal’a verilen 2998 oyun tamamını GSL mezunu üyelerin vermesi söz konusu değilse, nasıl ki 2010’daki iki adaylı seçimde Adnan Polat’a verilen 2944 oyun tamamını Mektepli olmayan üyeler vermediyse sizin de hak ederek aldığınız 2525 oyun dağılım ortalama seçmen demografisinden farklı olamaz.  Bu hep böyleydi, böyle olmaya devam edecektir.  Sanıldığının aksine Galatasaray’daki temel ayrışma aidiyet ya da diploma temelli değildir.  Galatasaray’ı seçkin bir sosyal organizasyon olarak benimseyenlerle, sevdalısı oldukları bir spor kulübü olarak sahiplenenlerin birbiriyle pek uzlaşmayan tavır ve tercihleridir.  Her iki kanadın ortak noktası ise en iyi olmak, en iyinin yanında durmaktır fakat bu konudaki algıları ve tarifleri oldukça farklıdır.

Görev sürenizi tamamlamanızı müteakip sizden sonraki başkanımız Ankara Fen Lisesi mezunu olabilir. Çaycuma Lisesi ya da Alman Lisesi (Deutsche Schule) mezunu da olabilir.  Elbette Galatasaray Lisesi mezunu olması da gayet muhtemel.  Kim bu ağır mesuliyeti omuzlamak için kendini hazır hissederse, ekibini kurarsa ve genel kurulun teveccühüne nail olursa o hepimizin başkanı olacaktır. Bunları siz de biliyorsunuz, Galatasaraylıların çoğu da biliyor, başkalarının kafasındaki kodlara göre söylem geliştirmek zorunda değiliz, hele siz hiç değilsiniz.  Bilakis yeni dönemde artık “acaba mı?” şüphesini kenara atmak ve daha verimli sonuçlar için odak noktamızı bize bir şey kazandırmayan sorulardan en uzağa çekmek durumundayız. Günün sonunda  Galatasaray Spor Kulübünün üyeleri Galatasaraylı bir başkan seçmiştir, ona olan güvenlerini dört adaylı seçimde salt çoğunluğu vererek göstermişlerdir. Sandıklar kapandığı andan itibaren oy rekabeti sona ermiş, 26 Mayıs’taki genel kurulu yöneten sevgili kardeşim Metin Sinan Aslan sonuçları ilan ettiği andan itibaren istisnasız HEPİMİZİN başkanı olmuşsunuzdur.

Bu hikayede olağanüstü bir yön yoktur ama Galatasaray demokrasisinden yine de dersler çıkarmak mümkün.. Tek bir örnekle yetineceğim, “falanca başkanın döneminde üye olanların sandıklarından şu istikamette oy çıkacak” gibi yorumlar gördüm, okudum.  Şimdi bir an için harici kafalarda bol gölgeli koda geçiyorum, onlar gibi düşünüyorum.  Nesnemiz 12.sandık olsun.  Bu sandık rahmetli Özhan başkan döneminde kulübe üye olanlardan oluşmaktadır.  Kafayı harici kısa dalgaya, IQ seviyesini 90’a çekmiştik haydi ezberden düşünelim: “Özhan başkan muhafazakar mektepliydi, illa ki kendine benzeyenleri üye yapmıştır, o sandıkta herhalde Dursun Özbek başarılı olur

Şimdi fabrika ayarlarımıza ve kendi dalga boyumuza dönüp realiteye bakıyoruz.  Malumunuz 4803 katılımın olduğu seçimde Sayın Mustafa CENGİZ 2525 oy ve %52,5 oranla seçildi. Eğer 24 Haziran’da bu oranı tuttursa ilk turda cumhurbaşkanı seçilirdi 🙂

Meşhur 12.sandıkta 308 oy kullanılmış, Mustafa başkana 201 oy çıkmış (oran %65)  Sn.Dursun Özbek ise sadece 54 oy alabilmiş aynı sandıkta, genel performansının epey altında.. Şimdi ya bir dönemin muhafazakar mekteplileri dört ayda Mustafa Cengiz fanatiği olmuşlar ya da bu üyelerimiz de diğer benzerleri gibi normal, makul Galatasaraylılar.. Sözün özü şu “bütün genellemeler yanlıştır, Galatasaray’da daha da yanlıştır

Bu seçimin yıllar sonra bile akılda kalacak yönü ise bence şudur: Mekteplilerin duygularını sömürerek kendilerine iktidar alanı açmaya çalışan malum oy simsarları ile, Galatasaray Liseliler aleyhinde haset ve kıskançlık üretip yaratmayı umdukları cepheleşmeden oy devşirmek isteyenler aynı anda göçük altında kalmıştır.  Her iki grubun da Galatasaray’a katabileceği bir şey olduğuna inanmadığımdan, bu tip marjinal grupların kendi aralarında bölüne bölüne erimesini umuyor ve bekliyorum.

Sayın Başkanım,

Sizin ve ekibinizin önünde koskoca üç yıl var.  Doğruları alışkanlık haline getirir, yıllardır tekrarlanan yanlışları kesip atarsanız bu kulüp sınıf atlayacaktır.  Dahası diğer kulüplere, Türk sporuna hatta ülkenin tamamına ilham verecektir. Camianın desteği arkanızdadır, bu destekten faydalanmak ve daha da büyütmek yine sizlerin elindedir.  Yolunuz, bahtınız açık olsun. Allah mahçup etmesin.

Galatasaray’da seçim: Renk aşkı mı koltuk hırsı mı?

26 Mayıs 2018 cumartesi günü Galatasaray Lisesi’nin koridorlarında oradan oraya koşturan insanlar göreceğiz, sınıflara sandıklar kurulacak ve farklı çevrelerde eleştirilse bile ülkemizdeki demokrasinin en canlı örneklerinden biri olan kulübümüzde olağan seçim yapılacak.

SARI listeyle 6602 sicil numaralı Sayın Dursun Aydın Özbek de başkan adaylarından biri ve diğer adaylardan çok daha iyi tanıyoruz onu.

Hatırlayan kaldı mı bilmiyorum ama Prof.Duygun Yarsuvat yönetiminde başkan yardımcısı olarak görev yaparak deneyim kazandığına inanılan Sayın Dursun Özbek 3D vaadi ile 2015’te kulüp başkanlığına seçilmişti.

Neydi 3D?  DİSİPLİN, DENETİM, DAYANIŞMA

http://www.milliyet.com.tr/dursun-ozbek-projelerini-acikladi–galatasaray-2058566-skorerhaber/   (arşivlik haber linkini tıklayıp dikkatle okumanızı öneririm)

Disiplin deyince aklıma, tahsil edemeyeceğini bildiği halde futbolculara astronomik cezalar tahakkuk ettirip, bunu bilanço kaleminde alacaklar hanesine koyması geliyor sayın başkanın.  Genel kurulda kürsüden kendisini eleştiren bazı üyelere disiplin cezası verdirmek için çabaladığını da unutamıyorum.

Dayanışma deyince aklıma, kulübün içinde yuvalanmış statükocu siyaset esnafı ile sırt sırta vererek yaptıkları ve bunun yarattığı manevi tahribat geliyor.

Denetim deyince aklıma, hem bizzat seçtiği Denetim Kurulunun hem de kendisinden sonra seçilen Denetim Kurulunun raporladığı ve net tüzük ihlali olan idari / mali uygunsuzluklar geliyor.  Bu somut tespitlere rağmen kulüp üyelerinin ibra kavramı konusundaki farklı görüşleri, duygusallıkları ya da affedicilikleri sayesinde mali genel kurulda aklandıktan hemen sonra kürsüde yumruk show yapması ise başkası adına utanmama yol açmış hazin bir fotoğraf karesi olarak hafızama kazınmıştır.

Dahası da var.

Yönetim kurulundan istifa eden Cüneyt Tanman / Tayfun Demir / Selim Arda Üçer / Fatih İşbecer dörtlüsü, ihtiyaç molasında taraftarla transfer sohbeti, sucuk-ekmek ziyafetleri, kişisel Galatasaray geçmişine dair kötü kurgulanmış hikayeler, üçlü çektirme denemeleri, Hamzaoğlu, Denizli, Riekerink, Tudor, abuk subuk transferler, Mehmet Özbek – Levent Nazifoğlu ikilisiyle havaya saçılan paralar, Tudor’un üzerine Lucescu’yu futbol aklı olarak getirme fikri, Sayın Can Topsakal’ın “basketbolu öğreniyorum” konulu maceraları, Sayın Nasuhi Sezgin’in “istifa ediyorum” deyip bir türlü görevden ayrılamaması, federasyonlar nezdinde sıfıra yakın etki düzeyi, bu yaz sezonunda seçim öncesi kesin sportif başarı zaruretine istinaden 10 yeni futbolcu için yıllara yayılmış toplam 130 milyon Euro borç taahhüdüne girilmesi, defalarca ikaz edilmesine rağmen kur riskinin bir türlü hedge edilmemesi, tefeci faizine boyun eğerek factoring firmalarına abone olunması, bol kepçe maaşlar, acayip primler / kontratlar, yüklü faturalar – belirsiz faturalar – karışık faturalar vs…vs…

Boğaz’ın incisi Galatasaray Adasını yıktıran, bildiği iş otelcilik konusunda yanlış fizibilite yapan, görev süresince bize en çok arsa-arazi-beton-inşaat anlatan ama anlattığı hesaplar bir türlü realize olmayan başkan…

Hafızası insana yüktür bazen, hani hatırlamaktan yorulursun bazı detayları, aslan gibi şampiyon da olmuşuz, mevsim bahar..

Olmuşla ölmüşe çare yok, haydi bunları unutalım, Dursun başkanımıza bir şans verip sıfırdan başlayalım” diyorum bu sefer de aklıma “sıfır borç” efsanesi geliyor.

http://www.galatasaray.org/haber/kulup/baskan-dursun-ozbekten-aciklamalar/33536   

Dursun Özbek döneminde SIFIR BORÇ hedefinin altyapısı hazırlandı mı acaba?  Keşke bu konuda Dursun başkana teşekkür edebilseydik…

Galatasaray Spor Kulübü ve bağlı şirketleri konsolide olarak sadece 2017’de 426 milyon Türk Lirası dönem zararına imza atmıştır, bu kırılması zor acıklı bir rekordur.

Dolayısıyla Riva-Florya projelerinin arsa bedeli olan 342 milyon TL de erimiştir, tükenmiştir, berhava olmuştur.

2014 yılında 498 milyon TL olan net kredi borcumuz, 2017’de ilk defa 1 milyar TL’yi aşmıştır.

Ayrıca Galatasaray sadece 2017’de, bir yıl içinde 192 milyon TL faiz ve finansman gideri ödemiştir.

Bankaların ve finans kurumlarının gölgesinde spor yapar konuma düşürülen Galatasaray’ın 2014’te 62 milyon TL faiz / finansman gideri ödendiği hatırlandığında, üç yılda bu yükün üçe katlandığı anlaşılmaktadır.  Bu felaket döngüsünün kaçınılmaz neticesi olarak maalesef 2018 yılında en az 250 milyon TL faiz ve finansman gideri ödenecektir yani iyimser tahminle Galatasaray konsolide gelirinin üçte birini finans sektörüne ödeyecektir!

Riva-Florya arazilerini değerlendirme yetkisini garantilemek için 10 Ekim 2016’da SIFIR BORÇ taahhüdü ile yüreklere su serpmiş Sayın Dursun Özbek, bugünlerde “bana da borcunuz var” diyebilmektedir.

“BEN” dediği aslen Özbek Turizm A.Ş. olduğu için, alacağına faiz de talep ettiğini hatta bununla ilgili yeni faturalar düzenleyip kulübe gönderdiğini unutmadan ekleyelim.

Bu ne yaman çelişkidir, sayın eski başkanımız herkesi balık hafızalı mı zannetmektedir bilinmez ama 20 Ocak 2018’de kaybettiği seçimden sonra tekrar aday olmasını içerideki parasını kısa yoldan kurtarma çabası olarak yorumluyorum, buradan Galatasaray’ı ilgilendiren herhangi bir kahramanlık hikayesi, asil gaye, kutlu hedef, erdemli tavır çıkartamıyorum.  Kusura bakmasın.

Madem Tüzükten kaynaklanan hakkını kullanıp yeniden aday olmuş, sayın başkana dört net sorum var:

– Hani nasıl derler “evlerden ırak”, Allah esirgesin cümlemizi, yaptıklarınız yapacaklarınızın teminatı mıdır ?  

– Fenerbahçeli olmasından ziyade Galatasaray aleyhtarlığı ile medyada pozisyon elde etmiş, Yıldırım Demirören’in yaveri kurnaz gazeteci İbrahim Seten‘in yönettiği medya kampanyası sizi yeniden kulüp başkanlığına taşırsa, Fikret Orman’ın eski iş ortağı nevzuhur şahsiyet Serdar Güzelaydın‘ı Galatasaray Sportif A.Ş’nin tepesine yerleştirecek misiniz?

– Malumunuz TCMB siyasi ve ekonomik risklerden olumsuz etkilenip yükselen döviz kurunu kontol altına alabilmek için borç verme faizini 3 puan artırdı. Basından okuduğumuz kadarıyla siz de eksik olmayın 30 milyon Euro ile geliyormuşsunuz? Bu para HİBE midir? Eğer hibe değilse, faiz oranı bize en son kaça olur ?!?!??

– Seçim kampanyanızın öne çıkan mesajlarından biri de yeni transferleri müjdeleyen “yine uçaklar inecek” cümlesidir. UEFA kapısında sizden önceki Ünal AYSAL’ın açtığı finansal gedikleri savunmak zorunda kalmış, Financial Fair Play regülasyonlarına hakim biri sıfatıyla; bugün İsviçre’den Mondros mütarekesini andıran bir settlement agreement bekleyen Galatasaray’da bu uçaklar nereye ve nasıl inecek?  Hani diyorum ki acaba hevesinizi köreltmek için size bir flight simulator armağan etsek kulübün gariban çek defterini rahat bırakır mısınız?

Elbette Sayın Özbek bu dört soruyu görmezden gelip Galatasaray 5.0 projeler bütününü anlatmayı tercih edebilir ama kulübümüzün önceki dört tarihsel aşamasını da herhalde bir ara izah edecektir?

Konuyu toparlayacak olursak, bu seçimde GRİ renkli oy pusulası, KIRMIZI renkli oy pusulası, BEYAZ renkli oy pusulası geçerli seçenekler arasında sayılabilir.

Naçizane tavsiyem, yaptıkları ile anlattıkları arasında birkaç ışık yılı mesafe bulunan adaylardan her daim ısrarla sakınınız !

Ne bu seçimde, ne de başka seçimlerde…    İster 26 Mayıs’ta, ister 24 Haziran’da!

SON SÖZ:  Hafızanıza sahip çıkın, aldanmayın ve unutmayın!

Galatasaray Spor Kulübü seçimleri ve adaylara sorular

Futbolda 21. süper lig şampiyonluğunu kazanmış ve milyonların yüzünü güldürmüş bir kulübün parçası olmanın gururunu tüm Galatasaraylılarla paylaşarak başlayalım.  Öncelikle bu başarıda emeği geçen kulüp başkanından, sağlık heyetine herkese ama en çok sevgili Fatih Terim hocamıza ve Aslantepe’de rakiplere asla geçit vermeyen inançlı taraftarımıza teşekkür ederim.  Onlar olmasaydı bu başarı asla gerçekleşemezdi.

Türkiye’nin en kudretli spor kulübünde 26 Mayıs cumartesi günü seçimler yapılacak.  Kulübe hizmet etmek amacıyla yola çıkmış saygın Galatasaraylıların birbirini ötekileştirmediği, dedikodu ve iftiradan medet ummadığı, tek ayak üstünde bir düzine yalan söyledikten birkaç dakika sonra “BİZE GÜVENİN” demeyeceği centilmence bir yarış olmasını temenni ediyorum.

Bu sürece dair ilk beklentim, 26 Mayıs öncesi Türkiye’nin en seçkin eğitim kurumu olan GALATASARAY LİSESİ siyasi koz, seçmen etiketi ya da ayrıştırıcı unsur olarak kullanılmasın.  Mezunlar derneğini değil spor kulübümüzü yönetecek insanları arıyoruz. Ortak kimliğimiz Galatasaraylı olmaktır, her bir üyemiz için eşit düzenlenmiş seçme ve seçilme haklarımız kulüp tüzüğünden kaynaklanmakta olup, herhangi başka bir aidiyetin ön plana çıkarılması anlamsızdır.  Adaylar diplomalarını ya da mezuniyet derecelerini değil, spor kulübümüzün geleceğine dair tasarladıkları vizyonu ve bu uğurda sarf etmeyi taahhüt ettikleri emeği ortaya koysunlar.

Kimin geçmişten kaynaklanan ne karın ağrısı veya hesabı varsa da, kavgasını Mektep bahçesinden uzakta yapsın, bu olgunluğu göstermeyenlere karşı çok insafsız olunacağının sözünü şahsım adına bugünden veririm.

O Mektep bahçesidir ki, daha dün (20 Mayıs 2018 pazar) binlerce ebeveynin başvurduğu Galatasaray İlkokulu kurasında 50 şanslı çocuktan birinin kendi evlatları olması için dua eden annelerin, babaların, dedelerin, teyzelerin, amcaların buluştuğu yerdir.  Hangi spor kulübünün renklerine gönül vermiş olurlarsa olsunlar, evlatları için en iyiyi isteyen ve birbirlerine de şans dileyen o insanlar bize ilham versin.  Bazı zaman incir çekirdeğini doldurmayan tartışmalarda kendimize alan açmaya çalıştığımız Galatasaray aslında sadece bizim için değil, eğitim kurumu sıfatıyla bu ülkenin de birleştirici unsurlarından biri, belki de en çok arzulanan, özenilen yapısıdır.

İlla ki Galatasaray Lisesi üzerinden seçimde yarışmacı pozisyon devşirecekseniz, o vakit işinize geleni seçmeyeceksiniz.  Bu müstesna eğitim ocağının vasatlığı ödüllendirmeyen, hep daha iyiyi arayan ve bu topraklara ışık tutmuş olan felsefesi, dileriz ki iftihar kaynağı kulübümüzün her zerresine sirayet etsin.  Öyle ya, bugünkü formatına 150 sene önce kavuşmuş ve çökmekte olan Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine ve 21.yüzyıla dek uzanan yıllar boyunca kurucu hedefinden şaşmamış ve zirveden inmemiş başka kaç müessese hatırlıyorsunuz ki ?

Yaklaşan seçim ortamına dönecek olursak, heybesinde diploma haricinde iddia olmayan ya da o diplomaya çamur atmaktan öte laf bulamayan vasatların diline pelesenk edeceği bir olgu değil GALATASARAY, fikri ve hissi kapasiteniz müsaitse örnek alacağınız özelliği de yukarıda tarif edildiği şekliyledir.

Mekteb-i Sultani 1906 mezunu Ali Sami YEN’in “Türk olmayan takımları yenmek” olarak ifade ettiği amaç da, tam bu tarife karşılık geldiğini düşünmekteyim.

Alman yazar Goethe’nin dediği gibi “insanları birleştiren duygular, ayıran ise fikirlerdir”

Elbette seçimde alternatif fikirler, öneriler, projeler yarışsın, farklı düşünceler çarpışsın ama sandıklar kapandığında aynı duyguda buluşamıyor isek her birimizden daha mühim olan Galatasaray idealine ihanet eder konuma düşeriz ki, mazallah ruz-i mahşerde Ali Sami YEN’in, Emin Bülend’in, Hasnun Galip’in, Aslan Nihat’ın, Gündüz Kılıç’ın ve cümle büyük şahsiyetin yüzüne bakamayız.

26 Mayıs 2018’de seçim sandıkları kurulmadan önce manzara-i umumiye ise şöyle:

Galatasaray Spor Kulübü pek çok yanlış karar, hatalı işlem ve denetimsizlik sonucu yıllar içinde bulunduğu çıkmaza itilmiş ve artık bildik söylem ve yöntemlerle “yönetilemez” hale gelmiştir. Maliyetleri finanse edilemeyen sportif başarılar yarattığı iyimserlikle hepimizi oyalarken, kulübün geleceğini ipotek altına sokmuştur.  İdari yapılanmada ilkeler değil isimler konuşulduğundan istikrarlı performans bir türlü sağlanamamıştır. Adaylardan beklentimiz gerçek bir değişim / dönüşüm planını, somut – realist – ölçülebilir şekilde anlatmaları, popülizmden mutlaka uzak durmaları, proje niyetine sadece arazi ve gayrimenkul anlatmayıp sporun özüne dair uzun vadeli planlar ve stratejiler sunmaları olsun.  Ana faaliyetini ikinci plana itmiş izlenimi veren bir spor kulübünün tek sefere mahsus çözümlerle düze çıkması beklenemez, kurumsal sürdürülebilirlik ön planda tutulmalıdır. Elbette milyonların göz bebeği olan böyle güzide bir spor kulübünün zayıf ve çaresiz gösterilmesine de razı olunamaz.

Kulübün DNA’sından kaynaklanan kazanma kültürü, lig şampiyonluğunun coşkusu, camiayı peşinden sürükleyen Fatih Terim’e duyulan güven, gelecek sezona dair iyimserlik bir yana tamamen realist bakıldığında son 15 yılda Galatasaray SPOR Kulübü  stratejisi ve uzun vadeli planları olmayan, dönemlik hedeflere göre bir araya getirilmiş sporculara hesapsız ödemeler yapan, kısacası doğru yönetilemeyen, iyi denetlenemeyen, radikal biçimde dönüşmesi gerektiğini inkar eden üyeleriyle borca batık müflis bir yapı izlenimi vermektedir maalesef…

Bu seçimde hangi adayların kulübe önce “acı reçete” sonra da “sahip çıkılması gereken değerleri koruyarak somut bir dönüşüm planı” sunacağını henüz bilmiyoruz.  Şu ana kadar düşük profilli kampanyada bol bol SMS’e, yuvarlak cümlelere, iyimser vaatlere ve geleneksel söylemlere maruz kaldık.  Ben bu büyük kulübü yönetmeye namzet Galatasaraylılara birkaç soru hazırladım.  Kanaatim odur ki, bu ve benzeri soruları tüm üyeler sorar ve koltuğa aday olanlar da kısa / net / somut / ölçülebilir cinsten 5N1K cevaplar verirlerse en doğruyu seçme şansımız artar.  Başlıyoruz:

  • Neden aday oldunuz? Ekibinizi hangi kriterlere göre bir araya getirdiniz? Galatasaray’da fark yaratmak üzere ele alacağınız ilk üç konu hangileridir ? Galatasaray’ı mevcut durumundan ileriye taşımak adına diğer adaylardan en belirgin farkınız olarak neyi gösterirdiniz ?
  • Tüzük hükümlerinin ihlal edilmesinin önlenmesi ve kulübün daha şeffaf yönetilmesi / iyi denetlenmesi için ne yönde tüzük tadili yapılacağını anlatır mısınız?  Örneğin denetleme, sicil ve disiplin kurullarının çarşaf liste dışında bağımsız seçilmesi fikrini destekliyor musunuz?
  • Genel kurulun zamanında ve yerinde denetleme yapabilmesi için düşündüğünüz çözümler nelerdir ?  Bütçe hedeflerine dair gerçekleşmeleri biten mali yılın ardından değil de, mesela aylık veya üçer aylık dönemler içinde üyelerle paylaşabilecek misiniz?
  • Kulüpteki karar alma mekanizmalarının öncülü olan araştırma – planlama – strateji süreçlerine konularında yetkin ve gönüllü katkı vermeye hazır kulüp üyelerinin ya da henüz kulüp üyesi olmamış Galatasaraylıların katılımı nasıl özendireceksiniz ?

 

  • Kulüp ve bağlı şirketlerdeki idari yapılanma ne şekilde organize edilecek, en iyi profesyonellerden optimum maliyetle doğru performans almaya yönelik iş planı nedir?  Nepotizm iddialarını önlemeye yönelik ne gibi seçme / yerleştirme kriterleri olacak ?
  • Üç yıllık yönetim dönemine sığmayacağını da unutmadan, başarıları hesapsızca satın alan modelden temelde başarıyı öz kaynaklarıyla üreten Galatasaray’a geçiş nasıl sağlanacak ?  Scouting sistemi hakkındaki düşünceleriniz nedir, Türkiye’de ve dünyada kurumun genlerine uygun hinterland olarak nereleri belirlediniz?  Galatasaray’ın bazı branşlarda sporcu üretemiyor olmasının temel gerekçesi sizce nedir ?
  • Futbolda “spor aklı” olarak Divan Kurulu üyemiz Sayın Fatih Terim ismi tüm adayların ortak tercihi, doğal olarak aklın yolu bir gözüküyor.  Varsayalım ki şu an en iyi seçenek olan Fatih Terim hocamız aniden emeklilik kararı alır ya da mesela Serie A’da şampiyonluk hedefleyen bir kulübe giderse B planınız var mı?  Başka bir deyişle “Allah kerim Fatih Terim” dışında futbola dair tahayyülünüz nedir?
  • Futbol haricindeki branşların mevcut durumu ve finansman yaratmanın zorlukları göz önünde bulundurulduğunda, bu branşlarla ilgili strateji nasıl şekillenecek ?
  • Galatasaray’ın en büyük yatırım ve maalesef zarar kalemi olan transferlerde nasıl bir politika izleyecek ve bu konudaki geçmiş olumsuz deneyimleri nasıl değiştireceksiniz? Kulüp çalışanlarının, temsilcilerin, menajerlerin uymak zorunda olacağı bir transfer yönetmeliği hazırlamayı düşünür müsünüz?
  • Her branştaki sporcularımız için saygın işveren ve kariyer fırsatı konumunda bir kulübü sağlamak için hangi önlemleri alacaksınız ?  Her branştan ve her yaş grubundan sporcuların aileleri ile nasıl iletişim kuracaksınız ?

 

  • Kemerburgaz’a taşınması planlanan tesislerimizin anahtar teslim maliyeti nedir, bu harcama kaleminin kaynağı nereden bulunacak ?  Üst kullanım hakkı alınan arazinin Galatasaray’ın yakın gelecekteki ihtiyaçlarını karşılayacağına dair analiz yapıldı mı?  Arazi amaca ya da hesabımıza uygun değilse başka bir taşınmazla takas edilmesine nasıl bakarsınız ?
  • Aslantepe’de inşa edilmesi planlanan spor salonu hakkında ne düşünüyorsunuz? Yüksek maliyetli bu projenin kaynağını nasıl yaratacaksınız ?

 

  • Nakit akışı nasıl düzenlenecek, muaccel borçların ödenmesi ve kısa vadeli borçların çevrilebilmesi için kaynak nereden bulunacak ?
  • Konsolide borç – alacak farkımız 31 Aralık 2017 itibariyle 1,163 milyar TL mertebesindedir.  Üç yıl sonra bu rakamın kaç TL olmasını hedefliyorsunuz?
  • Kulübün ve bağlı şirketlerin tüm gider kalemlerinde israf nasıl önlenecek? Üç yıl içinde ulaşmayı planladığınız tasarruf oranı nedir ?
  • Ürün ve hizmet tedarikinde etkin maliyet yönetimini temin etmek yani alırken kazanmak maksadıyla hangi kurallar uygulanacak?  Kamuoyu ile paylaşılacak satın alma yönetmeliği ve ihale prosedürü gibi bağlayıcı belgeler düşünülüyor mu ?
  • Konsolide borç stokunun yeniden yapılandırılması, bilançoyu perişan eden kur riskinin minimize edilmesi gibi konularda somut planlar nedir ?
  • Yeni gelir kaynaklarının elde edilmesi, sürdürülebilir projeler ve sponsorluk bağlantıları nasıl yönetilecek ?   Galatasaray markasının yönetilmesine dair ana vizyonunuz nedir ?
  • Galatasaray Spor Kulübü ve bağlı şirketlerinde satış, pazarlama, CRM, müşteri deneyimi gibi konularda ne yönde bir değişim öngörüyorsunuz?

 

  • Medya aracılığıyla beklentileri sürekli yükseltilen, geçmiş dönemde kandırıldıkça haklı olarak öfkelenen, öfkeyi yatıştırmak üzere şımartıldıkça tatmin duygusunu yitiren, nihayetinde sosyal medya sayesinde hepten zıvanadan çıkan endüstriyel seyirciye kulüp bünyesinde uygulanması elzem olan “acı reçete” nasıl anlatılacak ?
  • Endüstrinin girdabına henüz kapılmamış vefakar taraftarlarımız ve Galatasaray markasının sadık müşterileri ile ilişkiler nasıl düzenlenecek?  Kurumsal hedef ve ihtiyaçlar doğrultusunda nasıl mobilize edilecekler ?

 

  • Ulusal veya uluslararası hukuki riskler, süren davalar, mevzuattan kaynaklanan müeyyide olasılıkları karşısında nasıl pozisyon alınacak ?
  • Halka açık Galatasaray Sportif A.Ş’nin hiç bir zaman bütçe yapamamasını ve birkaç yıldır CEO makamının boş olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz ? Çözümünüz nedir ?

 

  • Galatasaray Sportif A.Ş’nin yabancı sermaye ortaklığına dönüşmesine nasıl bakmaktasınız ?

 

  • Galatasaray Adası, Mecidiyeköy’deki natamam inşaat, Hasnun Galip’teki kulüp binası ve diğer taşınmazlar hakkındaki değerlendirme alternatifleriniz nedir ?
  • Ulusal ve uluslararası spor federasyonları, rakip kulüpler, bürokrasi, yerel yönetimler ve devlet ile ilişkilerde temel ilkeler ve yaklaşım nasıl şekillenecek ?
  • Kulüp başkanı olarak seçilirseniz medya ile olan ilişkilerinizi nasıl düzenleyecek, hangi prensipleri belirleyeceksiniz ?  Medyadaki kartelleşme ve spor basınındaki gruplaşmanın Galatasaray’ı ilgilendiren riskler doğurabileceğini düşünüyor musunuz ?
  • Yönetim kurulu listesinde aday olan üyeler sosyal medya hesaplarını kapatmaya ve Galatasaray ile ilgili hiçbir paylaşımda bulunmamaya söz verebilirler mi?

 

  • Bütçe disiplini, başkan ve yönetim kurulu üyelerinin müteselsilen mali sorumlulukları gibi bağlayıcı tüzük maddelerinden haberdar mısınız ?  Dursun Özbek döneminde 7 kulüp üyesinin katkılarıyla hazırlanan ve daha sonra sümen altı edilen Galatasaray Mali ve İdari Kriterlerini hayata geçirmeyi düşünür müsünüz ?
  • Yönetim döneminizde oluşan ve tamamen hatalı karar ve yanlış tercihlerinizden kaynaklanan görev zararını nakden tazmin etme sözü verir misiniz ?

Bu ve buna benzer tüm soruların en doğru cevaplarını ortak akılla bulmak ve tavizsiz uygulanmasını sağlamak durumundayızGalatasaray Spor Kulübü iyi insan ve nitelikli sporcu yetiştiren, inandığı değerleri ve çıkarlarını her platformda savunan, sürdürülebilir başarıyı hedefleyerek milyonlarca Galatasaraylıyı gururlandıran, dirayetli insanlar tarafından stratejik hedefler doğrultusunda yönetilen, hesap veren, çok iyi denetlenen muteber bir kurum olmalıdır.  GALATASARAY bir bütün olarak spor kulübü olmanın da ötesine geçip, Türkiye’ye umut dağıtan, ilham veren bir medeniyet projesi olmalıdır.

Bundan sonra söz adayların, takipteyiz…

Yüz bin imza ile bir ülkeyi değiştirme mücadelesi

Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre:

Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş, yüksek öğrenim yapmış, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip Türk vatandaşları arasından, doğrudan halk tarafından seçilir.

Bu satırların yazarı yukarıda anılan yeterlilikleri karşılamaktadır. İstanbul Fatih – Oruçgazi ilkokulu, Galatasaray Lisesi, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler diplomaları noter onaylı takdim edilebilir.  Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler yüksek lisans programı, halen devam eden Adalet Meslek Yüksek okulu..  Hayat kısa ve öğrenecek çok şey var.

Ancak herhangi bir siyasi parti grubu beni aday göstermeyeceğine göre yazılı muvafakatim olursa ve 100.000 seçmenin imzasını alırsam aday olabilirim.  Bu küçük detayı şimdilik kenara bırakırsak böyle bir siyasi makama aday olsam seçmene neler anlatabileceğimi düşünürken, bunları kağıda dökmeye karar verdim.  Sonuna kadar sabırla okuyanlar, adaylığıma imza vermiş kabul edilirler 🙂

Muhtemelen diğer adaylar birbirlerini sürekli itham etmekten, mazotun litre fiyatı ya da asgari ücret seviyesi gibi popülist vaatleri arka arkaya dizmekten, vergi ya da imar affı üzerinden mavi boncuk dağıtmaktan geri durmayacaklardır.   Kimlik siyaseti ya da kişisel çıkar hesapları üzerinden taraftar toplamaya çalışacaklardır.  Bu ülkenin ihtiyacı aynı itiş kakışa bir figür daha eklenmesi olamayacağına göre, ben müsaadenizle sürüden ayrılıp farklı bir yol izleyeceğim.

Devlet dediğimiz örgütlenme insanlar için vardır, siyaset insanların barışı ve refahı için yapılmalıdır.  İnsanlar aday olur, insanlar oy verir. Seçenler ve seçilenlerin hikayesindeki ortak öge insan ise, oradan başlayacağız

Tersten gidelim, insan ne olmadan yaşayamaz? Oksijen…

Nefes almalıyız.

İlk vaat “soluk almak

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre örneğin başkent Ankara dünyada havası en kirli şehirlerden biri..  Tüm yerleşim birimlerinde kirletici faktörlerin minimize edilmesi bakanlıkların ve yerel yönetimlerin ilk hedefi olacak.  Temiz hava her yurttaşın hakkıdır, Türkiye yeryüzündeki karbon ayak izini küçültecektir.  Küresel iklim değişikliğinin yaratacağı felaketlere karşı alınabilecek altyapı önlemleri belirlenecek, hortum-sel-kuraklık gibi risklerin etkileri minimize edilmeye çalışılacaktır.

Aynı zamanda “soluk almak” özgürlüğün de tanımlarından biri.

Baskıcı, ceberrut, paranoyak devlet anlayışı külliyen reddedilecek.

Vatandaşın soluğunu kesen her tür uygulama kaldırılacak. Eleştirel yazı yazdı diye gazeteciler çalıştıkları kurumdan kovulmayacak, sosyal medyada kantarın topuzunu kaçırdı diye kimse gözaltına alınmayacak.

Metrekare cinsinden uygun alana sahip parklarda mini forum alanları yapılacak.  İnsanlar bir araya gelsin, birbirlerini dinlesin, sohbet etsin.  Çalsın, söylesin.  Mesela Cem Yılmaz’ın tahtına namzet bir stand-up ustası varsa dilerse performansını sergilesin, ne zararı olabilir ki?

Hatta 1 Mayıs Taksim meydanında kutlansın, alanın fiziksel kapasitesi nedeniyle izdiham (dolayısıyla güvenlik) riski varsa üst aramasından geçen herkes önceden ilan edilen kotaya uygun olarak “sayıyla” alana girsin Taksim meydanına.  Resmi açıklama şu yönde yapılmış olsa kötü niyetli olanlar hariç kimin diyeceği söz olur ki: “Fiziki imkanlar ve lojistik olanaklar göz önünde bulundurularak 90 bin kişinin katılımıyla Taksim meydanında 1 Mayıs şenliklerine İstanbul Valiliği müsaade etmiştir”   Daha kitlesel kalabalıklar için de başka yerler adres gösterilir.

Her problemin çözümünü özgürlükleri en az şekilde kısıtlama kaygısıyla ele almak prensip haline gelmelidir.

Toplumu düdüklü tencereye çevirmek ve sürekli baskılamak anlık ve yıkıcı tepkilerin oluşmasına yol açar.  Bunun yerine insanların sosyalleşmesine ve düşüncelerini paylaşarak birbirlerini tanımasına / anlamasına zemin hazırlanmalıdır.  Yıllardır bizi zehirleyen toplumdaki ayrışma, kutuplaşma ancak bu şekilde ve zamanla azalır.

Maalesef Meclis-i Mebusan’ı kapatarak neredeyse herkesin peşine hafiye takmış Osmanlı sultanının popüler kültür ikonuna dönüştüğü dönemde, tam ters istikamette hürriyet sahaları açılmalıdır halka.. Özgürlük, kamu düzeni ya da istikrarın düşmanı değildir.  Başkalarının hakkına tecavüz edeni, kamu düzenini bozanı, kanun dışı eylemlere kalkışanı önlemek ve bileğini bükmek de devletin varlık sebebidir.

Hava temiz, nefes alabiliyoruz, biraz rahatladık ama başka ne olmazsa alt tarafı birkaç günlük ömrümüz kalmıştır?

SU

Hayatın kaynağıdır su….

Dünyada son 100 yılda su tüketimi 10 kat artarken, kişi başına düşen temiz su miktarı yarı yarıya azaldı.  Yaklaşık 1,1 milyar insanın içilebilir suya ulaşmakta zorluk yaşadığı, başta çocuklar olmak üzere yılda ortalama 10 milyon insanın sudan kaynaklanan salgın hastalıklar sonucu öldüğü bir dünyada su savaşlarının ortasında kalabilecek bir coğrafyada yaşıyoruz.  Çocukluğumuzda suyumuzun bol olduğunu zannederdik ama son 20 yılda Türkiye’de kişi başına temiz su miktarı 4000 metreküpten 1430 metreküpe kadar düştü.  Çanlar bizim için çalıyor ve kimsenin umurunda değil.

Gölleri, nehirleri kirleten unsurların detaylı tespitini müteakip karşı önlem alınacak. Sanayi tesislerinin bu su kaynaklarından uzağa taşınması, evsel atık ve diğer kimyasalların kirletici etkisinin azaltılması öncelik haline gelecek.  Tarımda damla sulama özendirilecek, bununla ilgili yatırımlara destek olunacak, salma sulamada ısrar edenler para cezasına çarptırılacak.

Zengin biyolojik çeşitlilik içeren ormanların olduğu ve bu ormanların can damarı olan akarsuların olduğu yerde kesinlikle HES inşa edilmeyecek.

Denizlerdeki biyolojik çeşitliliğin 30 yıl öncesindeki seviyesine dönmesi için tüm önlemler alınacak.  Yasa dışı balıkçılık faaliyetinin cezası artırılacak.  Karadeniz’e komşu ülkeler ve Yunanistan’la bu konuda ortak inisiyatif geliştirilecek.

Denizden izinsiz kum çekenler, trol avcılığı yapanlar ve benzeri ihlallerin tespiti / önlenmesi için Sahil Güvenlik ve Deniz polisi yeni teçhizat, tekne ve personelle takviye edilecek.

Kıyılarda, yüzeyde biriken atıkların daha sık temizlenmesi için özel amaçlı teknelerin sayısı artırılacak, bu atıklar geri dönüşüme gidecek.

Tamam şimdi nefes alabiliyoruz, temiz suya erişiyoruz, sırada ne var?

Tahmininiz doğru, Sağlıklı Gıda

Türkiye’nin şehirleşme oranıyla övünülürken, şehirde yaşayan insanların çiftçilere, köylülere ve hayvancılıkla uğraşanlara muhtaç olduğu gerçeği değişmiyor.  Hepimiz hiç tanımadığımız insanların eline bakıyoruz ama muhtaç olduğumuz o insanları bir an bile düşünmüyoruz.

Ekilebilir tarım sahaları daralıyor, verimli topraklar erozyonla yok oluyor ya da iskana açılıyor, hayvan sayısı azalıyor, verimlilik düşüyor.  Çiftçiler mutsuz, köylüler fakir, planlama olmadığından ürünlerde fiyat istikrarı yok.  Gıda enflasyonu orta ve dar gelirlileri ürkütecek boyutta, üstelik ne yediğimizden emin değiliz.  Ne tohumdan, ne ilaçlamadan, ne katkı maddelerinden emin olamıyoruz.  Gıdada tağşiş çok yaygın bir haksız kazanç aracına dönüşmüş durumda ve sağlığımızı tehdit ediyor.

Demek ki düzen değişmeli ve düzenleyici konumdaki T.C. Gıda Tarım Hayvanlık Bakanlığı en baştan yapılandırılacak.

Ata mirası genetiğiyle oynanmamış yerli tohumlar kontrollü biçimde çiftçiye dağıtılacak, organik gübre üretimi artırılacak.  Besi hayvancılığında, tavukçulukta standartlar en baştan belirlenecek.  Tarım üretimi merkezi sistemle ve bölgesel önceliklere göre planlanacak.  Çiftçiler ve hayvancılıkla uğraşanlar verimlilik kıstaslarına göre konan hedeflere uygun performans gösterirse sabit yatırım desteği, vergi indirimi gibi teşvikler gelecek.   Tarladan sofraya ulaşan zincir kısalacak.  Temel gıda maddelerinde kendine yetebilen, komşu ülkelere de ihracat yapan bir ülke olmak idealimiz olmalıdır.  “Köylü milletin efendisidir” diyen adamın büyüklüğüne inanınız.

Kırsaldan yakın zamanda kopan ya da büyük şehirlerde kendini kıstırılmış hissedenlerden nüfusa kayıtlı olduğu ilçe veya köye dönüp tarım – hayvancılık ile uğraşmayı taahhüt edenlere ilk yılı geri ödemesiz %9,9 yıllık faizle kredi verilecek.  Yapılacak denetimler sonucunda aldıkları krediyi maksadı dışında kullananlar “devlet mallarına karşı işlenen suçlar” kapsamında işlem görecek.

Hava, su, gıda tamam…

Bundan sonraki ilk üçlü ise güvenlik-adalet-eğitim

Bu mühim konulara dair yaklaşımlarımızı sıkıcı olmamak adına çok kısa örneklerle özetleyelim:

Deniz ve kara sınırlarının güvenliği için elektronik gözlem ekipmanları ve insansız hava araçlarının kullanımı yoğunlaştırılacak.  Irak ve Suriye’de devlet otoritesi boşluğundan faydalanarak Türkiye aleyhine pozisyon alan, girişimde bulunabilecek silahlı unsurlara göz açtırılmayacak. Caydırıcılık ön planda tutulup, sırf iç politika malzemesi olsun diye maddi / manevi yüksek maliyetli sınır ötesi operasyonlara kalkışılmayacak.  Uluslararası hukukun da tanıdığı meşru müdafaa açısından askeri müdahale kaçınılmaz hale gelirse, mobilize edilecek en büyük kuvvetle hedeflere en kısa sürede ulaşılması yegane öncelik olacak.  Müttefik ülkeler ve bölgenin legal aktörleriyle dürüst ve açık ilişkiler yürütülecek.  Suçu önleme maksadıyla istihbarat birimlerinin çalışmalarında eş güdüm artırılacak.  Uyuşturucu madde üretimi ve ticareti toplum için risk ve terörün finansmanına destek oluşturduğu için narkotik suçlarla ilgili kovuşturma ve soruşturma süreçleri sıkılaştırılacak.  DEPREM riski milli güvenlik meselesi olarak ele alınacak ve nüfusun yoğun olduğu bölgelerdeki şiddetli bir depremin ülkeyi istikrarsızlaştıracağı varsayımıyla hasarı azaltmaya matuf önlemler hızlandırılacak.

Hakimler ve Savcılar YÜKSEK Kurulu tekrar ihdas edilecek, başka bir deyişle kaldırılan Y geri dönecek.  Yürütmeyi temsilen tek HSYK üyesi Adalet Bakanlığı Müsteşarı olacak ve yargı bağımsızlığını ilgilendiren konulara değil sadece idari hususlara müdahil olacak.  Adli yıl açılışına cumhurbaşkanı katılacak, misafirliğini bildiğinden konuşması 15 dakikayı geçmeyecek.  Yüksek yargı mensupları cumhurbaşkanını alkışlamak, takdir etmek, övmek zorunda bırakılmayacak.

Tutuklu tüm gazeteciler ve milletvekilleri tahliye edilecek, dava dosyaları yeni mahkeme heyetleriyle ve tutuksuz yargılama esasına göre devam edecek.

İki yılın altında hapis cezası alanlar ya da kabahatler kanununu ihlal edenler için farklı sürelerde kamu hizmeti zorunlu olacak..  Kimisi aş evlerinde yemek dağıtacak, kimisi görme engellilere kitap okuyacak, kimisi yaşlı bakım evlerinde çalışacak.  Kamu hizmetinden kaçınan ya da kaytaranın cezası katmerlenecek.

Tablet ya da akıllı tahta ile eğitimin kalitesinin artırılacağına dair fantezi terk edilecek.  İçerik ve eğitmene ağırlık verilecek.  Ders kitaplarında akıl ve bilimle bağdaşmayan, siyasi propaganda katkılı, ayrımcılığı körükleyen her türlü yazı ve görsel ayıklanacak. Öğretmenlerin maaşları ve yan hakları iyileştirilecek.  Atama bekleyen öğretmenler, ihtiyaç doğrultusunda görevlendirilmeye başlanacak.  Eğitim fakülteleri sil baştan ele alınacak.  Öğretmenliğin toplumdaki saygınlığı artırılacak ama öğretmen olmak zorlaşacak.  Genel kültürü yüksek, formasyonu eksiksiz, çok katmanlı sınavları aşabilen insanlar öğretmen olabilecek.  Okul binalarının tamir ve yenilenmesi için yerel yönetimlerin ve eşrafın da katkısı talep edilecek.

Üniversitelerde öğretim üyelerinin birinci sorumluluğu bilim üretmek ve öğrencilere vakit ayırmak olacak.  Özel sektöre, ticarete, siyasi danışmanlığa odaklanarak asli faaliyetinden uzaklaşanların akademik performansları sorgulanabilir.  12 Eylül kalıntısı YÖK kaldırılacak.

Yurt dışına devlet bursuyla gönderilen öğrenci sayısı %100 oranında artırılacak.  Öğrencilerin ülkeye dönmeden önce en az 2 yıl yurt dışında çalışarak farklı deneyimlerle tanışması özendirilecek.

Dünya akademik literatürüne en çok katkıda bulunan devlet üniversiteleri bütçelerini diğer üniversitelere nazaran daha yüksek oranda artırma şansı yakalayacak.

Üniversite seçimlerinde rektörlük yarışını kim kazanmışsa Cumhurbaşkanı onu atayacak.

Kültür, sanat, spor festivallerinin üniversiteler arası katılımla gerçekleşmesi özendirilecek.  Bu konuda devlet ve özel sektörden kaynak yaratılacak.

İstanbul Üniversitesi başta olmak üzere köklü üniversiteler bölünmeyip bir bütün olarak devam edecek.

Üniversitelere dışarıdan silahlı terör saldırısı olmadığı ya da yüksek güvenlik riski ile Rektör davet etmediği sürece polis ve jandarma asla kampüslere girmeyecek.

Bu yazının devamında hepsi birbirinden önemli birkaç konuya yer verilecektir, elbette irdelenmesi gerekenler bunlardan ibaret değildir.  Yeterince uzun olan metnin daha da sıkıcı hale gelmemesi dikkate alınmıştır.  Sıradaki konu başlıklarına dönersek;

HARİCİYE SİYASETİ ve örnek vaka: Türk-Yunan ilişkileri:

Mustafa Kemal Atatürk’ün saygın, barışçı ve dengeli dış politikasından feyz alınacak. Son 5 yılda istifa etmiş ya da emekli olmuş seçkin diplomatlardan özel bir danışma heyeti kurulacak. Meslekten olmayan büyükelçi yurt dışı göreve atanmayacak. T.C. hukuk devleti sıfatıyla hiçbir sorununu rehine alarak çözmeyeceğinden ülkemiz sınırını aştığı için yakalanan Yunan askerleri casusluk amacıyla topraklarımıza girmedikleri hukuken ispatlandığı an ülkelerine iade edilecektir.  Yunanistan’a kaçan 8 darbeci askerin iadesi için temaslar sıklaşacak.

Heybeliada Ruhban okulu meselesi Lozan antlaşması ve iki ülke ilişkileri ışığında yeniden ele alınacak.  Son 10 senede oldu bitti ile Yunanistan tarafından işgal edilen Ege ada ve kayalıkları karşılıklı müzakere edilecek ve haksız işgaller mutlaka sona erdirilecek.  Uluslararası antlaşmalara aykırı şekilde silahlandırılan hatta askeri havaalanı inşa edilen adaların durumu müzakere edilecek, çözüm bulunamazsa uluslararası hukuk platformlarına taşınacak.  İki NATO üyesinin Ege Denizi üzerindeki rutin gözlem & devriye uçuşlarını mühimmat yüklü olmayan uçaklarla yapması teklif edilecek. Türkiye – Yunanistan arasında günübirlik turizm veya alışveriş amaçlı geçişler kolaylaştırılacak.

ULAŞIM

Ulaşımda raylı sistemler desteklenecek, şu anda istenen düzeyde yolcu deneyimi yaratamayan hızlı tren projesi rehabilite edilecek.   Raylı sistemlere entegre büyük otoparklar yapılarak, mega kentlerdeki özel araç sirkülasyonu sınırlanmaya çalışılacak. Uygun olan kentlerde deniz ulaşımına ağırlık verilecek, büyük kentlerde uygun ana arterlerde tercihli bisiklet yolları olacak.  Motosiklette alt vergi dilimi 250 cc’den 500 cc’ye yükselecek.  Böylelikle motosikletin daha çok insanın birincil tercihi olması sağlanabilecek. Hybrid araçlarda büyük vergi indirimleri olacak, 10 yaşını aşan otomobiller ise yüksek vergi ödemeye başlayacak.  İstanbul’da 5.000 yeni taksi plakası daha tahsis edilecek, mevcut plaka sahiplerinin hegemonyası kırılacak.  Trafik ihlallerinin tespitinde EDS yaygınlaşacak, örneğin emniyet şeridini amacı dışında kullanan sürücü aracının 1 yıllık MTV’si kadar cezayı bir seferde ödeyecek. Buyrun emniyet şeridini kullanın, hazine kazansın!

Cumhurbaşkanı kent içinde yolları önceden kesmeyecek, geçiş üstünlüğü için trafik akışını keşmekeş haline sokmayacak.  Uygun durumlarda deniz yolu ya da helikopter kullanılmak suretiyle yollardaki yüz binlerce insanın ulaşım hakkına halel getirilmeyecektir.

DİN ve Diyanet

Türkiye din ve vicdan özgürlüğüne saygılı, aynı şekilde dinin siyasallaşmasına ve ayrıştırıcı unsur olmasına karşı ve tüm inançlara eşit mesafede duran LAİK bir cumhuriyet olduğunu hatırlamak durumundadır.

İlkokuldan liseye dek her türlü siyasi, dini, ayrışmaya sebep olacak faaliyet, etkinlik, yapılanma okullarda men edilecek.

İlk ve orta dereceli okullarda her türlü dini sembol (türban-baş örtüsü dahil) yasak olacak.  Liseden itibaren serbestiyet yalnızca imam-hatip okulları için geçerli olacak.  Üniversitelerde doğal olarak hiçbir kısıt ya da sınırlama olmayacak.

Yeteri kadar İmam Hatip mektebi açıldığı ve kontenjanlarını dolduramaz durumda olduğu için, bir süreliğine yenisi açılmayacak.

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi dinler tarihi ve iyi insan olmanın özelinde elden geçirilecek, seçimlik ders olacak, 5.sınıftan itibaren müfredata girecek, merkezi sistem sınavlarında soru olarak sorulmayacak.

Diyanet İşleri Başkanlığının yetkisi ve bütçesi kademeli olarak daralacak. Fetva kurumu en baştan ele alınacak.  İnsanlık onurunu zedeleyen, cinsiyet ayrımcılığına zemin oluşturan, hukukun suç saydığı fiillere mazeret oluşturabilecek fetva yayımlanamayacak.

Tarikat, cemaat türü grupların “din ve vicdan özgürlüğü” kapsamında her türlü faaliyeti serbest olacak.  İtikat, ibadet, tasavvuf dışına taşarak siyaset ile ilgilenmeleri yasaklanacak, her ne nam altında olursa olsun ticari faaliyetlerine mani olunacak.  Vakıf kurmaları özel izne tabi olacak. Tüm bu gruplar birer dernekmiş gibi aldıkları tüm bağışları makbuz karşılığı tahsil edecek, tüm bu gönüllü para hareketinin kaydını tutacak, olası hukuk ihlallerinden yönetim kademesi olarak belirlenen kişiler sorumlu olacak ve ağır cezalara çarptırılacaklar.

Bir yerleşim yerinde hiçbir ibadethane yoksa inşasına hemen izin verilecek, diğer şartlarda ancak ulaşım zorluğu ya da kapasite sorunu yeni ibadethane inşası için gerekçe olarak ileri sürülebilecek.

Cemevleri ibadethane sayılacak, camilerin yararlandığı avantajlı maliyetlere aynen tabi olacak.

Sinagog ve kiliseler talep ettikleri takdirde, tıpkı camiler gibi tesis yönetimi hizmetlerini bulundukları belediyelerden ücretsiz alacaklar.

Tarihi özelliği olan cami ve külliyelerde Kültür ve Turizm Bakanlığı onayı olmadan en ufak tadilat, tefrişat, ekleme yapılamayacak.  Restorasyonları Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından onaylanmadan başlamayacak.  Sabah ezanını saba makamında okumayı bilecek kadar görgüsü ve musıki bilgisi olmayanlar müezzin olamayacak.

Cumhuriyet düşmanı F.Gülen tehdidi

Kaçak Fethullah Gülen’in iadesi için 100 sayfayı geçmeyen İngilizce bir özet hazırlanacak, somut delillerle ABD’den tekrar istenecek.  T.C. düşmanı Gülen Türkiye’ye getirilebilirse İmralı’da yüksek güvenlikli hapishanede tutulacak ve dahili ve harici ilişkileri sorgulanacak.  Aşçı, bahçıvan, maklube yiyen ablalar hepsi cezaevini boylamışken 30 yıldır zehir saçan emekli vaizin sağ kolu, has adamı, gizli kasası, sırdaşı olup havuz medyasında her gün iktidar yanlısı yorum yapanlar gözaltına alınacak ve en baştan sorgulanacak.  Kısacası her türlü iktidarla önceden yapılmış tüm hukuk dışı pazarlıklar geçersizdir.  Ayrıca Gülencilerin tasfiyesi ardından kamuya giren herkes tekrar güvenlik soruşturmasından geçecek, liyakati olmadığı halde başka tarikat / cemaat bağlantısı nedeniyle tercih edilenlerin memuriyetle ilişiği kesilecek.

SAĞLIK

Sağlık sektöründeki mesai düzeninin değişmesi, hemşire ve hekimlerin iş yükünün adil ve makul bir hale getirilmesi uzun vadeli hedeftir.

İnsan kalabalığından yılmış, neredeyse elinde kronometreyle teşhis koymak durumunda olan, mesleğinden soğumuş bir hekimin hastalara şifa dağıtması, hasta yakınlarına medeni biçimde laf anlatması imkansızdır.

Hastanelerdeki güvenlik düzeyi ve dinlenme alanları da hemşire ve hekimler için kritik önemdedir.  Sağlık hizmeti verenler işlerini yaparken kendilerini rahat hisseder ve gülümseyebilirse, pek çok sorun zincirleme çözülür.

SPOR: Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur

Sporda ilk hedef lisanslı veya lisanssız düzenli spor yapan yurttaş sayısını artırmaktır. Bu amaca matuf olarak koşu ve bisiklet parkurları başta olmak üzere alan yaratılacak. Engelli bireylerin spor yoluyla rehabilitasyonunun ne büyük fark yaratabileceğini bildiğimden, elit engelli sporcuların çocuklara örnek olması için farkındalık çalışmaları yapılacak. Olimpik sporlarda 2028 yaz olimpiyatlarında bugüne dek başarılı olunamamış bazı hedef branşlarda kürsüye çıkacak sporcular yetiştirilmesi için planlama yapılacak.  Euro 2024 sevdasıyla Ankara’da inşa edilmek istenen 65.000 kişilik futbol stadyumundan vazgeçilecek, turnuva sonrasında atıl kalacak böylesine bir yatırım israftır.  Futbol kulüplerine bir daha vergi affı olmayacak, T.C. pasaportlu oyuncularla ancak TL cinsinden mukavele imzalanacak.  Doping yapan sporcular, uluslararası düzeyde ne ceza almış olurlarsa olsunlar, ömür boyu milli takımlardan men edilecekler.  Vergilendirmede %15 olan stopaj %25’e yükselecek, kulüplere bu vergileri profesyonel sporcuların brüt ücretlerinden tahsil etmeleri tavsiye edilecek.  Belediyelerin futbol kulüplerine destek olması yasaklanacak. Milli forma giyen tüm sporcular ancak madalya veya kupa kazanmışsa ekstra prime hak kazanacak, konu yasayla düzenlenecek.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin sevk ve idaresi

Vazifesine ve anayasaya sadakat ile bağlı asker olma vasfını yitirip, bir orgenerale yakışmayacak her türlü mesleki zaafı gösteren Bay Hulusi Akar re’sen emekli edilecek.

Kurmay subay yetiştirme konusunda asırlık sistemin ilgası geri alınacak, Askeri Liselerin tekrar açılması yeni komuta kademesine teklif edilecek.

Her halükarda Kuleli Askeri Lisesi veya Heybeliada Deniz Lisesi otel ya da rezidans olmayacak.

Kurmay sınıfının yetiştirilmesi hususunda Ergenekon, Balyoz mağduru olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinden uzaklaştırılmış vatansever subay ve paşalardan görüş alınacak.  Tercih edenlerin askeri eğitimde uzman olarak görev almalarının önü açılacak.

Barış döneminde Türk Silahlı Kuvvetlerinin sabit masrafları ve değişken maliyetleri kontrol altında tutulacak.  Bilhassa askerin iaşe ve ibatesinde israf olmayacak.  Bu hususta görev alan özel şirketler dikkatle seçilecek, gıda zehirlenmesi gibi kabul edilemez olaylara sebep olanlar hakkında tazminat davaları açılacak, bir daha değil TSK, herhangi bir kamu ihalesine giremeyecekler.

Silah sistemlerinin ve özellikle mühimmatın olabildiğince yerli üretim olma hedefi devam edecek.  MİLGEM projesinin dış satıma yönelik genişletilmesi sağlanacak.

Muhtelif konularda bazı fikirler…

Nükleer enerji ile ilgili projeler iptal edilecek.  Rüzgar, güneş, jeotermal gibi çevre etkisi ve riski düşük yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinecek.  Ruhsatsız kömür madenleri derhal mühürlenip kapatılacak, tüm kömür madenlerinde yaşam odası zorunlu tutulacak.

Yavuz Sultan Selim ya da Osmangazi köprüleri gibi altyapı yatırımlarında müteahhit firmalarla yapılan anlaşmalar kamu yararı olmadığı gerekçesiyle revize edilecek.  Herhalde söylemeye gerek yok, Kanal İstanbul gibi aşırı maliyetli ve doğanın düzenine aykırı projeler rafa kaldırılacak.   Fay hatlarına yakın yerleşim birimlerinde kamu binaları başta olmak üzere risk haritası ve bugüne dek yapılan güçlendirme çalışmalarının sonucu halka açıklanacak.

İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde ihtiyaç halinde (yol genişletme ya da tarihi silueti koruma) kamulaştırma yapılacak.  Bu amacın gereği olarak ve kamuoyu tarafından hatırlanması maksadıyla İstanbul’a hançer gibi saplanan Zeytinburnu 16/9 kuleleri ve Süzer Plaza kamulaştırma bedeli ödendikten sonra törenle yıkılacak, 1983’ten sonra verilen tüm inşaat izinleri 1/5.000 ölçekli nazım planlara göre incelenecek.

Halkın sahillere erişimini kısıtlayan inşaatlara ya da beach club benzeri yeni kumsal tesislerine artık müsaade edilmeyecek.  SİT alanlarına, hazine arazilerine yapılan kaçak yapılar derhal yıkılacak.  Orman yangınlarından sonra imar değişikliği yapılarak betona terk edilen alanlara yeniden orman vasfı kazandırılması öncelik olacak.  Doğal olarak, kamu ihaleleri kovalamakla tanınan milyarder müteahhitlere artık vergi affı olmayacak.

İstanbul’daki Çapa – Cerrahpaşa – Haydarpaşa Numune hastaneleri parça parça yıkılacak ama arsa spekülatörleri ellerini ovuşturmasın bu kıymetli hastaneler bulundukları yerde peyderpey modernize edilip hizmetlerine devam edecek.  İstanbul Taksim meydanı ve İstiklal Caddesi yeşillenecek, Bağdat Caddesindeki kentsel dönüşüm yavaşlayacak.   Otopark yapmak gibi sudan sebeplerle deniz doldurulmayacak.  Karadeniz yaylalarını birbirine bağlayacak yeşil yol iptal edilecek, o güzelim yaylalara değil asfalt çimento bile girmeyecek.   “Turizm gelişecek” bahanesiyle berbat edilen Uzungöl ve benzeri örnekler doğal haline geri döndürülecek.  Kaz dağlarında altın, Artvin Cerattepe’de bakır aramak gibi hevesler sona erecek.

Tiyatro, bale, opera vb. gösterilerinin bilet gelirlerinden Eğlence Vergisi alınmayacaktır zira sanata eğlence gözüyle bakan zihniyete aşina değiliz.  Müzik aletleri satışında KDV %1’e inecek çünkü müzik insanlığın en büyük icadıdır. Hem neşenin ahbabı, hem yalnızlığın ilacıdır.

Televizyon kanallarında tamamen yapay kurgular üzerine oluşturulan ve toplumsal ilişkileri ya da bireylerin zaman yönetimini menfi etkileyen boş programların ve yapımcıların hareket alanı daraltılacak.

KAMU ve CUMHURBAŞKANLIĞI

Kamuda tasarrufa gidilecek, memuriyet kadroları ve memur sayısı azalacak. Özel maksatla toplanan vergilerin amaca uygun kullanıp kullanılmadığı halka anlatılacak.  Örneğin 1999 depreminde geçici hale getirilen ama kalıcıya dönüştüğü anlaşılan Özel İletişim Vergisi (ÖİV) üzerinden toplanan takribi 64 milyar TL tutarında meblağın % kaçı depremle mücadele ve yapı güçlendirme maksadıyla kullanılmıştır?  Araştırılacak ve açıklanacak.

Son yıllarda göze çarpan gösteriş, debdebe ve lüks düşkünlüğü çok keskin şekilde derhal sona erdirilecek.

Makamın devlet adına halka hizmete aracı ettiğini hatırlamayıp makam araçlarıyla sağa sola caka satanların devri sona ermiştir.

Cumhurbaşkanının  onlarca araçla gezmesi, yüzlerce araçlık konvoylarla gösteriş yapması lüzumsuz bir ayıptır.  Medeniyetin ölçüsü, gösterişe harcanan para olamaz.

Cumhurbaşkanının kalabalık heyetlerle yapacağı seyahatler için bir özel uçağı olmalıdır.  Bunun dışındaki bazı planlı yurt içi seyahatlerini THY tarifeli seferleriyle yapacak, uçaktaki yolcularla hasbıhal edecektir.

Milyarlık otomobillerin tümü açık artırmayla satışa çıkılacaktır, seçimi kaybeden liderin hayranları bedelini peşin ödemek kaydıyla bu araçları satın alabilirler.

Yeni Cumhurbaşkanı aşağıdaki araçlardan oluşan araç parkıyla kara yollarındaki her türlü ulaşım ihtiyacını çözmeyi taahhüt eder.

Yürüyen ofis / İlk tercih:   Mercedes Vito Select 119 CDI – 270 bin TL

Günlük işler için:               Hyundai IONIQ Hybrid – 170 bin TL

Yedek araç:                            Opel Insignia GS 1.6 – 240 bin TL

Prestij / protokol amaçlı:  Volvo S90 Twin Engine – 550 bin TL

Dağ, bayır, yayla:               Subaru Forester 2.0 AWD – 210 bin TL

Spor amaçlı:                        En güzelinden bir bisiklet

Araçların protokole özgü güvenlik donanımlarıyla teçhiz edilmesi konusu bilahare değerlendirilecek olup, daha önce cumhurbaşkanlarının kullanmadığı araç markaları olduğu düşünülürse üreticilerden “kamuya bağış” olarak bedelsiz alınacağı umulmaktadır.  Kamuda tasarruf demiştik, alırken kazanmak esastır 🙂

Görüldüğü üzere bugün 1 adet lüks Maybach fiyatının altına 5 adet motorlu araçla işimizi çözebiliyoruz.  Kullanım maliyeti ve bakım masrafları da ayrıca indirimli tarifeden olacaktır.  Cumhurbaşkanı 6 escort araç, 1 jammer, 1 ambulans dışında yüzlerce araçlık gösterişli konvoylar dönemini sona erdirmeye söz verir.

Kamudaki maksimum araç standartı budur, lüks düşkünlerine kötü haberi iletelim.

Reis-i cumhurun ikametgahı meselesi:

Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğini temsil eden cumhurbaşkanları başkent Ankara’da Çankaya köşkünde oturur ve oturmaya devam etmelidir. Çankaya köşkünü yine 81 ilin nüfusuna kayıtlı seçkin askerlerden oluşan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı koruyacaktır.  Kendi askerinden korkan kişi cumhurbaşkanı olamayacağı gibi, yeni reis-i cumhur her ay en az bir kere akşam yemeğini konutunu koruyan askerlerle birlikte yiyecektir.  Onların halini hatırını soracak, ailelerinden haber alacak, memleket ahvalini ilk elden / aracısız dinleyecektir.

AK Saray’ın akıbeti?

Olgun demokrasilerde meclisten büyük kamu binası şık olmayacağından Beştepe’deki süper lüks saray ODTÜ ile Ankara Üniversitesi arasında bölüştürülecek. Atatürk Orman Çiftliği’nden çalınan araziler iade edilecek, çiftlik Atatürk tarafından kurulduğu amaç ve ilkelere göre faaliyet gösterecek hatta tarım ve hayvancılık için bir tür laboratuvar vazifesi görecek.

Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?

Gezmeden evvel okuyan, gezerken gördükleri hakkında çevresindekilere doğru soruları sorup gerçek cevaplara ulaşanlar bilir.  Dolayısıyla veriler, raporlar, danışman analizleri, akademik çalışmalar bir yerden sonra toplumu anlamaya yetmeyecektir.

Bu durumda hastanelerin acil servisleri, çocuk yuvaları, üniversiteler, yaşlı bakım evleri, bazı okulların mezuniyet törenleri, taksi durakları, semt pazarları, sivil toplum kuruluşlarının etkinlikleri ve benzeri yerlerde cumhurbaşkanı gözlem yapmak üzere bulunabilir.  Bunların bazıları önceden haber verilmek suretiyle, bazıları habersiz gerçekleşebilir.

Cumhurbaşkanı arada sırada vapura, metroya binebilir, herkes buna alışmalıdır.

Atatürk 1936’da Beşiktaş iskelesinde şehir hatları vapurundan inerken…

Cumhurbaşkanı ayda en az iki kültür & sanat etkinliğine katılmaktan keyif alacaktır. CSO konserleri, resitaller, tiyatro, bale, resim ve heykel sergisi, festivaller, müzeler, sinema bunların hepsi ilgi alanına dahildir.

Cumhurbaşkanı farklı yaş gruplarındaki amatör spor müsabakalarını yerinde izleyebilir, milli takım maçlarında protokol tribününde bulunabilir.

Cumhurbaşkanı bu ziyaret, gözlem ve katılımlarında peşine medyayı takmaz.  Birkaç koruması, özel kalem müdürü ve dostları ile gezer.

Diyelim ki seçildiniz, ilk icraatınız ne olacak? Anıtkabir halkla birlikte ziyaret edilecek, bir ulusun önderine olan minnettarlığı yeniden vurgulanacak.  Ona layık olamadığımız ve gösterdiği hedeflerin çok uzağına düştüğümüzden mütevellit ruhuna huzur vermediğimiz Atatürk’ün manevi şahsiyetinden geçmiş dönem adına özür dilenecek.

İkinci icraat: Daha güçlü bir parlamenter demokrasi kurmak için yeni anayasa komisyonu ve 15 Temmuz darbe girişiminin perde arkasını (siyasi ayağını) çözmek için soruşturma komisyonu kurulması direktifi vermek, kurulduğu andan itibaren ilgili çalışmalara katılmak

Üçüncü icraat:  1 Temmuz Kabotaj Bayramında Türk bandıralı büyük bir gemiyle İstanbul ve Çanakkale boğazlarını takiben Ege’ye açılmak.  Yolculuk esnasında Sahil Güvenlik komutanı, Deniz Ticaret Odası başkanı, balıkçılık kooperatiflerinden temsilciler gibi denizlerin paydaşlarıyla istişare toplantısı yapmak

İlk yurt dışı ziyaret:  Daha önceki tarihlerde başka bir uluslararası bir toplantıda bulunma mecburiyeti olmayacaksa, Kıbrıs Barış Harekatının yıl dönümünde KKTC (20 Temmuz)

İlk yurt içi ziyaret:   Her seçim döneminde aykırı ve özgün tercihlere imza atmış, siyaseten memleketin geri kalan 80 vilayetinden ayrı gibi duran, muhtemelen bu satırların yazarına da oy vermeyecek, Milli Mücadele yıllarında Diyap Ağa gibi birleştirici kanaat önderi çıkarmış, tarihte kanlı isyanlara sahne olmuş, nev-i şahsına münhasır Tunceli’yi ve insanını yakından tanımak mühim bir tecrübe olacaktır.  Daha önce orada bulunma fırsatım olmadı ama kanaatimce Dersim’in sırrını çözmeden memleketi tam olarak anlamış sayılmayız.  Bu ziyarette halkla yakın temas öncelik olacaktır.  Vali ve belediye başkanı ziyaret edilecek, kırsaldaki asayiş sorunlarına dair geçmiş dönem uygulamaları hakkında Tunceli garnizon komutanından bilgi alınacaktır.  Munzur çayı kenarında toprağa oturup illa ki türkü dinlenecek ve tavşan kanı çay içilecektir.

“Bu profilde bir cumhurbaşkanı adayımız olabilseydi” diyorsanız yalnız değilim demektir.  İmza vermeseniz de, canınız sağ olsun 😉

24 Haziran seçim kampanyasında yerel siyaset – VI

24 Haziran’a doğru giderken olasılıkları değerlendirmek üzere coğrafi açıdan oy verme davranışını da yıllar içindeki eğilimleri dikkate alarak analiz etmek faydalı olacaktır. Örnek olarak, daha gerçekçi bir seçmen profili sunduğu inancıyla 7 Haziran 2015 genel seçim sonuçlarını ve 16 Nisan referandumunu baz alıp, seçili 5 ilçede mukim yaklaşık 450 bin seçmenin dağılımına göz atalım.

Bilecik / Bozüyük  (Seçmen sayısı: 51.352  / Sandık sayısı: 184)

%32,6 AKP

%26,4 MHP

%45 EVET

Bursa / İnegöl (Seçmen sayısı: 170.480  /  Sandık sayısı: 522)

%57,7 AKP

%15,6 MHP

%70 EVET

Çorum / Sungurlu (Seçmen sayısı: 37.525 / Sandık sayısı: 188)

%56,4 AKP

%26,7 MHP

%71 EVET

Kahramanmaraş / Elbistan  (Seçmen sayısı: 92.070 / Sandık sayısı: 314)

%49,2 AKP

%25,5 MHP

%62 EVET

Trabzon / Akçaabat (Seçmen sayısı: 84.495 / Sandık sayısı: 318)

%57,4 AKP

%17,9 MHP

%69 EVET

İlk bakışta bu beş ilçenin ortak noktaları:

  • İlçe düzeyi seçmen sayısında Türkiye ortalamasının üzerinde olmaları
  • AKP-MHP tandanslı seçmen grubunun önemli bir ağırlığı olması
  • 7 haziran – 1 kasım genel seçimleri arasında MHP’den AKP’ye ciddi oy kaymasının yaşanması
  • Muhalefet partilerinin sahada çalışma yapacak kadar seçmeni ve örgütü bulunması

Bu ve benzer kriterler oluşturulmak suretiyle belirlenecek hedef bölgelerde süreklilik arz eden çalışmalar yapılması önerilebilir.   Muhalefet partileri ilçe örgütlerine şu soruyu mutlak sormalı:

Merkezden hiç haber alamasanız, kampanya temalı broşür ya da bayrak gelmese, bu seçimde bizim adayımıza oy verilmesi gerektiğini ilçedeki diğer seçmenlere nasıl anlatırsınız?”    Bilhassa 16 Nisan 2017 referandumundan sonra iktidar kanadının boşa düşen vaatleri ya da tek adam rejiminin ilçedeki sosyoekonomik yapıya vermiş olabileceği zarar seçmene örnekleriyle hatırlatılmalıdır.  Ankara’da hiç görmediği bir lidere tapmayı seçenler hariç, ilçedeki seçmenler “ben bu düzeni hak etmiyorum” derse tepkisini sandığa da yansıtabilir.  Eğer bu yerel kampanya dinamikleri konuda herhangi fikri olmayan örgütler parti lokalinde çay içmeyi yegane çözüm olarak görüyorsa, çoktan değiştirilmeleri gerekirdi.  Yerel dengeleri “çalışarak” değiştiremeyeceğine inanan bir parti örgütü, hangi siyasi parti olursa olsun ziyandır, vakit kaybıdır.  Eğer geleneksel çizgi devam ettirilirse, örneğin CHP Muğla Bodrum’da, İstanbul Kadıköy’de, İzmir Karşıyaka’da, Ankara Çankaya’da henüz belli olmayan çok gizli adaylarının kampanyalarını peş peşe tekrar ederse harcadığı her kuruş para boşa gidecektir.

Kampanyanın ana bileşenleri ne olmalıdır ?

  • Soru – cevap ve sık tekrar ilk planda olmalıdır. İnsanların birbirleriyle konuşurken tekrarlayacakları ve tartışacakları basit sorular ve kolay algılanır argümanlara ihtiyaç vardır.
  • Ölçülü mizah, iyimserlik, yumuşak üslup, kazanan taraf olunacağına dair kesin güvenin vurgulanması önemlidir. Türkiye’de yapılan seçimlerde “kazanan ata oynama” dürtüsü göz ardı edilemez, dolayısıyla rüzgarın bu düzene itiraz edenlerden yana estiğini %100 güvenle vurgulamak, halkın gündelik yaşamında dipten gelen dalgayla çok şeyin değişeceğini hissettirmek şarttır
  • Hedef kitlenin önüne beklemediği anlarda – mecralarda çıkmak, onları şaşırtmak için önemli olacaktır. Mevcut AKP belediyeleri, bütçe imkanları ve OHAL şartları nedeniyle sokakta ERDOĞAN kampanyasının görünürlüğü çok yüksek olacaktır  Şartları zorlayarak, yaratıcı ve farklı yöntemlerle, gönüllülerin katkısıyla eşitliği kurmak için çalışmak, sokaklarda görünür olmak şarttır.
  • Partili siyasetçiler dışında saygın kişilerin görüş ve düşüncelerini gerekçelendirerek kamuoyu ile paylaşmasını sağlamak inandırıcılık açısından pozitif katkı sunacaktır. Bugüne dek siyasi tartışmalardan uzak durmuş, yüzü eskimemiş ve parti bağı olmayan şahsiyetlerin marjinal katkısı daha fazla olabilir.  Örneğin TV kanallarında sürekli aynı simaların görülmesi ve aynı düşünceleri farklı cümlelerle tekrar tekrar aktarması izleyiciyi bıktırmıştır.  Çok seslilik ve renklilik mutlaka ilgi çekecektir.
  • Nasıl bir Türkiye istiyoruz?” ana teması çerçevesinde geleceğe dönük ülkenin ne yönde ilerleyeceği ve bugünkü olumsuzlukların güçlendirilmiş parlamenter demokraside nasıl çözüleceğinin anlatılması gereklidir.

16 Nisan kampanyasında SDP – KADEM – Referandum Bilgilendirme İnisiyatifi gibi görünürde AKP parti organı olmayan ama kusursuz bir uyum içinde iktidara yakın duran oluşumların alternatiflerinin muhalefet bloku içinde yer alması sağlanmalıdır.  Sivil toplum kuruluşlarının (ya da bu görünümdeki amaca yönelik yapıların) daha fazla ilgi çekmesi olasılığı göz ardı edilmemelidir.

Kampanyanın tematik detayları başka bir yazımızın konusu olsun.