Kendi yolunu çizen Serdar-ı EKREM

Birkaç asır önce yaşansaydı bu son iki ay, vak’a-nüvisler sanırım şöyle kayıt düşerdi tarihe: “Dersaadet’in şehremini olmasına türlü hile ve desise ile müsaade edilmedi. İmdi o zat cümle Osmanlı mülkünün serdar-ı ekremi olmak üzre terfiye namzettir

Dün mazbatasını ikinci kez alan Sayın Ekrem İMAMOĞLU kıtaların buluştuğu kentte umudun lideri oldu. Kamuoyu tarafından yeterince tanınmıyorken adaylığı ilan edilen, “kenar ilçenin belediye başkanı” diye küçümsenen, proje olmakla itham edilen, soyadından etnik kimliğine türlü çirkin saldırıya maruz kalan, ekseriyetle medyanın görmezden geldiği, sokakların ise bağrına bastığı “yeni nesil siyasetçi” Sayın Ekrem İMAMOĞLU 31 Mart yerel seçimlerinde 13.729 oy farkla büyükşehir belediye başkanı seçilmişti.  Bu sonuç 25 yıldır İstanbul’un üzerinde oturan siyasal islamcı geleneğin koltuğu devretmesi anlamına geliyordu ki, birilerinin işine gelmedi. Ne hukukla ne mantıkla izah edilemeyen YSK darbesiyle gasp edilen mazbatayı takiben tekrarlanan seçimde bu kez Ekrem İmamoğlu her ilçede hatta neredeyse her mahallede oyunu artırarak farklı kazandı.  31 Mart’ta baltayı taşa vuran AKP’nin üzerine 23 Haziran’da ağaç devrildi.  Şehre yıldırım düşmesini bekliyorlardı, Karadeniz’den tsunami geldi.

Kimse 14 bin oyla seçimi kazandım demesin” diyenlere bugün sormak isterdim, “806 bin oy fark kafi geldi mi?” 

Kazananın 1, kaybedenin 0 olacağı tek dereceli seçimi boykot etmeyi önermiş olanlar da eminim “iyi ki bizim dediğimiz olmamış” noktasına gelmişlerdir.

31 Mart günü AKP’nin kulağını bükerek mührü iktidar partisinin elinden alan seçmen, kibre boğulmuş ve halktan kopmuş parti sandıkları devirince bu haksızlığı sessizce not etmiş, 23 Haziran’da ise AKP İstanbul il örgütünü adeta falakaya yatırmıştır.  2001’de kurulup 2002’de tek başına iktidara gelen AKP böylesini deneyimlememiş olsa da, sandıkta halkın eli ağırdır, hiddetinden ve sillesinden çekinmek gerekir. 

Seçim sonucu öncelikle AKP’nin başarısızlığıdır. Hezimeti şöyle tarif edelim.  Pontus laflarıyla kızdırılan Karadenizliler ile yediden yetmişe terörist ilan edilen HDP’ye yakın Kürt seçmenden aynı sandıklarda tokat yeme talihsizliği 23 Haziran’da gerçekleşmiştir.  Hatta neredeyse bu iki grup birbirlerine “elinize sağlık kardeşim” diyerek ayrılmıştır sandık başlarından.  Ekrem İmamoğlu “konuşacağız, uzlaşacağız, barışacağız” diyordu, hani nasıl desek tarif ettiği kardeşlik “hayaldi gerçek oldu”.

Hatırladığımız üzere 31 Mart öncesi kerameti kendinden menkul BEKA söylemiyle medyayı ve seçmenin zihnini işgal etmişti AKP.  Çöpümüzü kimin alacağı, çevre vergisinin hangi belediyeye ödeneceği, çocuk parklarındaki oyuncakları kimin tamir edeceği ile ilelebet payidar kalacağına inandığımız Türkiye Cumhuriyetinin kader çizgisi arasındaki gizemli bağ halen çözülebilmiş değil.

Ülkemiz kurucu liderinin namuslu mücadelesini ve çizdiği medeniyet vizyonunu terk etmedikçe beka sorunu yaşamayacaktır.

23 Haziran öncesi ise BEKA söylemi terk edildi, sağ olsunlar Cumhur ittifakı o işi arada çözüverdi herhalde.  Birdenbire zuhur eden huzur ve güven ortamı bizi rahatlatmış olacak ki, Doğu Akdeniz’de sular ısınırken ve Suriye’de sıcak çatışma sürerken ordunun neredeyse üçte birini erkenden terhis etme kararı alındı, teşekkürler Ak Parti!

BEKA sorunu şıp diye çözülünce AKP’nin nedense kanaat önderi muamelesi yaptığı İmralı mahkumu ile mektup arkadaşı olmaya zorlandı insanlar.  Ellerinde binlerce insanın kanı olan terör mahkumu HDP’ye tarafsızlık çağrısı yapıyordu.  Devletin ajansı bu çağrıyı kamuoyuna yaydı. Ülkemizin en lüzumsuz siyasetçisi Devlet Bahçeli “Öcalan’ın HDP’ye tarafsızlık çağrısını görmezden duymazdan gelemezdik” diyebildi!!  Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış, yalnızca avukatları ve yakın akrabaları görüşebilecek Abdullah Öcalan’ın kendisine övgüler düzen kılıksız bir akademisyen ile nasıl görüşebildiği halen muamma. Bu rezalet yetmemiş olacak ki, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kırmızı bültenle aradığı terörist kardeşi TRT Kürdi kanalına çıkarıldı.  Osman Öcalan da CHP’nin eksiklerini eleştirmiş o konuşmasında?  Yıllar yılı giderek eksilen devlet aklımız Öcalan ailesini Kürtlerin manevi önderi sanıyor korkarım ki.. Seçime birkaç gün kala yapılan bu utanç verici Öcalan Brothers hamlesi de milliyetçi hassasiyetleri yüksek bir kısım seçmenin Cumhur ittifakına çelme takmasına yol açmıştır.  Tüm bu saçmalamalara, yalpalamalara, akla ziyan tutarsızlıklara rağmen vaat şampiyonu Binali Yıldırım’ın %45 oy alması ayrı bir tartışma konusudur.   Elbette bu aralar “AKP hatalarından ders alır mı?” sorusu da zihinlerde, ben Türkiye’de tek başına iktidardayken hatalarından ders alarak değişen ve olgunlaşan siyasi parti görmedim.  AKP’de bu ağır mağlubiyetin henüz sağlıklı okunamadığı kanaatindeyim.  Dahası partiden seçmenin mesajını okuyabilecek  ferasette kimse kalmış mıdır, ondan da şüpheliyim.

Seçimin şifrelerinden bir diğeri de, Süleyman Demirel’in deyimiyle “tencere her hükümeti sallar” saptamasıdır.

“Neyse halin o çıksın falın” diye bakılan kahve fincanının siyasetteki karşılığı mutfaktaki tavadır, tenceredir. 31 Mart öncesi muhalefetin favori şarkısı Barış Manço’dan mülhem “domates biber patlıcan” idi. Onlar da 23 Haziran öncesi patates, soğan bahsini kapattılar çünkü mevsimin etkisiyle fiyatları düşmüştü ama beyaz et, kırmızı et, pek çok meyve, süt ürünleri, akaryakıt, elektrik, çocuklara alınacak karne hediyesi bisiklet neye bakarsanız bakın her şey ateş pahası.  Geçim sıkıntısı çekenler, işsiz kalanlar, vergisini ödeyemeyenler, siftah yapamayanlar İmamoğlu’na oy vererek Ankara’ya seslerini duyurmak istediler.

Sonuçta İstanbul kararını verdi, beş yıllığına başkanlık mührünü Ekrem İmamoğlu’na teslim etti. Bundan sonra ne olur?  Öncelikle “seçilmişleri atanmışlara ezdirmeyiz, halkın iradesi başımız üstüne” diyerek nutuk atanların, vitrin süsü olacağını ilan ettikleri Ekrem başkanın önünü yargı kararı ile kesme ihtimali?  O iş artık kolay değil… Açık farkla biten seçimin üzerine İmamoğlu’nu OR-Gİ havaalanında söyleyip söylemediği belli olmayan “it” lafı üzerinden kıstırmak ve makamından düşürmek çok riskli olacaktır. Canlı yayınlanacak belediye meclisi toplantılarında göz göre göre İmamoğlu’nun yolunu kesmek ve İstanbullunun hizmet almasını geciktirmek de iktidar bloku için anlamlı olmaz. İtibarsızlaştırmak yerine başarısızlığını beklemek ve başarısız olması için ince ince çalışmak AKP açısından daha tercih edilesi bir yol gibi görünüyor.

Başarının da başarısızlığın da ortak kriterlerinden biri finansman ya da maddi güç.  25 yıldır siyasal islamcılığın, 17 yıldır spesifik olarak AKP’nin elinde olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin durumu ise içler acısı.  İBB bütçesinde yıllık bütçe açığı 3,7 milyar TL dolayısıyla belediye hizmetini sürdürmek için dış kaynak bulmak ve borçlanmak zorunda. İBB’nin 2019’da 1 milyar TL’nin üzerinde borç faizi ödeyeceği tahmin ediliyor.  Toplam borç yükü 27 milyar TL’ye dayanmış. Bu koşullar altında yatırımlar, projeler, mali vaatler gerçeğe dönüşmek için sıraya girmek ve beklemek durumundadır.  Oysa başarılı seçim kampanyası nedeniyle Ekrem başkana yönelik pozitif beklentiler tavan yaptı.  Bu beklentilerin hızla hüsrana dönüşmemesi için İstanbul halkına mali durum açıkça anlatılmalı, her şeyin sırayla ele alınacağı, israfın önlenerek tasarruf döneminin başlayacağı ve sabırla adım adım her şeyin güzel olacağı izah edilmelidir.  Her gün ileri bir adım olursa, el atılan konular yavaş yavaş iyileşirse sonuçta İstanbul’da gülümseyen insanların sayısı artacaktır.  Ekrem İmamoğlu süper kahraman olmadığına göre sorunları tek başına çözemez.  Ekipleri oluşturacak insan kaynağı düşünüldüğünde İBB bünyesinde Ekrem başkanın deyimiyle “alın teri” dökerek çalışan nitelikli insanlar mutlaka muhafaza edilmeli ama yaptığı işin hesabını veremeyen, yetkinlikleri soru işareti ve birilerinin yakını olduğu için vaktinde istihdam edilmiş kişiler hızla ayıklanmalıdır.

Lüks, şatafat, debdebe ve israf sona erdirilirken lüks makam araçlarının elden çıkarılması ya da ATM’den her ay maaşını çekip belediyeye tek gün uğramamışların ayıklanması yetmeyecektir. İBB ve bağlı şirketlerdeki tüm iş süreçlerinin kapsamlı analizinden sonra iyileştirilecek süreç adımları belirlenmeli, kaliteden ödün vermeden daha uygun maliyetlerle iş yapmanın yolları (görev tanımlarının birleştirilmesi, bürokrasinin azaltılması, yeni teknolojilerin kullanımı vb) uzmanlar tarafından belirlenmelidir.

Yirmibeş yıllık kadrolaşmanın neticesinde bulundukları konumu hak etmeyen kişiler olduğu gibi, güncel gelişmelerden biraz uzak kalmış ya da işletme körlüğünün etkisinde kadrolar da bulunabilir. Bu durumda tasarruf ve verimlilik artışına yönelik taze dış kaynak kullanımı ihtiyacı doğar ki, bu Ekrem başkanı yeni bir açmaza götürecektir.  Türkiye’de siyasetin yazılı olmayan kurallarından biri seçim kazanan başkanın başına üşüşen kalabalıktır.  Bilhassa üyesi olunan parti (CHP), ittifak ortağı parti (İYİ Parti), kampanya yönetiminde başarı gösteren çevreler ve yakınları, tüm bu kalabalık hep bir ağızdan “öyle yapalım, şöyle yapalım, falanca uzmanı getirelim, işi o şirkete verelim” benzeri telkinlerde bulunacaktır.  Böyle tavsiye ve telkinlere her “HAYIR” dendiğinde kırgınlıkların doğması muhtemeldir. Bunu önlemenin yolu ise kolay anlaşılır ve 16 milyon İstanbullunun lehine olacağına itiraz edilemeyecek kurallar koymaktır. Şeffaf ihale süreci, açık eksiltme gibi yöntemler yanında sabit bedeli olmayan ancak sağlanacak ölçülebilir fayda üzerinden yüzde pay ile ücretlendirilecek servis sağlayıcılarla öncelikli çalışma kararı ilan edilebilir.  Örneğin 11 milyon TL bedelle realize edilecek bir iş, aynı kalite ve benzer çalışma takvimi içinde %25 tasarrufla 8,25 milyon TL’ye yapılabiliyorsa, elde edilen 2.75 milyon TL tasarruftan belli bir % pay emek verenlere bedel olarak ödenebilir.  Böylelikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi bütçesine yeni maliyet yükü gelmeyecektir. Pek çok firma için bu ilk etapta tercih edilesi bir uygulama gibi görünmese de, referanslarına İBB logosunu eklemek isteyenler hiçbir ticari risk almadan bu ayrıcalığa erişilemeyeceğini öğrenmiş olur.

Teknik konuları burada bırakıp biraz da halkın beklentilerinden bahsedelim. “Adama, kişiye, kişilere, gruplara, cemaatlere, vakıflara, derneklere hizmet işi bitti” diyerek gönüllerde taht kurdu Ekrem başkan, bu vaadin mutlaka takipçisi olunacaktır.  Okçular Vakfı gibi mana ve önemi belirsiz kuruluşlar kendi ceplerinden diledikleri kadar yay çekip ok atabilirler ama İBB ile tüm finansal ilişkileri koparılmalıdır. Sayın başkanın isabetle belirttiği mültecilerin durumu ve deprem riski hem kafa yorulması hem de yatırım gerektiren konulardır. Her iki dosya da Ankara ile koordinasyon sağlanmadan somut neticelere bağlanamaz ve yürütmenin başı kendisine müstakbel rakip olarak gördüğü yeni nesil siyasetçiye nasıl davranır, yaşayıp göreceğiz.

Bugünlerde Fatih Sultan Mehmet köprüsündeki asfaltlama çalışmalarının da katkısıyla İstanbul trafiği yine çıldırtan bir noktaya geldi. Yeni metro hatları, toplu taşıma rutlarının rehabilite edilmesi, deniz ulaşımından daha çok yararlanılması gibi konular “çok acil” kategorisinde ve evvela planlama mesaisi gerektiriyor.

Duygulardan devam edersek #HerŞeyÇokGüzelOlacak sloganına vurulduk hepimiz ama akıl ve vicdan sahibi kimse mucize beklemiyordur. Daha yeşil, daha mavi, daha huzurlu, daha medeni, daha üretken bir İstanbul hasretimiz ve talebimiz bakidir elbet.  Yukarıda izah edildiği gibi kasada halka dağıtılacak milyarlarca Türk Lirası olmadığına göre, ilk etapta maddiyattan ziyade üslup ve yaklaşım farkını ortaya koyacak manevi konularda “devir değişti” algısını yaratmak gerekiyor.


Siyaset ofiste değil sokakta yapılıyor artık, hakkınızdaki kamuoyu algısını önünüze gelen anketlerden okumaktansa sık sık sokağa çıkın Ekrem başkanım.  Alışkanlığınızı yitirmeden arada semt pazarlarını gezin mesela, bu yaz açık hava konserlerine gidin Dilek hanım ile.. Spor karşılaşmalarını yerinde izleyin, Galatasaray’ın UEFA Şampiyonlar Ligi’nde oynayacağı grup maçlarına bekleriz mutlaka. Sürpriz yapın İstanbulluya bazen vapura, motora, metroya binin.  Belediye sarayının karşısında Kanuni Sultan Süleyman’ın genç yaşta ölen oğlu şehzade Mehmet için yaptırdığı, Mimar Sinan’ın erken dönem eserlerinden enfes Şehzadebaşı camii var. Bir hafta Cuma namazını orada kılarsınız, bir hafta Fatih Camii’nde. Bir hafta başka yerde, siyasi mitinge dönüştürmeden kameralardan uzak orada da halkla temas mümkündür.  Keza aynı şekilde Cemevi ziyaretleri yapabilir, Alevi yurttaşlarımızla hasbıhal edebilirsiniz. Bir Pazar günü mesela Beyoğlu Üç Horan Ermeni kilisesine, başka bir haftasonu Neve Şalom Sinagoguna ve tüm dinlerin mabetlerine uğrayıp İstanbullu ile selamlaşıp hal hatır sorabilirsiniz. Dediğim gibi kamera yok, basın yok…

Yol kenarında meyve yiyen bir çocuk gördünüz diyelim, hemen arkasında da uygun bir toprak parçası var, “çekirdeği yere atma, gel toprağa gömelim, belki seninle bir ağacımız olur” deyin o çocuğa.  Emin olunuz ki, o çocuk bunu en az 30 kişiye anlatacak ve herhalde bu güzel anıyı otuz yıl hatırlayacaktır.  “Çocuklar benim propagandamı yapıyorlar biliyorum” demiştiniz ya, doğrudur. Üsküdar Kısıklı’da ninesi ile oy verme kabinine giren 9-10 yaşlarındaki torunun “Ya ona değil, İmamoğlu daha iyiydi yaa” diyerek dile getirdiği serzenişi dışarıdan duyulmuş ve epey güldürmüştü insanları…

İstanbul’un tarihi dokusunu büyük ölçüde barındıran Suriçi’nin insan ve taşıt kalabalığından olabildiğince arındırarak gerçek değerine kavuşturmak bir hedef olsun. Suriçi bölgesinde bir bina mı yıkılacak, temel kazısına dikkat edilsin mesela, umulmadık arkeolojik bulgulara erişilebilir.  Ülkeye paralel olarak kent ekonomisinin daraldığı dönemde turizmin önemi tartışılmaz. Geçmişten bir örnek geldi aklıma. Türkiye 2020 Olimpiyatlarına aday olduğunda son ikiye kalmış ve rakibi Tokyo’nun belediye başkanı Buenos Aires’teki final sunumunda “dünyanın en güleryüzlü taksi şoförleri bizde” ve benzeri mesajlarla insana dokunan, Olimpik seyircileri / misafirleri ilglendiren şeyler anlatmıştı. Sonuçta da kazanan Japonlar oldu.  Bilhassa yabancı bir turistin İstanbul’a ilk vardığı andan itibaren tüm deneyimini ele alıp, “olabilecek en iyi izlenimle kentten ayrılması nasıl sağlanabilir” sorusu tüm sosyal paydaşlarla birlikte ele alınmalıdır. Japonlardan milletçe öğrenmemiz gereken diğer üç şey ise intizam, tertip ve tevazu sanırım…

Japon İmparatoru konuk kabul odasında itibardan tasarruf etmeyen ülkenin lideriyle görüşüyor!

İstanbul’da ekolojik denge giderek bozulacak çünkü üzüntüyle öğrendik ki İstanbul havalimanı ve Kuzey Marmara otoyolu için 13 milyon ağaç kesilmiş.  Şehrin akciğerleri kuzey ormanları ve sulak alanlar böylece yok edilmiş oldu.  Gidenlerin yerini tutmasa da, kesilenin iki katı 26 milyon ağacı hangi vadede nereye dikebileceğinizi planlayıp ilan edin.  Hatta bunu bir kampanya haline getirebilir, “küreğini kap gel, fidan ve can suyu bizden” diyerek İstanbulluyu çağırabilirsiniz. İstanbul’da her evlenen çift için iki, her doğan çocuk için beş tane fidan dikilebilir. Kısacası çevrenin korunması, doğal çeşitliliğin artması, deniz kirliliğinin azaltılması gibi gibi konularda insanlara önce sorumluluk aşılayın, onları vazifeye çağırın.  Her ne kadar seçim kampanyasında hemşehrilik vurgusu öne çıkarılsa da, bilhassa Binali Yıldırım Sivas, Diyarbakır ziyaretlerinde İstanbul için oy istese de bu kentte yaşayanların kente karşı mesuliyet hisseden İstanbullu kimliğine sahip olması için çalışılmalı, hatta bu kimlik özenle tasarlanmalı ve iletişimi yapılmalı. Yine yapılabileceklerden devamla, İstanbul’un çevresindeki 150 köyde tarımsal üretim yapılacağını söylemiştiniz. Mesela İSMEK çiftçi yetiştirebilir mi?  Organik tarım kursları düzenlediğini bildiğimiz İSMEK bu faaliyetini genişletebilir mi?  Mesela İstanbul-Kuzguncuk’taki bostana içi giderek bakanlar, el emeğine inananlar yeni tarım alanlarında seçecekleri birkaç haftasonu ikişer saat gönüllü çalışır mı, çıplak ayakla toprağa basıp çapa yapar mı?  Karşılığı var elbet, ne yetiştiyse göz hakkı saklı.  Kısacası betonu değil toprağı, rantı değil soluk almayı hatırlatabilir miyiz İstanbul’a ?

Sevgili Ekrem başkanım,

Serbest çağrışım gibidir bu şehir, bir konudan diğerine geçerken zihinde yeni kapılar açılır.

İstanbul büyük, derdi çok, kalabalığı tarifsiz, yükü ağır…  Çocukların gözlerinde, gençlerin dilinde güvenilir lider & samimi insan kimliğini perçinlediğiniz zaman bu kentte binlerce İstanbul Gönüllüsü bulacak ve zoru kolay kılacaksınız.

 

Size oy vermeyenler de duysun bilsin ki seçim neticesinde “azgın azınlık” Saraçhane’yi işgal etmedi.  Sisi kazanmadı, Mursi kaybetmedi, burası Kahire ya da İskenderiye değil İSTANBUL.. Kulaklardan beyne nüfuz eden zehirli dilden arınmalıyız.  Tıpkı sizin de ifade ettiğiniz gibi birbirimize karşı zafer kazanamayız. Zafer ancak sade bir semtini sevmenin bile ömre bedel olduğu aziz İstanbul’un olabilir.  Elbet bu ülkenin kaderi başkent Ankara’da çizilir ama biliriz ki İstanbul düzelirse, Türkiye ilerler.

Üstad Yahya Kemal Beyatlı’nın “Başka bir tepeden” adlı şiiri

Onlara ayıracağınız zaman kaçınılmaz olarak azalsa bile yine de en büyük destekçiniz olacak ailenize bilhassa teşekkür ediyor, üstlendiğiniz kutlu ama zorlu vazifenizde size ve ekip arkadaşlarınıza sonsuz başarılar diliyorum, Allah mahçup etmesin.

İnanıyoruz ki, güzel günler göreceğiz ve her şey sırayla rayına girecek, güzel olacak.  Olmaya başladı bile…

İlker Canalp, bir İSTANBUL gönüllüsü

23 Haziran öncesi Ekrem İMAMOĞLU’na notlar

Çok değil beş ay önce Beylikdüzü’nde yaşayanlar dışında pek kimse tanımazken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı oldu Ekrem İMAMOĞLU. Bu satırların yazarı da dahil olmak üzere pek çok kişi ona fazla şans tanımamıştı.

Ülkenin içine itildiği çıkmazın yarattığı hoşnutsuzluğa ek olarak, 31 Mart seçimlerine kadar sürdürdüğü başarılı kampanya sonucu, ülkede herkesin tanıdığı ve AKP’ye oy vermeyenlerin dahi antipati duymadığı son başbakan Sayın Binali Yıldırım’ı az farkla geride bırakarak büyükşehir belediye başkanı seçildi.

Takip edebildiğim kadarıyla seçim gecesinden itibaren başarılı kampanya yürüten yerel siyasetçi kabuğunu geride bırakarak büyük oynamaya başladı İmamoğlu.  AKP cenahından gelen üçbin küsür oy farkla seçimi aldıklarına dair zamansız açıklaması sonucunda standart bir CHP adayı “İstanbul için hayırlı olsun” diyerek Anadolu Ajansı eliyle manipüle edilen neticeyi kabullenir ya da kendine hakim olamayıp ahbabı gazeteciye “adamlar yine kazandı” diye mesaj atabilirdi.  Ekrem İmamoğlu ise elindeki sarih verilere güvenen bir lider olarak defalarca kameraların önüne çıkıp, insanları düzenli bilgilendirdi. Kelimelerine özen gösterdi ama çekinmeden “biz kazandık” dedi, bu sayede umut ayakta kaldı, sandıklar terk edilmedi. Bu sayede çuvallar kaybolmadı, çöplüklerden binlerce oy pusulası çıkmadı. İstanbul’a ve İstanbul seçmeninin iradesine sahip çıkıldı. Üstelik bu yalnızca Cumhuriyet Halk Partisi (Sn.Canan Kaftancıoğlu) ya da İYİ Parti’nin (Sn. Buğra Kavuncu) başarısı değildi, bizzat İmamoğlu’nun kurup idare ettiği ekiplerin de çok emeği olduğu konuşuluyor. Ekrem başkanın organizasyon becerisi inkar edilemez. Kısacası İMAMOĞLU kimsenin hakkını yemedi ama hakkını da yedirmedi. 31 Mart’ı 1 Nisan’a bağlayan gece herkes onun yerleşik kalıplara uymayan biri olduğunu artık anlamıştı. Dolayısıyla yerel politikacı olarak başladığı yarışta emeğiyle sivrildi, siyasette bir üst lige çıkmış oldu.

Canan Kaftancıoğlu – Ekrem İMAMOĞLU – Buğra Kavuncu

İmamoğlu’nun çetin ceviz olduğu anlaşılınca, bu kez hak edilen mazbatayı vermemek için tam 17 gün ipe un serdi birileri. Caddeler, sokaklar, semt pazarları, stadlar “MAZBATAYI VER” çığlıklarıyla yankılandı. Akla ziyan geciktirme denemelerinin sonunda nihayet mazbata seçilmiş başkana takdim edildi ve Saraçhane’deki makama geçildi. Gel gelelim 19 gün sonra 6 Mayıs günü Yüksek Seçim Kurulu (YSK) darbesi ile artık yalnız kağıt üstünde hukuk devleti sayılabilecek ülkenin kanunlarına bir defa daha takla attırıldı, hakkaniyet hiçe sayıldı, aynı zarftan çıkan dört oydan üçü helal biri haram kılındı ve mazbata sahibinden (ç)alındı. Aynı şey AKP’nin başına gelse yani seçimin güvenliğini yüzlerce kez överek seçmene güven telkin etmiş olan YSK mazbatayı önce Binali Yıldırım’a verip sonra geri alsa bunun muhafazakar seçmenin zihnine ikinci 28 Şubat olarak kazınacağını, itinayla kabartılan mağduriyetin şarkılara, filmlere konu olacağını biliyoruz değil mi? Demokrasiye yaşatılan travma asla azımsanmamalıdır. Bu yapılan haksızlık hafife alınamayacağı gibi şaka, mizah kaldıracak bir konu da değildir.

Bu satırların yazıldığı andan 24 gün sonra 23 Haziran 2019 günü İstanbul yeniden sandığa gidecek. Bu kez sandığa tek bir oy atılacak.  Saadet Partisi adayı Necdet Gökçınar beyefendiye haksızlık etmek istemem ama gidişat belli ya İmamoğlu ya da en yakın rakibi seçimi kazanacak. Ekrem İmamoğlu siyaseten bir üst lige çıktığı için yeni rakibi daha güçlü, daha etkili ve daha cüretkar biridir. Onu iyi tanıyorsunuz, hepimiz çok iyi tanıyoruz.

Trabzonlu vs Rizeli: Karadeniz derbisi is loading ??

Bugün İstanbul seçimine dair kafamdaki notları derleyip toparlamak istedim.

Hatırlanacaktır, 1994’te Refah Partisi yerel seçimlerden zaferle çıktığında, genel başkan Prof.Necmettin Erbakan basının önüne iki prensiyle çıkmış ve Ankara’da galip gelen İ.Melih Gökçek’i TÜRKİYE Şampiyonu, İstanbul’da kazanan Recep Tayyip Erdoğan’ı ise DÜNYA Şampiyonu olarak ilan etmişti.   AKP genel başkanı Erdoğan siyasi kariyerinde adım adım yükselirken çıktığı semti, yetiştiği kenti, onu emsalsiz başarılara götüren İstanbul’u hiç unutmadı. Unutamadı.

Erdoğan / ERBAKAN / Gökçek – Mart 1994

Peki ya “İstanbul benim sevdam” diyen, Ankara’da makam sahibi olduğu halde İstanbul’a hasretini saklamayan, İstanbul’da her olan biteni, bilhassa doğan ve doğacak rantı gün gün takip eden Erdoğan 31 Mart seçimleri öncesi partililerine ne demişti?

“Unutmayın, İSTANBUL’DA TEKLERSEK TÜRKİYE’DE TÖKEZLERİZ. İstanbul’da metal yorgunluğu olursa Türkiye’de paslanırız”

Ya 31 Mart seçimlerine bir hafta kala Cumhur ittifakının ortaklaşa düzenlediği mitingde ne diyordu Devlet Bahçeli:

İstanbul cumhur ittifakının hassasiyet ve haysiyet merkezidir. İstanbul demek TÜRKİYE demektir. İstanbul sıradan bir şehir adı değildir. Bu SİPER düşerse Türkiyemiz gider, nice miras ve emanetler kararır

Yenikapı – 24 Mart 2019

Bu iddialı söylemler İstanbul’u kaybetmenin sindirilemediğini ve YSK’ya adeta sipariş verildiğini ispatlar nitelikte değil midir?  Elbette müjdelenmiş şehri kaybetmenin hissi tezahürü değildi bu geri alma çabası, sanırım ilk kez Watergate skandalının ortaya çıkarılışını konu eden 1976 yapımı  All the President’s Men filminde duymuştuk şu repliği: Always follow the money (her zaman parayı takip et)

Bilindiği üzere YSK sandık kurullarının teşkilinde kamu görevlisi (devlet memuru) olmayan kişilerin bulunmasını ana gerekçe olarak göstererek İstanbul seçimlerini iptal etti (2019-4219 sayılı YSK kararı).  Tek parti döneminde “hamili kart yakınımdır” referansı olmadan kamuda tayin ya da atama yapılamadığı, 16 Nisan referandumu sonrası rejim değişikliğiyle devlet ile hükümet arasındaki ayrımın iyice bulanıklaştığı, sürüden ayrılanı kurtların kaptığı dönemde pasaportu, kariyeri, aile şerefi hatta hayatı ve hürriyeti işvereni olan devletin (hükümetin) elinde olan kamu görevlilerinin seçimde görev alacak en tarafsız kişiler olduğuna kim karar veriyor? İlçe ve il seçim kurullarında görev alanlar ağırlaşan siyasi baskıyı ve haklarında açılabilecek soruşturmaları göğüsleyebilir mi?  Seçim yeniden itiraza konu olursa, aynı YSK’nın yine 7 üyesi marifetiyle acayip kararlar vermeyeceğine emin miyiz?  Josef Stalin oy verenlerin aslında bir şeye karar vermediğini, asıl kararın oyları sayanlara ait olduğunu söylerken tamamen haksız mıydı?  Çoğaltılabilecek sorularla karamsarlık yaymak ya da panik havası oluşturmak değil muradım ama bilelim ki aslında “her şey daha zor olacak”  Bu zorluğu bilerek hatta akla gelmeyen tuzakları da gözeterek umudu büyütmeli ve siyasi mücadele aynı şevkle devam ettirilmelidir.

Sayın Ekrem İmamoğlu az hata yapan ve kendi içinde tutarlı bir siyasi profil olarak öne çıkıyor ama ben müsaadesiyle şeytanın gör dediği üç detaya dikkat çekeceğim.

İlk olarak 6 Mayıs 2019’da seçimin yenileneceği ve verilen mazbatanın iptaline karar verilmiş olduğu ilan edildiği andan itibaren İBB ve bağlı şirketlerinin sosyal medya hesaplarının tutumu ve dili anında 180 derece değişmişti. Örneğin aynı gün ikindi namazını müteakip gömülen fesli Kadir Mısıroğlu hakkında tek kelime edemeyenler, YSK kararından sayılı dakikalar sonra sözde tarihçiye övgüler düzüp rahmet dilediler. Buradan anlıyoruz ki, 19 günlük Saraçhane mesaisinde İBB sosyal medya hesaplarının admin panellerine ulaşılamamış ve tam yetkili kullanıcı şifreleri teslim alınamamış. Bir daha bu boşluğa düşülmemelidir.  Sayın İmamoğlu seçildikten sonra belediye çalışanlarına hitap ederken işini doğru yapanların endişelenmemesi gerektiğinin hep altını çizmişti. Kanımca bu kez seçim dönemlerinde siyasi kampanya neferi gibi çalışarak zehirli dile ortak olanların, geçmiş dönemin hesabını veremeyenlerin ve şaibeli işlere karışanların ipinin çekileceği ve hukuk çerçevesinde sonuna kadar iz sürüleceği üstüne basa basa vurgulanmalıdır.  İBB özel kalemine ait çok sayıda makam aracını Yenikapı meydanında sergileme vaadi benzeri hamlelerle akıl almaz israfın halka teşhir edilmesi son derece doğrudur.  Filipinler’i uzun yıllar yöneten Bayan Imelda Marcos’un binlerce çift fiyakalı ayakkabısının daha sonra kurulan bir müzede halka sergilenmesi, baskı ve yolsuzlukla hatırlanan karanlık Ferdinand Marcos dönemin unutulmaması adına dünyada akla gelen örneklerden biridir.

Imelda Marcos’un ayakkabılarının sergilendiği alan

Elbette işin esası tam tamına 26 milyar 760 milyon Türk Lirası gibi devasa borç yüküyle devralınacak büyükşehir belediyesinde geminin nasıl yüzdürüleceğidir. İsrafı önleyerek bu borcun faiz yükünü hafifletebilirsiniz ama İBB Meclisi ve Ankara tarafından yola taş konacağını bilerek ana paranın nasıl eritileceğini dikkatle planlamak gerekecektir. Ekrem başkanın yolu pek müşkül, yükü çok ağırdır. Seçildikten sonra devralınan manzarayı ve birikmiş dertleri nasıl çözeceğini doğru anlatması çok mühim…

İkinci örneğimiz muktedirle birlikte kalkınırken gazetecilik refleksini kaybeden ve Beştepe’nin halkla ilişkiler elemanına dönüşen kimi basın mensuplarının sordukları maksatlı sorulara cevap vermemek ya da cevap verirken onları “demokrasi, icraat ve İstanbul” düzlemine çekme gereksinimidir. 31 Mart öncesi Ekrem İmamoğlu’nu itibarsızlaştırmak için programına davet eden Turgay Güler’in kazdığı kuyuya düşerek stüdyoya adeta gömülmesini keyifle izlemiştik. Habertürk TV’deki son programda 2024’e dek kıtaların buluştuğu kutlu şehri yönetmeye namzet İBB belediye başkan adayına 1930’ların sonunda Dersim’de yaşananları soran Nagehan Alçı da hak ettiği cevabı aldı. Ancak aynı programda başka bir soruya verilen cevaptaki girizgah cümlesi cımbızlanarak bağlamından koparıldı ve kumpasa meyilli havuz medyası tarafından montajlanarak dört koldan servis edildi. Normal koşullarda “bu deli saçmasına kim inanır ki?” deyip önemsememek mümkün iken, hatların keskinleştiği, kutuplaşmanın zirve yaptığı, herkesin kendine benzerlerle birlikte yankı odalarında aynı sesleri dinlediği ortamda böyle umursamazlıklar risklidir.

Karikatürize ederek şöyle bir örnek verelim. Trabzonlu Ekrem İmamoğlu’na “Pontus” ya da “Rum” iması ile çok çirkin ve ırkçı yakıştırmalarda bulunan densizlerin varlığını biliyoruz. Diyelim ki bu soru tahrik edici bir üslupta tekraren yöneltildi, Ekrem başkan da: “Yok artık, daha neler.. Ayasofya’yı yeniden kilise yapacağımı da söylüyor muymuş bu şaşkınlar?” deyip gülerek cevap verdi. Oldu ya, havuz medyası “Ayasofya’yı yeniden kilise yapacağım” kısmını ustaca montajlasa şaşırır mısınız?  23 Haziran’a dek mizah, ima ve türlü söz sanatlarını bir süre kenara koyup her şeyi dosdoğru ve tek bir anlama gelecek biçimde net söylemek faydalı olacaktır.

Üçüncü konu, Ekrem İmamoğlu’nun güçlü yönlerinden biri olan kampanyayı sokağa, çarşıya, pazara taşıması ve halkla kucaklaşma anları..

Görece düşük oy aldığı ve AKP’nin ilçe belediye başkanlığını kazanmış olduğu bölgelere ağırlık verilmesi isabetli bir strateji. Kadıköy ya da Şişli’de propaganda yapmanın adaya moral destek dışında bir katma değeri olmayacağı açık. Son olarak Arnavutköy ilçesindeki esnaf ziyaretinde bir gençle İmamoğlu arasında yaşanan gerilim ve Süleyman Soylu’nun dahi dillendirildiği “Ukala Ekrem genç kardeşimize tokat attı” iddiası… Ekrem İmamoğlu’nu kızdırmak ve kışkırtmak için özel hazırlanmış izlenimi veren, tahsili ve bilgisi olmadığını itiraf eden ama beynine fikr-i sabit kazınmış genci ikna etmek şart mıydı? Peygamber sabrıyla tanınan, tebessümüyle sevilen, asabi Trabzonlu değil de mutlu Hollandalı gibi İstanbul sokaklarını gezerken takdir toplayan Ekrem başkana yönelik baskının artacağı, bu baskının rastlantısal değil planlı anlarda alevleneceği, yapay zeka taşıyan bir prototip olmadığına göre vatandaş Ekrem’in de öfkesine yenilebileceği pek muhtemeldir.

Mal bulmuş mağribi misali olayı çarpıtarak yansıtma gayretindeki havuz medyasından alıntıdır

Biliriz ki bize tepkili yaklaşan ön yargılı biriyle el/beden teması kurmak tatsız sonuçlara gebedir. Bu karşımızdaki insanı her zaman rahatlatmaz, bilakis saldırganlık eğilimi olarak algılanabilir. Gerginliği artırabilir. Şöyle düşünelim, siyaseten tamamen karşı olduğumuz ve zerre haz etmediğimiz biriyle tokalaşmaktan diyelim ki kaçamadık ama o şahıs kameraların önünde bize dinlemek istemediğimiz derdini anlatmaya çalışırken kolumuza, omzumuza, yanağımıza, başımıza dokunsa rahatsız olmaz mıyız?  Maalesef tek taraflı propagandaya maruz kalarak, illet/zillet/terörist/dörtlü çete martavallarını dinleyerek bugüne gelen insanların kalbinde buz tutmuş empatiyi iki dakika defrost etkisiyle çözemeyebilirsiniz.  Anton Çehov’un dediği gibi: “En tehlikeli insan tipi, az anlayan çok inanandır” ve bu tiplemeden yüzbinlercesi yaşıyor bu memlekette. Dolayısıyla bazen “canın sağolsun” deyip uzaklaşmak ya da “Allah ıslah etsin” diye nokta koymak tercih edilmelidir.  Ya da ortama göre şaka yollu meydan okunabilir.  Mesela ele aldığımız örnekte “delikanlı sen haklıysan ben haftasonu siyasi faaliyetime ara verip eski lokantacı olarak senin mutfağında tam zamanlı çalışacağım ama ben haklıysam dükkanın camına –bugün yemekler Ekrem İmamoğlu’nun sizlere armağanıdır- yazacaksın, her gelene de selamımı söyleyip bedava servis açacaksın. Var mısın?” deyip konuyu bir şekilde bağlayabilirsiniz.

Sözün özü herkesin sizi sevmesini, benimsemesini, kalbinizdeki anlamasını, iyi niyetinize inanmasını bekleyemezsiniz Ekrem başkanım. Siz 23 Haziran’da %51 oy hedefleyin, kalan İstanbullular da başkanlık performansınızı gördükçe, sizi tanıdıkça severler belki 🙂

Ne yazık ki Türkiye’de kimlik siyaseti ve mağduriyetlerin yarıştırılması politikanın ana unsuru haline getirildi.  Dünyadaki polarizasyon ve otoriterleşme rüzgarlarının fazlasıyla tesirinde kalan Türkiye’de seçim sistemi ve ülke barajı kutuplaşmanın artmasına vesile oldu.  Ekonomik darboğaz, kıstırılmışlıkla birlikte çaresizlik, sosyal yardıma muhtaç bırakılanlar, durmaksızın din sömürüsü, kültürel kodlardan koparak vasatlaşma, tekelleşen medya, toplumsal hafızanın kısırlaştırılması, her biri sırayla bu ateşe odun attı. Global ölçekte nitelikli akademisyenlerimizden siyaset bilimci Prof.Yılmaz Esmer’in cümleleriyle ifade etmek gerekirse “Aslında biz seçim yapmaktan ziyade –hangi kimlikte kaç kişi var?- diye sayım yapıyoruz.  Katılaşmış, kemikleşmiş kimlikler de akşamdan sabaha değişmiyor

31 Mart 2019’da İstanbul’un 39 ilçesinde kurulan 31.186 sandıkta 8.866.614 oy kullanıldı. Dolayısıyla seçime katılım oranı %83,88 oldu.  2014 yerel seçimlerinde ise katılım %89,2 olmuştu.

Yakın geleceğe dair tahmin yürütmek adına 23 Haziran’da katılım oranının %86 olarak gerçekleşeceğini varsayalım. Mevcut durumda iki aday arasındaki farkın 14 bin olduğunu düşünürsek, 31 Mart’a göre olası nispi artışın karşılığı 224 bin İstanbul seçmeni varsaydığımız senaryoda başkanın kim olacağını tek başına belirleyebilir. Şahsi mazeretler ve mücbir haller dışında, daha önce AKP’ye oy veren seçmen Ankara’da üretilen siyasete, genel gidişata ya da hayat pahalılığına kızdığı için sandığa gitmemiş olabilir. AKP muhalifi seçmen ise kaybetmekten yorulduğu, sandığın ülkenin kaderini değiştiremediği, yerel seçimi önemsemediği için sandığa gitmemiş olabilir. Elbette katılım oranı biraz bıkkınlık, biraz da yaz mevsiminin etkisiyle örneğin %81’e de inebilir, bu da başka bir bilinmeze kapı açar.  Yeri gelmişken AKP ve MHP’nın ısrarlı talepleriyle il genelinde yeniden sayılan 319 bin geçersiz oyda esrar perdesi arayanların, 2014 yerel seçimlerinde İstanbul’da 422 bin geçersiz oy kullanıldığını nedense hatırlayamadıklarını hatırlatmış olalım!

Normal şartlarda 23 Haziran’da AKP karşıtı seçmenin sandığa gitmek için motivasyonu daha güçlü görünüyor.  Mazbatanın seçilmiş başkanın elinden siyasi saikle alınmasıya yaratılan mağduriyet, bu sefer kazanan tarafta olmanın hazzı, AKP’nin gerileme dönemine damga vurma dürtüsü öne çıkabilir. İstanbul’daki AKP seçmeni ise “çaldılar” diye kodlanan kirli propagandadan, havuz medyasının F tipi montajlarından ne kadar etkilendiğine ve Erdoğan’ın “davamıza sahip çıkalım” çağrısına ne denli kulak verdiğine göre neticeye tesir edebilir.

Daha önce Ak Partili olduğunu ifade etmiş ve o istikamette oy kullanmış ama nobranlıktan, despotizmden, kibirden, adaletsizlikten yılmış hatta utanmış makul insanların 23 Haziran’daki vicdan sınavı da değerlidir. 31 Mart’ta il genel seçimi için oy pusulasında MHP’yi tercih etmiş ama şimdi İmamoğlu’na oy verecek seçmen de göz ardı edilmemeli. Bilhassa Erdoğan-Muharrem İnce seçimi sonrasında kırgınlık ve küskünlük yaşayarak artık oy vermekten vazgeçenlerin bu kez taze bir mücadele azmiyle sandığa gidip gitmeyeceğini de göreceğiz.

Öte yandan devlet-hükümet-parti üçgeninin düz bir çizgiyi andırdığı ülkede AKP’nin büyük bir avantajı 31 Mart’ta oy kullanmayan 1,7 milyon seçmenin detaylı listesine erişme ihtimalidir. Bu kitlenin yaklaşık yarısı oy verme hakkından gönüllü vazgeçmiş apolitik yurttaşlar olarak mütalaa edilebilir. Mevzuat gereği diğer partilerin ulaşamadığı bu değerli bilgiye AKP erişiyor ise, müthiş bir adam adama markajla skorbordu değiştirmesi mümkündür.  Düşünsenize titiz bir çalışmayla sandığa gitme konusunda mütereddit 70 bin kişi farklı yollarla motive edilir ve Binali bey’e oy vermesi için sandığa götürülürse bu 31 Mart’ta iki adayın arasındaki farkın tam beş katına tekabül edecektir.

Seçimden çekildiklerini ilan eden adaylara 31 Mart’ta oy vermiş seçmenin bu kez İmamoğlu’na oy vereceğine dair bir ön kabul de hatalı olacağına göre, yapılması gereken Ekrem başkana oy vermiş 4 milyon 171 bin kişinin birer kampanya gönüllüsü gibi harekete geçip, 31 Mart’ta oy kullanmamış hısım, akraba, dost, arkadaş, komşu kim varsa oy vermeye davet etmesidir. Siyasi mobilizasyonu zirveye çıkaracak bir tür ikna zinciri kurularak katılım oranı yükseltilirse İmamoğlu’nun ikinci zaferi mümkün olur.  Bu ikna zincirinin aynı zamanda 23 Haziran’da tatile çıkmamak ya da yakın çevredeki yazlıklardan bir gün önce dönmek şeklinde işlemesi de gerekir. Bu beklenti/talep/rica farklı tonlarda seslendirilmesi, katılımın özendirilmesine dair mesajların işlenmesi faydalı olacaktır.

Gelelim benim başkandan şahsi ricama.. Öyle ya, Dersaadet’in şehremini olmasına müsaade etmediler, artık kendi kahramanlık hikayesini ona inananlarla birlikte yazarak bir nevi Serdar-ı Ekrem olma yolu açıldı. Herkes de bu yükselişin farkında ve Ekrem abisinden, Ekrem oğlundan, Ekrem bey’den bir şeyler talep ediyor.  Benimki çok basit.. 

VERDİĞİNİZ SÖZLERİ HEP HATIRLAYIN, size o sözleri hatırlatacak insanlar olduğunu unutmayın.

Bu şehrin nimetlerini ganimet bilenlerin farklı yollar keşfetmesine, yeni alışkanlıklar edinmesine izin vermeyin. Şeffaflık, hesap verebilirlik, adalet, sorumluluk gibi ilkelerden vazgeçmeyin. Üyesi olduğunuz siyasi parti dahil olmak üzere hiçbir çıkar grubuna özel imtiyaz tanımayın. “Kişilere, gruplara, cemaatlere, vakıflara, derneklere hizmet dönemi bitti” diyerek 16 milyon hemşehrinize eşit muamele edeceğinizi söylemiştiniz, o sözün bilhassa takipçisiyiz. Koltuk ağırdır, makam baştan çıkarıcıdır, iktidar herkesi bir şekilde zehirlemeyi başarır. Hani şeyh dirayetli olsa da müritleri onu uçurmaya çalışır, aman ayaklarınız yerden kesilmesin. Hakikat ile, vicdan ile, halk ile bağınız kopmasın. Mesela 2017 yılı Ekim ayında İstanbul’u anlatırken:
Biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum” diyen Erdoğan gibi olmayın. İçinden geçen başka / prompter üzerinden okuduğu çok başka samimiyetsiz politikacılardan olmayın. “İhanet ettik” denen kentin 39 ilçesinde miting yaparak yeniden oy istenmesini ibretle takip edin. Siyasi günahlarını taşıyamayacak hale gelenlerin tövbe istiğfar etmeyi seçim sonucuna bağlamasını, tövbeye şart koşarak helak olmaktan çekinmediklerini, kul hakkı yediklerini bile bile iftar / sahur gezip vaatlerde bulunduklarını hatırlayın. Onlardan olmayın, onlara dönüşmeyin. İstanbul’a dair hayallerinizi, hedeflerinizi, bu güzel şehirde mukim İstanbulludan somut beklentinizi en samimi şekilde anlatmayı sürdürün. İnsanların daha iyi yaşaması için en verimli çözümleri yine insanlarda arayın, mümkün olduğunca çok sayıda İstanbulluyu karar alma süreçlerine katın. Ve her zaman gençlerle ve bilhassa çocuklarla bir araya gelip, onların gözlerinden icraat döneminizin karnesine bakın.

Çocukların en azından temel ihtiyaçlarını sorunsuz karşılayabildiği, küçük şeylerden mutlu olduğu, kahkaha attığı, güven içinde özgürce dolaştığı bir kent medeniyet yarışında rakiplerinin önüne geçecektir.  Dahası, pırıl pırıl zihinlerin öyle bir ortamda büyümesi ülkenin geleceğine dönük milli servettir.

Dilek – Ekrem İmamoğlu çifti ve çocukları

Bu vesileyle en büyük destekçiniz olacak zarif eşiniz Hanımefendi ve bilhassa çocuklarınızdan vazifeniz icabı çalacağınız zaman için, her biri İstanbullulara haklarını helal etsinler.  Yolunuz açık olsun, Allah mahçup etmesin.

İnanıyoruz ki #HerŞeyÇokGÜZELOLACAK ve bu eşsiz şehirde hep beraber yaşayacak, güzel günler göreceğiz !

İlker Canalp, bir İSTANBUL gönüllüsü

GALATASARAY Galatasaraylılara karşı?

Dünyada giderek yükselen üç akım söz konusu ve bu korkunç üçlünün demokrasinin hatta insanlığın geleceğini nasıl etkileyeceği tartışılmakta:

  1. Popülizm ve otoriterleşme
  2. Polarizasyon yani kutuplaşma
  3. Kültürel kodlardan ve özünden uzaklaşarak vasatlaşma (mediokrasi)

Türkiye bu üç akımdan fazlasıyla etkilenen talihsiz ülkelerden biri, yine de ben umardım ki Galatasaray camiası o sert rüzgarlara karşı korunaklı bir yer olarak kalacaktı. Şimdilik yanıldığımı kabul etmeliyim.

10 Ekim 2018 günü yapılan Divan Kurulu toplantısından sonra şunu yazmışım:

Onca dertle boğuşan Galatasaray’a enerji kaybettiren, Galatasaraylıları ayrıştıran / bölen, haklı çıkmak uğruna gözü dönen herkes HAKSIZDIR ve kulübe zarar vermiştir.  Kendinize çekidüzen verecekseniz eğer, GÜN bugündür. Yarın öyle utanırsınız ki, didişecek mecaliniz kalmayabilir.”

Tam 164 gün sonra dün gece 358 üye idari ibrasızlık yönünde el kaldırdı ve Galatasaray Spor Kulübü bilinmeze savruldu. Önümüzdeki günler ve haftalar nelere gebe bilmiyoruz. Üyelerin ibra etmek kadar, etmemek de kanuni ve iradi hakkıdır.  Somut bilgiye dayanarak, Tüzük ihlaline atıfta bulunarak, hür iradesini ortaya koyarak ibra etmeyenlere kimsenin diyeceği bir şey olmaz. Yalnız şu var ki, 500 sayfayı aşan raporlardan tek satır okumadan, Tüzük hükümlerinden bihaber oldukları halde salt rövanş hissiyle, Kulübün menfaatleriyle ilgisi olmayan şahsi beklentilerle, eş-dost-ahbap kontenjanından ibra etmeyenler varsa, bilsinler ki ağır vebal altındadırlar. 

Sayın başkanın, yönetiminin, bilhassa kurullarının yaptığı seri hatalar ayrı bir yazı konusu ama bugün isterim ki dün ibra edilen mali tabloyu ve hiç konuşulmayan sportif vizyonu kısaca inceleyelim.

Galatasaray Spor Kulübü ve bağlı ortaklıkları iki senede (2017 ve 2018) 1 milyar 442 milyon TL hasılat elde etmiş. Yine bu iki yılda 760 milyon TL konsolide dönem zararına ulaşmış.  Evet, yanlış okumadınız zarar oranı %52 !  Akıl alır gibi değil…

Bu çıplak gerçek öyle yakıcı ve ağır ki, her türlü övgüyü, yergiyi, propaganda cümlesini, kahramanlık hikayesini ezip geçer.  Sayın Mustafa Cengiz yönetimleri kendi dönemlerindeki nakit akışını ucu ucuna götürdüler, rayından çıkan döviz kurları ve yüksek faiz hadlerine rağmen borç-alacak farkının kontrolsüz büyümesine engel oldular, kullandıklarından daha fazla kredi ana para ve faizi ödediler ama delik o kadar büyük ki, bu halisane çaba da yakıcı gerçeğin altında kalır.

Galatasaray Spor Kulübü ve bağlı ortaklıklarının muaccel (vadesi geçmiş) borcu 323,5 milyon TL, bir önceki yıla göre %56 artış göstermiş.  Neden Ziraat Bankası ile yeni bir konsolidasyona gidilmek zorunda kalındığının net göstergesi.  Yüzde 56 artış çok fazla ama 2016’dan 2017’ye muaccel borcun tam 2,5 kat arttığı düşünülünce söz bitiyor.

Daha vahimi, futbol hariç Galatasaray Spor Kulübü Derneği bir yılda 236,4 milyon TL dönem zararına ulaşmış.  Faiz ve finansman giderini eski yılların tortusu olarak hesaba katmasak bile, esas faaliyet zararı 73 milyon TL! 2018-2019 sezonu için daha mütevazı bütçeli takımlara, giderlerde tasarrufa rağmen futbol harici 13 branşın ve Dernek operasyonun bir yıllık zararı inanılmaz bir noktada.  Sadece Derneğin borç-alacak farkı 796 milyon TL’ye ulaşmış?? 
Biliyoruz ki ezeli rakiplerimizin durumu bizden daha kötü ama bu asla bir avuntu olamaz ve her koyun kendi bacağından asılır

Akla hemen Riva ve Florya gelebilir fakat bu iki değerli mülkümüz ancak banka faizlerini öder konumda.  2019-2023 arası yaklaşık 1 milyar TL gelir bekliyoruz.  Emsali olmadığı için aslında paha biçilemeyen Galatasaray Adası’nın resmi defter değeri 138,6 milyon TL olarak belirlenmiş, genel kurulun yetki vermediği Mecidiyeköy arazisi ve natamam otel binası 91 milyon TL..  Görüldüğü üzere, çok yetersiz.

31 Aralık 2018 itibariyle öz sermayenin (-637 milyon TL) ile sıfırın çok altında olduğu düşünülünce en azından sıfır noktasını yakalamak için, dünyada bu duruma düşen kurumlar ne yapıyorsa o seçenekleri masaya koyup değerlendirmek gerekir.

  • Sermaye artırımı?
  • Varlık satışı?
  • Hisse satışı?
  • Futbolcu satışı?
  • Birikmiş borçlara yeniden yapılandırma?
  • Yeni taşınmaz edinilmesi (kamu desteğiyle üst kullanım hakkı)
  • Yeni finansal ortak ???
  • Üye sayısını çoğaltmak ???

Bu seçeneklerin bazısı uygulanabilir, bazısı imkansız görünür ama esnaf mantığıyla “her sabah dükkanı açtık, akşam kepenk kapattık” ile yani hayatın normal akışında bu kabusun sona ermesi mümkün görünmemektedir.

Başka bir kabus da, serbest dalgalı kur rejiminin bilançoları yutacak hale gelmesi. Defalarca anlattık, uyardık ama belli ki Galatasaray hedging mekanizmalarını ya da türev ürünlerini kullanamıyor.  Yıllarca “hedging çok pahalı” dendi, yıllardır bilançoları kanatan yüz milyonlarca TL kur zararını görünce, pahalı olduğuna ben de ikna oldum!  Özellikle döviz kurunun stabil gittiği 2016-2017 yıllarında önemli fırsat kaçırıldığı kanaatindeyim.  USD & Euro kurunun ya da paritenin bu hafta başı ne olacağını bilemediğimiz ortamda, artık hedging mümkün görünmüyor.  UEFA Şampiyonlar Ligi gelirinin olmadığı sezonlarda, bu açık pozisyon tahammül edilemez hale gelecektir.  Bu durumda neler yapılabilir?

  1. Konsolide toplam içindeki payı %29 olan döviz cinsinden krediler öncelikle kapatılmaya çalışılacak
  2. Dernek ile GS Sportif A.Ş. arasındaki SPK onaylı gelir devri anlaşması, Eylül 2018’de yayınlanan kararnameye istinaden dövizden TL’ye döndürülecek.

Bunlar yetmezse popüler olmayan, hoşa gitmeyecek önlemler devreye girer.

Daha düşük bütçeli yabancı sporcularla anlaşma yoluna gidilecek, daha az sayıda yabancı sporcu kadrolarda yer alacak veya yabancılarla sabit kur üzerinden sözleşme yapılacak  (elbette son yöntem TL’ye güvenin dip yaptığı ortamda maalesef pek mümkün görünmüyor)

Etkin maliyet yönetimi, bütçe disiplini, gelir kaynaklarının çeşitlendirilmesi, yeni sponsorluk anlaşmaları yanında her branşta keşfettiği yeteneklerden elit sporcular çıkaran bir organizasyona dönüşmek şart.  Fakat ne hazindir ki, dünkü genel kurulda takip edebildiğim kadarıyla üyemiz Sayın Ebru Köksal dışında hiç kimse spor dünyasının nereye gittiğine dair tek satır beyanda bulunmadı.  Maalesef yönetim kurulu da ortaya bir sportif vizyon koymadı. Türkiye Taşkömürü işletmelerinin genel kurulunda madencilik ve kömürden bahsedilmemesi kadar anlamsız bir durum bu ve pek çok insanda bir nevi yabancılaşma gerekçesi…

Oysa dünyada SPOR planlama ve yönetim kabiliyetinin en fazla fark yarattığı sektörlerden biri haline geldi. Stratejik planlama, icra yetkinliği ve iletişim becerilerinin ön planda olduğu spor yönetimi aslen duyguları, enerjiyi ve performansı yönlendirebilmektir.  Neden her branşta sporcu yetiştiremiyoruz, niye eksik kalıyoruz sorusuna kendimce dört ihtimal bulabiliyorum:

  • Sportif altyapılarda organizasyon hatalı, çalışma usulleri demode, antrenörler yetersiz ya da motivasyonunu yitirmiş
  • Elit sporcu olmaya yatkın gençler daha iyi imkanlar sunan diğer kulüpleri tercih ediyor
  • Seçme / yerleştirme kriterlerimiz yanlış, yetenek analizimiz eksik
  • Doğru strateji, gerçekçi hedef, planlı uygulama ve idari devamlılık yok

Elit bir sporcu en az 7-8 senelik bir emeğin sonunda yetişiyor.  Galatasaray’da ise görev süresini tamamlayabilen son başkan 2008-2010 dönemiyle Sayın Adnan Polat!  Uzun vadeli planlara herkesin burun kıvırdığı ülkenin, süreklilik sağlayamayan en büyük kulübünde altyapılardan sporcu yetiştirmek yönetim kurullarının hevesine ya da öncelik sıralamasına terk edilemez.  Spor alanında konunun tüm taraflarını (tesis mimarisinden sporcu beslenmesine dek en geniş yelpazede) bir araya getirecek ortak çalışmaların neticesinde, paylaşılan deneyim ve bilimsel verilere dayalı sonuç raporunu “sporculuk anayasası” olarak sabitlemek gerekir.  Yönetmelik ya da tüzük olarak tüm yönetimler için bağlayıcılık kazanacak bir yol haritası olmalıdır.  Her yönetim, bir öncekinin bıraktığı yerden devam ederse pek çok genç sporcu sarı-kırmızılı forma ile birer elit sporcuya dönüşecektir.

Her branştan genç yabancı sporcuları keşfetmek adına yurt dışında odaklanılacak bir hinterland seçmek (mesela Balkanlar), futbolcu transferinde yoğunlaşılacak hedef pazarlar belirlemek (bana sorarsanız Kuzey Avrupa ve Uzakdoğu), Türk kulüplerinin ortak yanlışı menajer ve oyuncu temsilcilerinin çizdiği ticari vizyondan ayrılarak kendi rotasını çizen kulüp olmak gibi parametreleri bir araya getirebiliyorsanız hikayenizi baştan yazabilirsiniz. 

İdari yapı ve profesyonel yapılanma açısından bakıldığında, özellikle bütçe disiplini / iş takibi / hesap verilebilirlik konusunda başkan yardımcımız Sayın Kaan Kançal kulübü 1990’lardan 21.yüzyıla taşıyan süreç lideri olarak anılmalı ve takdir edilmelidir.   Başlattığı yeni ve doğru uygulamaların, daha da ileri taşınarak devamı kesinlikle tavsiye edilir.

Kulübümüzün bir ihtiyacı da kapsamlı tüzük tadilidir. Bu konuda gelmiş geçmiş tüm yönetim kurullarının “başımıza bir iş gelmesin” diye çekingen davrandığı malum, oysa bu konuyu gruplayarak faydası netleştirilmiş çözüm paketi haline getirmek pekala mümkün. Şöyle ki:

  1. Mevzuata uyum, iyi yönetim ve etkin denetime yönelik iyileştirmeler (Dernek ve şirketlerin mali yıllarının sportif sezonlara endekslenerek eşitlenmesi ya da denetim/sicil ve disiplin kurullarının yönetimlerden bağımsız seçilmesi gibi)
  2. Tüzük metni içindeki uyumsuzluk ya da fiili duruma çözüm getiremeyen eksiklerin giderilmesine dönük düzeltmeler (görevdeki yönetimlerin tek taraflı baskın seçim kararı alması durumunda takvimin değiştirilmesi ya da bir yıl içinde alınacak maksimum üye sayısını belirleyen 8.maddedeki kafa karıştırıcı ibarelerin düzeltilmesi gibi)
  3. Yenilik doğurucu diğer hükümler  (yönetimlerin gözünü korkutsa da bu doğrudan genel kurulun mesuliyeti olan bir nevi yasama faaliyetidir, yürütme erkini temsil eden yönetim kurulu öneri ya da tasarı getirmek zorunda değildir)

Kulübümüzün en acil konusu olan finansmana dönersek, 1996’dan beri borçlandığımızı ve geri öderken hep zorlandığımızı biliyoruz ama son yedi seneye bakınca o kadar geriye gitmemizin gerekli olmadığı ortaya çıkıyor.

Yukarıdaki tablo gerçekten dramatik.  31 Aralık 2012 itibariyle Kulübümüzün konsolide borç-alacak farkı -377 milyon TL, öz sermaye ise +335 milyon TL imiş. 2013 yılına girerken Riva, Florya tapuları elimizde, Galatasaray Adası işler vaziyette, stadımız yeni açılmış ve üyelerin/taraftarın desteğine sahip bir idare kadrosu var.  Gayet yönetilebilir durumdayız, Türkiye’deki makro ekonomik dengeler henüz sarsılmamış, daha iyi konuma gelebiliriz, önümüz açık.

Daha sonra har vurup harman savurmaya başlıyoruz, kerameti kendinden menkul “bilanço büyüklüğü” lafı icat ediliyor, finans dehası olduğunu iddia eden figürler beliriyor.  Aynı hatalar ısrarla tekrarlanıyor, kötü niyetten şüphe edeceğimiz anlamsız işlemler yapılıyor. Bu yedi yıl boyunca lig şampiyonlukları kazanıyoruz, UEFA CL katılım hakkı ve başka kulüplerin elde etmediği gelirlere ulaşıyoruz.

Buna rağmen 31 Aralık 2018 itibariyle sürekli hale gelmiş dönem zararı, 1,265 milyar TL borç-alacak farkı ve felaket habercisi (-637 milyon TL) öz sermaye ile burun burunayız.  Riva ve Florya tapuları artık bizde değil, Adamız virane, bunlar yetmezmiş gibi Kemerburgaz tesislerinin ve Seyrantepe’de 15.000 kişilik Leed Gold kalite düzeyinde kapalı spor salonu yapma mükellefiyetlerimiz çıkmış.  Kurlar almış başını gitmiş, faizler yüksek, Türkiye ekonomisi kırmızı alarm seviyesinde!

Böyle bakınca insanın aklına Sayın Ünal Aysal ve Sayın Dursun Özbek yönetimlerini itham etmek geliyor, elbette hataları var ama hep söylediğim gibi hiçbir yönetim kurulu tek başına günah keçisi ilan edilmemelidir.  Zira yetkiyi veren ve denetlemesi umulan koskoca genel kurulumuz var!  Bu yedi yılda neler gördük, neler duyduk?

  • Abimizi kırmayalım, onu koruyalım
  • Başkanımıza güvenelim, onun sözü kafidir
  • Her şey güzel olacak
  • Şampiyon olduk ya, daha ne istiyorsunuz?
  • Güzel günler yakında
  • Büyük düşünelim sevgili Galatasaraylılar
  • Her branşta şampiyon olacağız
  • Çilekler gelecek, uçaklar inecek
  • Alkış, ibra, yetki onayı, alkış, vizyon sunumu, alkış, maket gösterimi, ibra, ikram, bravo sesleri, ibra, destek, ReReRe RaRaRa !!!

Hafızanızı biraz yokladığınızda, son 7 yılın Matrix filminin Yeşilçam uyarlaması şeklinde geçtiğine siz de ikna olabilirsiniz.  Yanlış hapı yutarak sahte mutluluğu seçenlerin çoğunlukta olduğunu ise biliyoruz.

Mali sonuçlara ve güncel duruma bakarsak bağımsız denetim kuruluşu Ernst&Young raporunun üçüncü sayfasında yer alan ibare çok kritik:

Gelecekteki olay veya şartlar Derneğin sürekliliğini sona erdirebilir

Rakamlar ve bu yargı cümlesiyle yetinmeyenler, Türk Medeni Kanunu’nun 87/3 maddesine de bakabilirler.

Olan olmuş diye pes edecek halimiz yok elbette.  “Galatasaray’a bişey olmaz” gevşekliği ile “Galatasaray’ın beka sorunu var” uçlarından uzak durup realist bir dönüşüm planını güncel şartlara uyarlamak gerekiyor. Kulüp ve şirketleri, bilançolarını sportif başarı beklentisinden arındırmak zorundadır. Başarı olmasa bile başabaş noktası hedeflenerek bütçe yapılmalıdır.  Bizim faaliyet zararını göğüsleyecek, sindirecek halimiz kalmamıştır.  Transfere akıtılan para ile övünen, başarıyı satın almaktan başka yol bilmeyen üretimsiz modelden üretime dayalı ve optimum maliyetlerle dönen sürdürülebilir bir spor yönetimi modeline hızla geçmek tek çaredir. Bunu yapacak kadroları bir araya getirmek şu anda düşük ihtimal gibi görünse de, Galatasaray Spor Kulübü’nün iki dönem (altı yıl) iş başında kalacak çok sağlam ve tutarlı bir yönetim anlayışına şiddetle ihtiyacı vardır.

Elbette asla kötüyü konduramıyoruz, BEKA sorunumuz da yok belki ama başımızda bir büyük BELA var.  Önerilen çözümlerin hiçbiri sosyal sermayesi aşınmış, birbirine düşmüş, bölünmüş bir camiada tatbik edilemez.  İbra oylamasında salonun sağına ve soluna savrulup birbirine laf atan üyelerin olduğu ortamda birliktelik, sinerji, bereket olmaz.  Ayrıca taraftarın güven duymadığı, desteklemediği bir yapı güdük kalacağı gibi, içine düştüğü karabasandan da kurtulamaz.

Sözün özü Galatasaray Spor Kulübü,  Galatasaraylılara rağmen başarılı olamayacak ve ayakta kalamayacaktır. Bu durumda acilen şapkayı önümüze koymamız gereken bir “Galatasaraylılar sorunumuz” vardır.  Önce sosyolojiyi, sonra ekonomiyi düzelteceğiz.

Zor günler belki seneler kapıda ama eğer “aslolan Galatasaray” diyenler samimi olur ve yan yana durursa ne namerde muhtaç olacağız, ne de bu çürümüş düzene teslim olacağız!   

Zaman en iyi hakemdir ve kader de dileriz ki sarı-kırmızıdan yana durur.

DAYAN GALATASARAY !

Popülizm sarmalı ve futbolun günahları

Tahminim o ki, Galatasaray Sportif A.Ş. yönetim kurulu üyeleri dün gece huzurlu uyudular, bu sabah rahatlamış uyandılar.  Her fırsatta kırıldıklarını, gücendiklerini üzerine basa basa dile getirdikleri sosyal medya salvoları ya da hezeyanı dindi. Artık serum almaya, hastanelerin acil servislerine taşınmaya gerek kalmadı. Muhtemelen bu sabah keyifli uyandılar, gülümseyerek “günaydın” dediler etraflarına.

Ne oldu da daraldıkları, bunaldıkları ve giderek çirkinleşen yaylım ateşi sona erdi? 

Şartlar değişince sonuçlar da başka yöne evriliyor, değişeni şöyle tarif edelim.

Medya aracılığıyla beklentileri sürekli yükseltilen, tutarsız ve sonuçsuz beyanlar üzerine haklı olarak öfkelenen, öfkeyi yatıştırmak umuduyla şımartıldıkça tatmin duygusunu yitiren ve nihayetinde sosyal medya üzerinde doymak bilmez transfer oburları olarak örgütlenen kitleye arzuladıkları dozda saf endorfin enjekte edildi.

Marcao duvar, Diagne buldozer, Mitroglou sanatkar, Luyindama canavar” derken bir anda herkesin ruh hali değişti.

Biz aslında bu filmi daha önce seyretmiştik ama futbol seyircisinin hafızası sinemaseverler kadar güçlü olmayabiliyor.

Yakın geçmişe dönelim birlikte.

Mayıs 2016’da yerden yere vuruluyordu Sayın Dursun Özbek yönetimi, Ağustos 2016’da ise dümeni düzeltmiş ve sakin sulara varmışlardı.  Yılın beşinci ayı ile sekizinci ayı arasında ne olmuştu peki??

Yedi futbolcu transfer edilmiş, Jan Olde Riekerink yönetiminde TFF Süper Kupa kazanılmıştı.  Seyircinin gönlü hoş edilince sorunlar konuşulmaz olmuştu.

Sezonda haftalar ilerledikçe hava bulutlandı, Mayıs 2017’de Sayın Özbek yönetimine tepkiler daha da sertleşmişti, hakarete varan cümleler pervasızca yazılır çizilir oldu.  Riekerink gönderilmiş, Igor Tudor getirilmişti.  BJK ligi şampiyon tamamlarken, hoca değiştiren Galatasaray 13 puan geride dördüncü sıradaydı.

2017’de yaz mevsimi güze dönerken yine her şey değişti. Sayın Dursun Özbek yönetimi övgülere sıra numarası dağıtır hale geldi. Başkanın ismi “transfer baronu” olarak anılır olmuştu.  Tam 10 yabancı futbolcu transfer edilmiş, takımın omurgası değişmişti.  Yıllara yayılmış 130 milyon Euro tutarında taahhüt yükü gelmişti bilançoya ama kimsenin pek umurunda değildi.

Eylül’de Hırvat prensi gözüyle bakılan Tudor, Aralık ayında kovuldu.

21 Aralık 2017’de “bir hocadan çok daha fazlası” olan Fatih TERİM “Nerede Kalmıştık” diye bir tweet attı, ligin kaderi değişti.  Galatasaray 21.lig şampiyonluğunu kazandı.  Kulübümüz arada başkan da değiştirdi.

Filmi ileri saralım şimdi. Lig tarihine geçen gol kralı Bafétimbi Gomis gönderildikten sonra Galatasaray’ın santrfora ihtiyacı vardı, alınamadı.  Fatih Terim çalışma kültürünün uyuşmadığını sonradan ifade ettiği Eren Derdiyok’la idare etmeye çalıştı.  Görece kolay bir Şampiyonlar Ligi grubundan çıkılamadı.  Beş forveti olduğuna inanılan ve topu ceza sahasına kadar iyi kötü taşıyan Galatasaray profesyonel futbol takımı, net bir son vuruşçusu olmadığı için ligde puanlar kaybetti. Sportif A.Ş. yöneticileri hep ara transferi adres gösterdiler, “olacak” dediler, “anlaştığımız oyuncular” dediler, “inşallah” dediler.

4 Ocak 2019’da ara transfer dönemi açıldı, ilk birkaç gün daha önceden söz kesilmiş kiralık ya da bonservissiz en azından bir santrforla mutlaka anlaşılacağı beklentisi vardı ama Antalya kampına kimse gelmedi. Mevcut kadrodan tek santrfor Eren Derdiyok ve milli stoper Serdar Aziz ayıklandı. Florya Akademi’nin ürünü olan ve birinci sınıf stoper kumaşına sahip olduğunu ispatlamış 18 yaşındaki Ozan Kabak 11 milyon Euro bedelle Bundesliga’nın yolunu tuttu.  Kadronun skora katkı verebilen isimlerinden Garry Rodrigues kariyerinde dümeni yüksek maaş yönüne kırdı, Suudi Arabistan’a transfer oldu.

Sayın Mustafa Cengiz yönetimine ateş püskürüyordu sosyal medya… Yöneticilerin ne beceriksizliği kaldı, ne yetersizliği.. İstifa çağrıları yapan bile vardı.

Derken ara transfer döneminin son günü KAP bildirimleri yağmur gibi geldi. İki santrfor gerekirken tastamam iki santrfor alındı, savunma göbeği komple yenilendi.

Şimdi herkes sayın başkana ve Sportif A.Ş. yöneticilerine teşekkür ediyor, memnuniyetini bildiriyor.

Hep izlediğimiz bu filmin sonunu ise yine yönetmen Fatih Terim tayin edecek çünkü biliyoruz ki her transfer tutmuyor, para tek başına saadet getirmiyor.  Yeşil sahaya fiyat etiketleri, fiyakalı CV’ler ya da pahalı sözleşmeler çıkmıyor.  Futbolun pek çok değişkeni var ve hepsi yapımcıların kontrolünde değil. Bunu en sade biçimde ifade edenlerden biri de efsane Johan Cruyff bence..

Galatasaray Sportif A.Ş. yöneticilerinin en mutlu, en huzurlu günü olduğunu tahmin ettiğim bugün keyiflerini kaçırmak istemem ama bir hafta önce ateş püskürürken dünden beri şükranlarını bildiren, övgüler düzen kalabalığa uzaktan bakarak birkaç hatırlatmada bulunmak isterim.

Gerginliğinizi attınız üzerinizden, rahatladınız, yüzünüz güldü.  Her birinizin emeği var dolayısıyla buna memnun oldum ama şu anda popülizmin tatlı kucağına itilmek üzeresiniz.  Maalesef sizlerin gevşeme, oluruna bırakma, “transfer de yaptık daha ne istiyorsunuz?” deme lüksünüz bulunmuyor.  Önce futbol yönetiminin tarafları olarak bir masanın etrafında buluşmalı ve “Ligin ve Galatasaray’ın kaderini etkileyecek kadro düzenlemesi aylardır gündeminizdeyken niye son üç güne kaldığını” gayet demokratik bir ortamda açıkça tartışmalısınız.  Transferin akşam pazarında muhatap kulüplerden biri sorun çıkarsaydı, menajerler oyun oynasaydı, yazışmanız faksa takılsaydı ne olacaktı, hiç düşündünüz mü?  Misal, yeni transferlerin yetişmediği geçen haftaki Göztepe maçında sayısız gol kaçırarak ya da ıskartaya çıktığı halde ilk 11’de oynamak durumunda kalan Maicon’un bireysel hatasıyla puan kaybetsek bunu kamuoyuna nasıl izah ederdiniz? Birlikte düşünmeli ve analiz etmelisiniz.

İkinci olarak Seyrantepe – Florya koordinasyonunu maksimum düzeye çıkarmanız gerekiyor.  Siz Fatih hoca ile 2+3 yıl sözleşme uzatımıyla açık bir tercihte bulundunuz, kaderinizi TERİM ile birleştirdiniz. Dolayısıyla kader arkadaşı ve yoldaş olarak eşgüdüm halinde hareket edeceksiniz.  Hoca yönetilmesi zor bir profesyonel olabilir ama birlikte yürünmesi keyifli bir Galatasaraylı aynı zamanda.  Bırakacağınız her iktidar boşluğunu Hoca kendince dolduracaktır, bu size geçici bir konfor alanı da sağlayabilir ama Fatih Terim yalnızca takımına ve sahaya odaklandığında başarı garantili müthiş bir teknik direktör, bunu da biliyorsunuz.  İletişiminizde aracı kullanmayın, size laf taşıyanlara asla yüz vermeyin, Florya’ya kenardan çöreklenmeye kalkacak harici mahfillere (amiyane tabirle sinyalcilere) göz açtırmayın.

Üçüncü olarak muhtelif sebeplerle yeniden ajite olabilecek sosyal medya hezeyanına bir daha asla kapılmayın.  Hiçbir büyük kurum, dernek, vakıf, şirket, holding sosyal medyada estirilen sanal rüzgarlara göre yönetilemez.  Olsa olsa şirazesinden çıkması ve daha hızlı batması sağlanabilir.

Sporcuların maaşlarını ödeyen, menajer kaprisleriyle uğraşan, bankalarla kredi pazarlığına oturan, nakit akışı için her gün çözüm bulmak zorunda olan, İsviçre’de UEFA’ya santim santim hesap veren sizlersiniz.

Dışarıdan elma şekeri gibi görünen konuların, şöyle bir ısırıldığında ne kadar zehirli olabileceğini bilensiniz.

Dolayısıyla bugün sizi pohpohlayanların, alkışlayanların yarın “daha fazlasını” isteyeceğini biliyorsunuz ve o gün bu talep karşılanamadığında yine sizden kötüsü olmayacaktır.

Köklü ve saygın kurumlar için “ucuz popülizm” yedi ölümcül günahtan biridir adeta, uzak durmayı başarmak durumundasınız. Futbolu yöneten kurumlar, bize kredi veren kuruluşlar ve ölçülebilir veriler üzerinden karar alan tüm aktörler sizin rating ya da popülaritenize bakarak hareket etmez. Popülizmin büyüsüne kapılmak cazip geliyor olsa da, unutmayın ki sallanan sandalyeyi andırır popülist tavırlar… Hareket edersiniz, oyalanırsınız ama sonunda bir yere varılamaz.

Topun yuvarlak, sahanın dikdörtgen olduğu kadar çıplak bir gerçek de şu: Sürekli zarar eden / ettirilen ve ancak dış kaynak ile dönebilen şirketlerin yırtıcısı faiz, sırtlanı Dolar, akbabası Euro’dur.  Sportif A.Ş’nin ilk altı ayda karlılık açıklaması ve mali yılın sonunda 1 milyar TL ciro barajına ulaşacak olması memnuniyet verici olsa da düşürülemeyen faiz oranları, hedge edilememiş kur riski, gelirlerle sportif başarı arasındaki yüksek korelasyon, büyük borç yükü, tamamen erimiş öz kaynaklar ve taraftarın yarattığı mahalle baskısı insanın uykularını kaçıracak kadar ciddi bir açmaz olmayı sürdürüyor.

Yeni transferlerin en olumlu yönü yıllık garanti ücretlerin makul seviyelerde olmasıdır.  Uluslararası transfer piyasasında “convertible” denebilecek kalibrede ve yaşı genç oyunculara ödenen bonservis bedelleri yatırım olarak kabul edilebilir ancak hesapsız yüksek maaşlar hem takım içi dengelerin bozulmasına hem de performansı yetersiz oyuncuların elden çıkarılamamasına sebep olmaktadır.

UEFA ile imzalanan settlement agreement gereği bu mali yıl maksimum 20 milyon Euro, 2019-2020 sezonu maksimum 10 milyon Euro zararla kapanmak durumunda.  Dolayısıyla Galatasaray sportif hedeflerinden vazgeçmeden yeni bir maliyet platosuna erişmek zorundadır.  Yıllık garanti maaşlara adı konmasa da, üst sınır getirilmelidir.

Basit bir hesapla

  • 2,5 milyon € maaşlı 4 oyuncu
  • 2 milyon € maaşlı 3 oyuncu
  • 1,5 milyon € maaşlı 4 oyuncu ile

Yıllık garanti ücreti 22 milyon Euro olan ideal ilk 11 ve toplamda 40 milyon Euro’yu aşmayan tam kadro ile başarı kovalamak zorundayız.  Geçmiş yıllarda olduğu gibi 70-80 milyon Euro maliyetli kadroları artık taşıyamayız.

Ülke ekonomisinin durumu ve taraftarın alım gücü de hayati önemdedir ve gelişen koşullara adaptasyon becerisi gerektirir.

Haziran ayında sezonluk kombine satan Galatasaray, Ağustos ayındaki kur patlamasından sonra aynı tempoda kombine satabilir miydi yoksa tüketici güven endeksi düştükçe ertelenebilir bir talep miydi Türk Telekom Stadı koltukları ?  Aldığınız 380 milyon TL tutarındaki sendikasyon kredisi ile borç stoğunda yabancı paradan Türk Lirasına / kısa vadeden uzun vadeye dönüşüm sağlarken en doğru zamana denk gelinmesinin olumlu etkisini unutmuş olamazsınız.  Dolayısıyla harici ekonomik koşulların da müspet yönde gelişmeyeceği ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır.

Futbola dönersek bu sezonu şampiyon olarak tamamlamak ve önümüzdeki yıl yine Devler Sahnesinde boy göstermek Galatasaray için hayati önemdedir.  Siz takımın eksiklerini giderecek transferlere imza attınız, Florya’da Fatih Terim güvencemiz berdevam ama mücadele saha dışında da sürecek.

81 gün önce istifaya davet ettiğimiz TFF Hukuk Kurulu halen görevde, Demirören federasyonu iş başında.  Hedef aldığımız hakemler paye aldı, MHK aynen devam ediyor. 22. Lig şampiyonluğumuzun sarı-kırmızılı renkler için sıçrama tahtası olacağının rakipler farkında.  Kulübümüzü sağa sola şikayet edenler, Emre Akbaba transferinde araya girip fiyat yükseltenler, kaynağı belirsiz gelir kaynaklarını bol bol kullandıkça şımaran yeni yetmeler vazgeçmeyecek.  

Bilirim bu ülkede herkesin kolayına geliyor kurnaz taktikler ve son dakika hamleleri fakat 105 x 68 m. futbol sahasına sığmayan çok katmanlı bir futbol stratejisi hazırlamak zorundasınız.  Türkiye Futbol Federasyonu sözde değil özde değişmelidir ve bunu Ankara siyasetinden bekleyemeyiz.  Yeni federasyonda kaç Galatasaraylı olacağının pazarlığından bahsetmiyorum, futbolu global kodlarına hakim kaç tane ahlaklı insanın hangi organizasyon yapısında yer alacağını kurgulamalı & teklif etmeli Galatasaray…

“Yerli ve milli futbol” diye pazarlanacak yabancı oyuncu sınırlamasına karşı geliştirilecek argüman ya da kısıtlama gelirse kadronun kalibrasyonu mutlaka masadaki dosyalardan biri olmalıdır.

Son olarak mesleki ahlak konusunda giderek zayıflayan spor medyasında size dost görünen tescilli ikiyüzlülere aldanmayınız.  Her mevsim deri değiştirse bile, yılan huyundan vazgeçmez.  Sizden haber atlatmak için şekilden şekle girenler, Galatasaray’ın kurumsal itibarını hedef alacak en akıl almaz asparagaslara imza atanlar olacaktır. Hep de böyle olmuştur.

Popülizme kapılmadan, idari ve mali disiplinden asla ayrılmadan, 22.lig şampiyonluğu hedefine kenetlenerek bir ve bütün halde hareket etmelisiniz.  Bunu başarabildiğiniz takdirde milyonlarca insanın yüzünü yine güldürecek, Galatasaray’a gerçek anlamda hizmet etmiş olmanın hazzını yaşayacaksınız.

Bugün KAP bildirimleriyle mest olanlar, yarın sizi yine kıyasıya eleştirebilir.  Oysa Galatasaray’ın kalıcı ve sürdürülebilir başarısı tüketimden üretime dönen köklü bir paradigma değişikliğiyle mümkündür.

Florya Akademi devrimi Fatih Terim hocamızın gözetiminde sürdürülmelidir.  Yeni transferlere kimsenin lafı yok ama Atalay Babacan, Yunus Akgün, Gökay Güney gibi gençler bizim en kıymetlilerimiz olmayı sürdürecektir.  17 resmi maçta kendini gösteren 18 yaşındaki evladımız Ozan Kabak sayesinde, muhtemelen ligin gol kralı olacak canavar santrfor Mbaye Diagne’yi alabildik, asla unutamayız.  Aynı Ozan Kabak 2017’de N’Diaye transferinin promosyonu niyetine Osmanlıspor’a verilseydi, kaçırdığımız fırsatı hiç bilemeyecektik.

Bir yıl önce Kasımpaşa’nın Çin’den bonservissiz transfer ettiği Diagne’ye biz 10 milyon Euro saydık.  Altı ay önce Portekiz’den Chaves kulübünün 900 bin Euro’ya aldığı Marcao’ya 4 milyon Euro vererek kadromuza kattık.  Oyunculardan memnun kalacağız, inşallah sergileyecekleri performansla bu bedellerin hakkını verecekler.

Ama gelin Diagne gibi parlayamamış potansiyel oyuncuları Çin’den getiren biz olalım, Marcao gibi gençleri Atletico Paranense’de oynarken keşfedelim, Ozan Kabak’ın yükselişini yaşıtlarına ve daha alt yaş gruplarına rol model olarak sunalım.

Sizden önceki başkanlar ve yöneticiler transfere akıttıkları para ile aldıkları övgüler eşliğinde aslında başarıyı satın alan üretimsiz / sürdürülemez modele saplanıp kaldılar.

Siz üretime dayalı ve fırsat maliyetini doğru yerden yakalayan bir modele geçebilecek misiniz?

Önünüzdeki “challenge” budur.

Başaramazsanız bugün sizi saran ılık popülizm rüzgarı altında kalacağınız bir çığa dönüşebilir, oturduğunuz koltuklar birer iğneli fıçı olur.

Her birinizin hissettiğine eminim ki; seçildiğiniz andan itibaren makamınızda güçlüsünüz çünkü kudretli Galatasaray’ı temsil ediyorsunuz, yalnız değilsiniz çünkü sizi destekleyen ve başarmanız için dua eden Galatasaraylılar var. Elbette eleştiri & denetimden azade değilsiniz çünkü yine sizi dikkatle izleyen Galatasaraylılar var.  Bunu asla aklınızdan çıkarmamanızı rica ederim.

Zamana sığan ve sığmayan tüm çalışmalarınız için, sarf ettiğiniz emek için teşekkür ediyorum. Ailelerinizden çaldığınız zamanları asla unutmuyorum, onlar da fedakarlık ediyorlar, haklarını helal etsinler.

Yolunuz açık olsun, sezon sonu Türkiye yine sarı-kırmızı bayraklarla donansın.

Sarı-kırmızı sivil toplum öyküsü

Osmanlı İmparatorluğu kayıp ve acılarla dolu son 50 yılına girerken, dönüşümünü tahlil edemediği için çok gerisinde kaldığı Avrupa ile yarışmaya aday kendi insan kaynağını yetiştirmek umuduyla çaktı Mekteb-i Sultani kıvılcımını. 1868’de yedi düvelin burun kıvırmasına hatta şiddetli itirazlarına rağmen o kıvılcım meşaleye dönüştü ve aynı muhitte 500 yılı aşkın bir eğitim geleneğin son temsilcisi olarak halen ülkenin 1 numaralı eğitim kurumu.

Mektebin ihdasından 40 sene, II.Meşrutiyetin ilanından bir ay sonra 1908’de Mekteb-i Sultani Cemiyet-i Hayriyesi ismiyle bir dernek kuruldu.  Kuruluşuna öncülük edenler 1873 yılı mezunu Abdurrahman Şeref Efendi ile 1885 mezunu Yusuf Razi Bey olarak kayıtlara geçmiştir. II.Meşrutiyet rüzgarıyla o dönemin dibacesi “Adalet, Hürriyet, Müsavat ve Uhuvvet” idi.  Cemiyetin amacı da, “Mektebe mensup olanlar (talebe ya da mezun) arasındaki dostluk ve arkadaşlık bağlarının güçlendirilip devam ettirilmesi ve öğrenciler arasında yardıma muhtaç durumda bulunanlara destek olunması” şeklinde tayin edilmişti. Elbette Cemiyet bünyesinde siyaset ile iştigal etmek de memnu kılınmıştı.

Cemiyet üye kaydetmeye, üyeler aidat ödemeye başlamıştı ama derneğin resmi kuruluşu için lazım gelen Cemiyetler Kanunu ancak 1909 yılında yayınlanabildi.  Cemiyet de kanuna dayalı hazırlanan ilk nizamnamesi ile 1910’da Mekteb-i Sultani Talebe-i Kadimesi adıyla Beyoğlu Mutasarrıflığına kaydolmuş oldu.  Bu yazıda işleyeceğimiz Galatasaraylılar Derneği’nin tarihi arka planı özetle bu şekildedir.

Hasta Adam’ın siyaseten ölümüyle bu topraklarda yeni bir mücadele başladı.  Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve çevresindeki idealist, yurtsever çekirdek kadronun bize armağanı olan, maalesef kıymetini bilemediğimiz için yolunu kaybetmiş görünen Türkiye Cumhuriyeti bugün 96 yaşında.

Sivil toplum inisiyatiflerinin epey zayıf olduğu bu ülkede Cumhuriyetimiz ile yaşıt çok az NGO varken, 1908 yılında kurulan Galatasaraylılar Derneği 111 yaşında.

Kardeşlik bilinciyle yetişmiş ve ülke ortalamasının her anlamda üzerinde olduğu varsayılabilecek yaklaşık 6700 üyesiyle topluma yön veren güçlü bir sivil toplum kuruluşu olabilecekken, Galatasaraylılar Derneği (Cemiyet) hakiki potansiyelinden çok uzak, pırıltısı azalmış, toplumda karşılığı olmayan, camianın mensuplarına dahi fayda üretemeyen, her yerde ve her fırsatta iktidar kovalayan mahir bir azınlığın çoğunluk adına kararlar alıp tatbik ettirdiği arızalı bir organizasyona dönüşmüş durumda.

Bugün Cemiyet dendiğinde aklımızda beliren ilk görüntü, Levent Çalıkuşu sokak’taki Dernek lokali. Pek çok Galatasaraylının yılda bir kere bile uğramadığı, yılda bir defadan sık gidenlerin muhtelif konulardan şikayetçi olduğu, Çalıkuşu sokağı mesken tutan rakı müdavimi sadık kadronun gözlerinizin önünde beliren fotoğrafın mütemmim cüzü haline geldiği, futbol maç yayını ya da iyi organize edilmiş keyifli etkinlikler dışında kalabalık toplayamayan vasat içkili lokanta kıvamında bugün Cemiyet ! 

Bu vaziyetten kaç kişi yakınıyor bilinmez ama üyelerinin sahip çıkmadığı hiçbir dernek güçlenemez ve ayakta kalamaz.  Genellikle geçmişle avunarak huzur bulan Galatasaraylılar, bu gidişatı tersine çevirmek için asgari sorumluluklarını üstlenmedikçe bugünümüzü de arar hale geliriz.

Elbet kendimi de bu eleştirilerden azade tutmadan söylüyorum bunu.  Yakın gelecekte silkelenmek ve değişebilmek umuduyla yazılıyor bu satırlar !

Peki ne olmalıydı, nasıl olmalıydı?

Öncelikle Cemiyet lokalden ibaret sayılmamalı, Çalıkuşu sokak’a sıkışmamalı, hayata karışmalı, bazen Galatasaraylıları çağırıyorsa bazen de onlara gitmeli..

Adı üzerinde “cemiyet

-Cem kökünden geliyor kelime, bir araya gelmek, toplanmak, birleşmek… Mekan değil ki öncelik, evvela niyet olacak.

Mekteb-i Sultani mezunu ilk müdürümüz, Osmanlı’nın son vak’a-nüvisi, TBMM’de İstanbul milletvekili, Galatasaraylılar Derneğinin kurucusu Abdurrahman Şeref Efendi’nin deyimiyle “Okul ikinci ailedir, sosyal kardeşlik orada başlar” Okuldan sonraki 13.sınıf olmalı Cemiyet…

Bugün Galatasaraylılar Derneği’nin en büyük sorunlarından biri kayıtlı üyelerinden aidat toplayamamak, Türk Lirası cinsinden 7 haneli bir alacak rakamından söz ediyoruz kurum namına, dile kolay.  Mevcut tüzükte yer aldığı şekliyle Cemiyet’in kuruluş amaçlarından biri olan “maddi yardımlaşma” bu ekonomik tabloyla mümkün değil.. Maalesef bazı üyelerin aidat borçları artık şüpheli alacak kategorisinde değerlendiriliyor zira izi bulunamayan üyelerimiz dahi var.  Dolayısıyla üyelerle sürdürülebilir bir ilişki kurabilmek için kapsamlı bir CRM altyapısı gerekiyor.

Hep birlikte “niyet edip” duvarların ardından çıksak, ekonomik sorunları hafifletsek önümüzde sonsuz seçenek doğabilir.

Mesela Galatasaray Lisesi müdiresinin telefonunda hızlı arama seçeneği olur Cemiyet başkanı, “Mektep’teki öğrencilerin gelişimi için bu koridorları daha önce arşınlamış ablaları ve ağabeylerinden nasıl bir fayda sağlarım?” sorusuna alan açar, cevap olur Galatasaraylılar Derneği.

Ülke ekonomisi üretimsizliğin ve tekrarlayan makro hataların sonucu giderek daralırken 40 yaş üstü beyaz yakalıların en büyük sorunu haline gelecek istihdam çemberinde kalmak.  Bunun için bir tür “yellow-red Linkedin” ağı kurabilir Cemiyet.  Eminim ki etkin bir network kurulursa emek piyasasının gerek arz, gerekse de talep tarafında olan Galatasaraylılar birbirlerine “primus inter pares” gözüyle bakacaktır.

Bunlar da yetmez, böyle köklü bir Cemiyet’in eğitim, bilim, kültür, sanat, adalet, spor, çevre & ekoloji, kent yaşamı hakkında söyleyecek sözü olmalı ve dışarıdaki insanlar “acaba Galatasaraylılar ne düşünür bu konuda?” diye merak edip kulak kabartmalı.

Geçmişten örnek vermek gerekirse 4+4+4 konusu ülkede tartışılırken, benim çok sevdiğim kardeşlerimin de emek verdiği mufassal “Eğitim Raporu” bir panelde tartışılmalı ve kamuoyuna sonuç belgesiyle birlikte takdim edilmeliydi.

Avrupa Birliği tam üyelik müzakereleri tıkanıklığa giderken Türkiye’nin alması gerektiği pozisyonu Galatasaraylı emekli diplomatlar ve akademisyenler tartışıp yeni argümanlar üretmeliydi.

Türkiye’de okul çağında olimpik sporların gelişimi konusunda Galatasaraylılar Derneği ve Galatasaray Spor Kulübü birlikte çalışmalı ve yayınladığı bildirge sonucu Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi veya Spor Bakanlığı “Galatasaray’dan görüş almak üzere” toplantı talebinde bulunmalıydı.

Beyoğlu semti adı tam konulamamış ama planlanmışa benzeyen kültürel işgal ile hızla sıradanlaştırılırken, PERA’nın en eski sahipleri kaybolanları hatırlatarak “durun bakalım” demeli ve farkındalık yaratabilmeliydi.

Kısacası bugün “haydi hanımlar beyler toplanıyoruz, kadehleri tokuşturup eski günleri anıyoruz” romantizminden sıyrılıp, mensuplarının ait olmakla iftihar ettiği bir yapıda hem fayda göreceği hem keyif alacağı yeni ortamı üretmek gerekiyor.  Kolaydan başlarsak, ilk olarak Cemiyet lokalindeki yerleşim ve düzen yeniden ele alınmalı.  İşletmecilerin hizmet standartı kaidelere bağlanmalı, yürüyüş mesafesinde mesela Levent-Etiler-Akatlar’da daha iyi hizmet çok daha uygun fiyata temin edilebiliyorsa bu açmazın da çözülmesi gerekecektir.

Galatasaraylıların ilgisizliği hatta kısmen küskünlüğü de bir vakıa, çözümü ise daha çok iletişim, daha çok paylaşım.  İnsanlara sözlerinin dinlendiğini, katkıların yerini bulduğunu ama ihtiyaçların bitmediğini ve zamanla çeşitlendiğini aktarmak.

Misal biz bizeyken ağır el şakalarına bile çok güleriz de, okulda bir dönem yaşanmış ve insanları yıldıran, ayrıştıran şiddetin (maddi ya da manevi) muhkem geleneğin parçası gibi gösterilmesine razı gelemeyiz.  Varsa bununla ilgili derdi / kırgınlığı / gönül yarası olan, onu da yargılamadan sabırla dinlemeli ve tekrarını önlemek için kafa yormalıyız.

Galatasaraylılar Derneği Mektep aidiyeti ortak paydasında kimseyi ama kimseyi dışlamamalı, “varsın onlar da hariçten gazel okusun” dememelidir. Yaş, cinsiyet, siyasi görüş, başka bir gruba/kuruma/derneğe mensubiyet, Ortaköy / Beyoğlu geçmişi, çarşambacı – perşembeci tercihi vs. ne kadar sınıflama / sınırlama varsa ortadan kalkmasına gayret edilmelidir. Her Mekteplinin sahip çıktığı Cemiyet hepimizin olmalıdır.

Doğrular peşpeşe gelince eminim ki Galatasaraylılar içinden rol modeller çıkacaktır. “Size Galatasaraylılık öğreteceğim” iddiasıyla kardeşlerine yemek ısmarlayan, güzel içen bıçkın abiler ya da afili ağır ablalardan bahsetmiyorum. Oluşuyla, duruşuyla, en doğal ve müdanasız haliyle “vay be” dedirten pırıltılı insanlar kastettiğim.

Ve ben isterim ki Mektepli olmayan arkadaşlarım “Yahu şu Cemiyet’e götürsene bizi, çok keyifli ortammış diye duyduk” desinler.  İsterim ki Mektepli olmayan Galatasaraylılar da gurur duysun, Galatasaraylı olmayanlar imrensin. 

Bugüne dönecek olursak mevcut manzara yürek burkuyor. Camianın sürüncemede kalan hiç bir hakiki derdinin çözülmesi için inisiyatif üstlenilmiyor, sorunlar bilinmeyen geleceğe ertelenmeye devam ediyor.

Şahsi gözlemim odur ki Galatasaray’ın tüm kurumları farklı derecelerde olsa da tıkanmıştır, heyecan yaratma & çözüm üretme enerjisinden epey yoksundur zira çalışkan Galatasaraylılar ya ortada yoktur ya da yol yorgunudur.

Kurumlar arası ilişkiler de önem arz ediyor. Malum tüm Galatasaray kurumları aynı yerden doğdular: Mekteb-i Sultani.  Zaman içinde farklı şekillerde yayıldılar, tanındılar, topluma nüfuz ettiler ve değiştiler.  Bugün aynı DNA’yı taşımanın avantajını kullanarak her fırsatta (1+1=3 edecek şekilde) sinerji yaratmaları beklenirken birbirlerinin ayağına basabiliyorlar.

Burada Cemiyet’in pozitif anlamda öncü olabilmesi gerekir.  İlk kural diğer Galatasaray kurumlarının işleyişine burnunu sokmamak ama aynı zamanda yapıcı fikir üretmek / yargılamadan öneride bulunmak.  İnce bir çizgi bu ama tutturulamayacak bir denge değil. Bunu yapmak için teknik / hukuki bir zaruret de bulunmakta.  Türk Medeni Kanununun 71.maddesi üyeleri mensubu oldukları derneğe sadakat göstermek, amaca uygun davranmak, dernek düzenine uymakla yükümlü kılıyor.  Aynı anda üç Galatasaray kurumuna üye iseniz ve karşınıza çetrefil bir dosya gelirse nasıl karar vereceksiniz??

Kötü örnekle başlayalım, konuyu biraz açalım.

Galatasaray Spor Kulübü Sicil Kurulu üyeleri kendilerine 2018 başvuru döneminin son günü topluca teslim edilen A grubu başvuru formlarındaki imzaların önericiler tarafından atılmadığı ve referansların gerçek olmadığı kanaatine vararak ilgili formları kenara ayırdılar.  Malumunuz kızılca kıyamet koptu.  Galatasaraylılar Derneği mensubu da olan spor kulübü sicil kurulu üyeleri disipline verildi.  Başka bir kurumda önlerindeki Tüzük gereği aldıkları karar nedeniyle, üyesi oldukları diğer Galatasaray kurumunda yargılandılar. Daha trajik olan nokta ise şu:  Camiada birçok insan Mektepli kardeşlerimizin kulüp üyeliğinin gecikmesi ve yaşadıkları mağduriyet üzerine, referans imza işinde (haydi kibarlık edip sahtecilik demeyelim) yakışıksız ve dolambaçlı yollara sapan uyanıkları değil, bu garabeti ortaya çıkaranları mesul tuttular.  Karikatürize edersek bir mahalleye şafak baskını yapılıyor, kalpazanlık çetesinden bir şahıs başkalarına ait çek defterleriyle yakayı ele veriyor, mahallenin yarısı pencerelere çıkarak iz süren polisi “siz müteşebbis ruha karşısınız, bırakın çalışsın çocuklar” diye suçluyor.  Mektepli kardeşlerimizin mağduriyetine sebep olanlar üzdüklerinden bir özür dilemediği gibi, bu mağduriyetten yeni bir öfke, kamplaşma ve kurumlar arası güç mücadelesinde koz devşirilmeye çalışılıyor!

Referans imzanın şekli bir detay, manasız bir prosedür, bürokratik engel olduğunu iddia eden Cemiyet yöneticileri ya da üyeleri Galatasaraylılar Derneği Tüzüğünün 7.maddesine lütfen baksınlar.  Galatasaray Lisesi’nde bir yıl okumuş olmak ve bunu belgelemek gerek ve yeter şart olmalı iken, 5 yıllık iki üyenin başvuru sahibini önermesi ZORUNLU tutulmuş.  “Zorunlu” kelimesinin altını çiziyorum.  Mektepli olmak dışında hiçbir sınırlamanın olmadığı derneğe üye olurken referans zorunlu ama Mektepli olmanın öncelik sağlasa da tek başına yeter şart olmadığı kamu yararına derneğe üye olurken referans imza saçma bir detay, öyle mi?   Aptal yerine konmaktan zevk alır bir hali mi var ki insanların, birileri minareye kılıf dikmeye çalışıyor, anlamak mümkün değil gerçekten 🙁

Samimiyet ve tutarlılığın ne kadar azaldığına dair elimizdeki bu kötü örneğin, bu yılın Mart ayında düzenlenecek Cemiyet seçimlerinde bir tür propaganda malzemesi yapılacağını hissediyorum ve bundan duyduğum rahatsızlığı bilvesile paylaşmak istiyorum. Mektepli kardeşlerimizin yaşadığı hak gaspının faillerini Cemiyet seçiminde aramayı son derece çirkin ve yakışıksız bulurum.

Şimdi gelelim olabilecek “iyi örneğe”

Bendeniz 2009-2011 döneminde Galatasaraylılar Derneği yönetim kurulunda bulundum, birkaç Galatasaray Topluluğu İşbirliği Kurulu (GTİK) toplantısına Cemiyet’in temsilcisi olarak dernek başkanımızla birlikte katıldım. Her iştirakimde israf ettiğim zamana şaşırdım, incir çekirdeğini doldurmayacak konularda fuzuli konuşma heveslerine şahit oldum.

Fakat Sayın İnan Kıraç’ın katıldığı toplantılarda, diğer katılımcıların pek çoğunun sanki İnan ağabeye tebliğ sunar havada gayet ciddi olduğunu ve zamanın efektif kullanıldığını görmüştüm. Açıkçası o tarihlerde GSL ve GSÜ’nün temsil edilmediği toplantılarda, (mekanı da düşünerek) toplantının ev sahibi ve moderatörü Vakıfmış gibi bir intiba edindim.  Dolayısıyla Galatasaray Eğitim Vakfı’nın (GEV) diğer kurumlar üzerindeki tesirini gözlemlemiş oldum.

Mevcut haliyle GTİK kanımca işlevsiz bir mekanizmadır, görev alanlara kartvizit sağlama dışında fayda üretememektedir.  Yine de dağılmadan rehabilite edilmesinde, dönüşmesinde Cemiyet yapıcı rol üstlenmelidir.  Bu kapsamda Galatasaraylılar Derneği’nin bir tüzük değişikliği yaparak Mekteb-i Sultani mahreçli diğer mezun dernekleriyle bir tür konfederal yapıya gitmesi de mütalaa edilmelidir.

Galatasaray Eğitim Vakfı konusunda da İnan Kıraç ağabeyin hal-i hayatında bugüne kadar yaptıklarının arka planını ve kafasındaki Galatasaray tahayyülünü diğer Galatasaraylılarla açıkça paylaşarak gelecekteki GEV modeline ışık tutması çok isabetli olacaktır zira kendisindeki deneyim camiada kimsede yok. Zaman zaman kendisine kızıyoruz belki ama her şeyi de yanlış yapmış olamaz.  Bu deneyim ne kadar çok insana aktarılırsa, o kadar kapsamlı bir analiz ve yol haritasına kaynak sağlayacağını düşünüyorum. Vakfın işleyişine karışmadan, Cemiyet bu konudaki ihtiyacın sözcüsü olabilir.

Camianın önündeki engel nedir?” haricen sorulursa benim pencereden bakınca Galatasaray’da iki şey fazlasıyla noksan:  Samimiyet ve tutarlılık..  Sırf bu yüzden koskoca ülkeye ilham verebilecekken, kendi aramızda dahi farkındalığı artıramıyoruz. Buna üzüldüğümü belirtmeliyim ama düzeltme yolunu bulamadığımız sürece de üzülmekle kalırız, onu da gayet iyi biliyorum.

Galatasaray’ın kurumlarında bilfiil hizmet etmek isteyen insanların en büyük endişesi “lekelenmek” daha doğrusu itibar suikastine uğramamak.  Müşkülpesent olmakla nam salmış Galatasaraylılar birbirlerini kıyasıya eleştiriyorlar. Sağlıklı ve tutarlı eleştiriler iyidir, seçilenleri ve yetki kullananları zinde tutar ama dedikodu ve kara propaganda insanları bu görevlere talip olmaya hatta bir adım öne çıkmaya çekinir hale getirebiliyor. Diliyorum bu seçimde centilmence bir yarış olur, dedikodu ağını geliştiren değil projeleriyle üyelere ulaşan adaylar görürüz.  Üyelere düşen ise mutlaka seçime iştirak etmek ve oy kullanmaktır.  Kampanya döneminde yuvarlak cümleler, hamasi söylemler, çözümsüz eleştirilerden bıkmış olunduğunu göstermek ve adaylardan talepkar olmak gerekecektir.

Listelerde yer alacak tüm Galatasaraylılara can-ı gönülden başarılar diliyorum, kazanan mazbatayı aldığı günün ertesinde ne kadar yalnız kaldığına emin olun çok şaşıracak. O yalnızlığın içinden Galatasaray Lisesi ve mensupları için en doğruya yönelecek basireti, feraseti göstermelerini temenni ediyorum.

Ali DÜRÜST soyadıyla mı hatırlanmak ister yoksa tercihleriyle mi?

Galatasaray Spor Kulübü üyesi Sayın Ali Dürüst işini bilen bir futbol adamıdır. Kamuoyu kendisini öyle tanıdı. Sevenler öyle sevdi, işini doğru yaptığı için saygı uyandırdı. 

Galatasaray Spor Kulübü yönetim kurullarında kritik görevler üstlendiğinde bile az konuştu, konuşunca fazla bir şey söylememekle ün yaptı. Hata yapmayınca steril konumunu hep muhafaza etti.  Atananamış öğretmenler gibi, bir türlü terfi edemeyip görev süresi uzatılan albaylar gibi hep sırasını bekledi. Kendisine kulüp başkanlığının neredeyse altın tepsiyle sunulduğu günler oldu.  İstemedi, pek çok insanın ona yakıştırdığı göreve talip olmadı.  Belki de o ikinci ya da üçüncü adam olmak için doğmuştu, bilemeyiz. Bu onun tercihiydi, kimse de eleştirme hakkına sahip değildir ama bugün yapacağı tercihler artık tüm Galatasaraylıları ilgilendirir hale geldi.  Ali Dürüst bunun farkında mıdır, anlamak adına kendisine bazı sorular sormak durumundayız zira vakti geldi.

Sayın Ali DÜRÜST veya sevgili Ali ağabey,

Haziran 2015’te Türkiye Futbol Federasyonu yönetim kuruluna seçildiniz.  TFF’nin resmi web sitesinde yazdığı şekliyle başkan vekilisiniz. İcra kurulu üyesi ve milli takımlardan sorumlusunuz.  Allah ziyade etsin!

http://www.tff.org/default.aspx?pageID=147

Gelelim sorularımıza:

Organize şike skandalını futbol ailesini üzmeden çözmekle görevlendirildiği halde eline yüzüne bulaştırarak Türk futbolunun tamamen şirazesinden çıkmasına sebep olan ve 2012’den beri görevde bulunan Yıldırım Demirören federasyonunda görev almayı neden kabul ettiniz, görevi kabul ederken hedeflediğiniz amaçlara ulaştınız mı?

Türkiye’nin talip olduğu Euro 2024 tanıtımına futbol dışı magazin figürleriyle talip olan, miadını doldurmuş Mircea Lucescu ile milli takımı UEFA Uluslar Ligi’nde küme düşüren, yepyeni stadyumlardaki zemin problemini dahi düzeltecek kuralları oturtamamış, yıllardır kirlenen / kirletilen futbolun temizlenmesi için hiç bir şey yapamamış, birilerinden talimat gelmeden adım atamaz hale gelmiş bu Federasyonda yola devam etmekten memnun musunuz?

Talimatlardan cezalara kadar hukukun yerle yeksan edildiği, VAR gibi basit bir uygulamada dahi çifte standartın zirve yaptığı, hakemlerini sahaya önceden çizilmiş oyun planıyla gönderiyormuş izlenimi yaratan bir oluşumun sporun ruhunu nasıl koruyacağını bize anlatabilir misiniz?

Ülkenin boğucu, yorucu, zorlu gündeminden uzaklaşmak isteyenlerin ender nefes alma ve rahatlama alanlarından biri olan futbolun, adaletsizlik – haksızlık üreten ve mutsuz insanları daha da geren bir çatışma ortamı haline gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geçtim sahip olduğunuz unvanları, siz Galatasaraylı bir sporsever olarak, milyonların ilgilendiği futbolun ana unsuru olan kulüplerin isyan ettiği Federasyon yapılanmasından memnun musunuz?  “Böyle gelmiş, böyle gider, Türk futbolu ne uzar ne kısalır” diyenlerden olmayacağınızı umanları üzmeyecek  cevaplar vereceğinizi umarım.

Son bir soru daha müsaadenizle, FootballLeaks belgelerinde kendisine atfen iddialar olan, eski başkanı olduğu Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nü iflas noktasına getirmiş, ismi “YETEEEER” sloganlarıyla birleştiğinden stadyumlara gönül rahatlığıyla gidemeyen, şampiyon kulüplere kupasını vermekten çekinen Yıldırım Bey’e “Sayın Başkanım” demeyi içinize sindirebiliyor musunuz? Bu sindirim yeterliliği doğal mı yoksa ilaç desteği alıyor musunuz?

Bu sorulara cevap vermek hür iradenize mi tabidir yoksa TFF’de görev almanızı tavsiye eden yükseklerden, tepelerden yine izin bekleyecek misiniz?

Sorular net, isterseniz cevaplar da size kalsın.  Ama Galatasaraylı ALİ olarak kalmak istiyorsanız, yıllar sonra bile DÜRÜST soyadıyla hatırlanmak istiyorsanız yapacağınız son bir şey kaldı. Tek bir şey!

Dürüst biri olduğunuza inananları bile üzüyorsunuz bugün, peki ya yıllar sonra nasıl hatırlanmak istiyorsunuz ???

Yıllar sonra dahi Dürüst Ali olarak hatırlanmanın bir bedeli var, ödeme vaktiniz geldi.

141 hadisesi

Türkiye’nin 141 sayısına dair hafızası korku, müktesebatı kamplaşma ve sisli hatıratı kederle örülüdür.  Yıllar yılı Türk Ceza Kanunu’nun 141.maddesi somut suçlamalar bir yana çoğu zaman insanların itham edilmelerine ve özgürlüklerini kaybetmelerine gerekçe oldu.  Tıpkı 142. ve 163.maddeler gibi…

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc034/kanuntbmmc034/kanuntbmmc03405844.pdf

1951’de ülkemizin hukuk mevzuatına giren TCK 141.madde sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümü  diye başlar, müesses nizamı devirmeye teşebbüs ile devam eder, hafiften müphem bu tanımların sonunu ağır hapis ve ölüm cezası ile bağlar.  Meşhur 141 genel geçer tanımıyla “makbul vatandaş” olamayıp devletin tembihlediği çizginin çıkmış insanların hayatını kaydırabilme açısından pek kullanışlı bir kanun maddesi idi.  Bolca kullanıldı, pek çok insanın beyan ve eylemleri suistimal edildi, iradeleri hiçe sayıldı, en temel hakları ellerinden alındı.

Benim bugün anlatmak istediğim 141 hadisesinin kapsamını geniş yorumlarsak, tıpkı uğursuz 141.madde gibi içinde tahakküm girişimi var, müesses nizam var, iyi niyeti suistimal var, itham var, itibarsızlaştırma var.  Haksızlık da var, hak gaspı da var, mağduriyet de var.

Malum olduğu üzere her sene Galatasaray Spor Kulübü talipli olanlardan 1 Haziran – 31 Ağustos arasında üyelik başvuruları alır. Takip eden 30 günde de başvuruları inceler ve değerlendirir.  Mevcut Tüzük gereği üye başvuruları gruplara ayrılarak kategorize edilmiştir. Bu gruplamada A Grubu Galatasaray Lisesi kökenli olanlardır.  2018 yılında 210 Galatasaray Liseli kulübümüze üyelik için başvurmuştur.  Buraya kadar her şey güzel, sorun yok.

210 başvuru formundan 69’unun münferit başvuru olduğunu öğreniyoruz yani bu aday üyeler kendileri başvuruyorlar ya da başvuru formlarını güvenilir buldukları yöntemlerle teker teker yolluyorlar. Kalan 141 başvuru ise üç aylık başvuru döneminin son günü topluca Sicil Kurulu sekreteryasına teslim ediliyor.  Anlatmak istediğim 141 hadisesi bundan sonra başlıyor desek yeridir.

Bu 141 başvurunun çoğunluğu Galatasaray Lisesi’nden 2018’de diploma alanlara, başka bir deyişle 150.dönem mezunlarına ait.  “Neden toplu başvurmuşlar ki, burada organize işler var” diye düşünüyor sürecin evveliyatını bilmeyenler.  Doğrudur, bir organizasyon var ama bu her zaman sömürülen, istismar edilen bir konu değildi. Mesela 1990’lı yıllarda bir tür farkındalık yaratma, katılım ve dayanışma anlamına gelirdi. Kulüp üyesi Mektepliler kardeşlerine bizzat referans verir, maddi açıdan sorunu olanlar çıkarsa (mesela parasız yatılı okuyanlar ya da aileleri uzak vilayetlerde olanlar) giriş ödentilerini ve ilk yıl aidatlarını öder, o çocuklar da kime borçlu olduklarını asla bilmezlerdi.  Doğru veya kusursuz bir sistem olduğunu iddia etmiyorum ama olan buydu.  Ben o yıllarda bu yöntemle üye olmayı kendimce sebeplerden tercih etmemiştim, bazı devre arkadaşlarım bu yoldan üye oldu. Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya ama 2018’de yaşadığımız garabeti bir benzerini daha önce ne gördük, ne duyduk.

Garabeti hatta doğru tabirle rezaleti kısaca tarif edelim. Sicil kurulu kendilerine ulaşan toplu başvurular içinde başka kulüplerin taraftarı olan birkaç kişinin olduğuna dair somut ihbarlar alınca inceleme başlatıyor.  İnceleme sonucunda şüpheler kuvvetlenince, başvuran gençlerin referansı konumundaki yani aday üyeleri tavsiye eden kulüp üyelerine telefonla ulaşıp durumu sorguluyorlar.  Bu kişilerden bazıları “biz bu sene kimse için referans imzası atmadık” deyince film kopuyor.  Bunun üzerine 210 başvurunun tamamı inceleniyor.  Münferiden gelen 69 başvurunun hiçbirinde problem yok, tertemiz ama toplu gelen 141 başvurunun referans imzaları sahte… Sahte derken, tavsiyede bulunacak 5 yıllık kaydı açık üyelerin imzaları taklit falan edilmemiş, alelade çiziktirilmiş harfler / çizgiler.. Tamamen uyduruk ve rastgele !!

Yanlış anlama olmaması adına altını çizelim.  Başvuru sahipleri A grubundan üye olmaya ehil, başvuru formlarını bizzat imzalamışlar.  Bu başvuru formlarını kendilerine yardımcı olmaları umarak bazı tecrübeli ağabeylerine vermişler. Helale haram katanlar, emanete ihanet edenler, o abiler!

Kulübümüzün seçimle gelmiş Sicil Kurulu, Tüzük madde 10 gereği üyeliğin gerek şartları tam olarak yerine gelmediği için durumu kendi aralarında değerlendiriyorlar.  Bu denli kapsamlı bir usulsüzlüğün örtbas edilemeyeceğini öngörerek, konuyu kulüp başkanı ve diğer birkaç ilgiliye doğrudan iletiyorlar.  Bir dizi yüz yüze görüşme sonucu, bu gençler stadyuma davet ediliyor, güvendikleri dağlara kar yağdığı ve mağdur edildikleri kendilerine izah edildikten sonra 2 gün ek gün süre tanınıyor yeni imzalar temin etmeleri için.  Bu arada bu toplantıya dair rivayet muhtelif, hangi tonda ne konuşulduğuna dair net bilgi yok (*bkz: dipnot). Olağanüstü şartlara binaen verilen ek sürenin kısalığı, üye olma heyecanları haberdar olmadıkları bir sahtekarlık girişimi nedeniyle mağduriyete dönüşen gençlerin yaşadığı hayal kırıklığının tepki ve öfkeye dönüşmesi, aralarından bazılarının yurt dışına eğitim için gittiklerinden Türkiye’de olmaması nedeniyle ek süreye uyamayacak olması, tüm bu süreçte bu çirkin tuzağı kuran sözde abilerin konuyu muhtemelen ajite etmesi sonucu sadece iki genç kardeşimiz bu kısa süreli fırsattan istifade ediyor, 139 kardeşimiz ise devre dışı kalıyor.   Gelinen son noktada bu yıl gelen 1.500’ü aşkın başvuru arasından 376 yeni aday üyeye maddi vecibelerini yerine getirmeleri için davet giderken, mağdur edilen 139 kardeşimiz bu yıl üye olmaktan mahrum edilmiş oluyor.

İlk sorulması gereken soru, bu süreç iyi yönetilmiş midir?  Cevap “HAYIR, kötü yönetilmiştir”  Vardığımız noktaya bakınca besbelli kötü yönetilmiştir çünkü çirkin bir plana alet edildikleri apaçık ortada olan Mektepli genç kardeşlerimiz halen mağdur, Kulübümüzün sicil kurulu sanki bu ucuz sahtekarlığı onlar tasarlamış gibi itibarsızlaştırılıyor, Kulübümüzün yönetim kurulu Liseli karşıtı diye damgalandı bile, Galatasaraylılar Derneği mağdur edilen üyelerinin hakkını korumak isterken rezaletin adını koyamadı ve arada kaldı, Galatasaray Spor Kulübü üyeleri bu konu üzerinden tartışma ortamına çekildi, diğer kategorilerden bu yıl başvuruda bulunan insanlar “orada neler dönüyor?” diye birbirine sormakta!  En fenası bu aptallık afişe oldu, medyaya taşındı, cahil ve art niyetli kiralık kalemlerin mezesi haline geldi kısacası elalemin ağzına sakız olduk ve Galatasaray’ın kurumsal itibarı açısından en istenmeyecek noktadayız.  Bu rezilliğin fikri sponsorları ve 141 başvuru formunu son gün tutanak karşılığı teslim eden kulüp üyesi ise yarattıkları kaosu izleyip gevrek gevrek gülüyordur sanırım?

Olağan şüpheliler diye adlandırdığım bu kadro yarattıkları kaostan kazanım elde etmeyi umarken, bir taraftan da Galatasaray Spor Kulübü Sicil Kurulu Başkanı Selçuk Erdoğmuş’u suçluyorlar.  Galatasaray Lisesi 119.dönem mezunu olan Selçuk Erdoğmuş geçmiş ilişkileri, söylemleri ve hatta var olduğu iddia edilen gizli hedefleri üzerinden adeta şeytanlaştırılmaya çalışılıyor.  Diyelim ki tüm dedikodular tamamen doğru, fitneci Selçuk Erdoğmuş adeta bir Deccal, peki sahtekarlıktan medet umanlar o kıdemli şeytana pabucunu ters giydirmeye çalışırken bu kadar kör göze parmak fütursuzlukla yakayı ele vereceklerini hiç mi düşünemediler?  Bu işin esnaflığını yapan kadro elbette bunu düşünmüştür, kurdukları planın özü ne olursa olsun kazanan tarafta olacaklarına dair duydukları güven.  Sahte imzalar radara girmese “ne güzel yedirdik” diyecekler ve bu kardeşlerimizi ihtiyaç halinde tesir altına almak için yeni numaralar düşüneceklerdi. Genç kardeşlerimiz sahte referans nedeniyle üye olamasalar konuyu tırmandıracak ve doğan infialden besleneceklerdi.  Öyle ya da böyle genel kurul kararlarını tartışmaya açmak, usul tartışması başlatmak hatta konuyu yargıya taşımak için yapay bir mazerete kavuşacaklardı.  Tam bir “kulampara sarması”

Görünen o ki, camiayı zehirleyecek yeni bir formül bulmuşlar ama “aferin” beklemesinler.  Bilsinler ki bu kulüp dün kurulmadı, yaşadıklarından çok şey öğrendi, ürettikleri her zehrin panzehiri illa ki bulunur, her firavunun da bir Musa’sı vardır.

141 hadisesinin bir de sahne gerisi var.  Gerçek niyetlerin saklanmasının alışkanlık haline geldiği camiada niyet okuyuculuğu yapmak talihsizlik olsa da, 141 başvuru formu teslim edilmeden önce konunun taraflarının Galatasaray kamuoyunda ortalama algısı neydi, ona da bakmak gerekir.

Öncelikle kulüp yönetim kurulu Tüzükteki limitlerin ötesinde çok sayıda başvuru geldiğinin farkında, gelen taleplerden bunalmış, üstelik üyelik giriş ödentilerini taze mali kaynak olarak önemsiyor ve geliri maksimize etmek istiyor izlenimi veriyordu. Kulüp sicil kurulu D ve E grubundan yüzlerce başvuruyu nasıl önceliklendireceğine dair kriter bulmak zorundaydı, üzerlerinde büyük baskı vardı.  Tam da bu dönemde sicil kurulu bahisleri yüksekten açtı ve alınacak yeni üye sayısında 400 barajının geçilebileceğini, bunun da Sayın Dursun Özbek döneminde alınan bir yönetim kurulu kararına atfen gerçekleşeceği iddiasında bulundu.  Kanımca bu hatalı bir söylem ve pozisyondu hatta birilerinin aklına karpuz kabuğu da düşürmüş olabilir.  Dursun Özbek döneminde D ve E gruplarından 290 üye alınacağına dair bir yönetim kurulu kararı bulunabilir.  Buna istinaden 210 Liseli başvurusu, 15 başkan kontenjanı eklenince yeni sayı minimum 515 olarak da hesaplanabilir.  Ama Dursun Özbek yönetimi herhangi bir konuda yanlış karar vermişse, “kurumlarda devamlılık esastır” diyerek her yanlışa sahip çıkılmalı mıdır acaba?  Kafa karıştırmak için yazılmış gibi duran Tüzük 8.maddede kanımca tek net ifade, bu kulübe bir yılda 401 yeni üye alınamayacağıdır.  Sınır 400’dür ve 8.madde gereği bu eşik aşılamaz.

Benim “siyaset esnafı” olarak adlandırdığım olağan şüpheliler ise asla onaylamadıkları vakitsiz seçim kararı sonucu  20 Ocak’taki erken seçimi kaybettikten sonra, Sayın Mustafa Cengiz’e karşı ikinci kez seçim kaybedince (ya da Dursun Özbek geri gelmesin koalisyonu galip gelince) bir süre kendi içlerinde durum değerlendirmesi yaptılar.  2002’den bu yana sürekli kazanan ve kazandıran taraf olduklarından sandıkta kaybetmek onların kitabında yoktu. Yönetimleri savunmak üzerine söylem geliştirmek alışkanlıkları vardı ama şimdi muhalif çizgide hareket etmeliydiler.  Bazı Liseli profesyonellerin işten çıkarılmalarından türetilecek yorumlar, geciken sponsorluklar, sermaye artışını kimin hallettiği polemiği, N’Diaye ve Gomis satışları,  alınamayan santrfor, mevcut yönetimin icraatında bazı eksik ve hatalar, mahremiyetin kalmadığı kulüpten dışarıya çok fazla doğru / yanlış bilgi sızması ve bazı çiçeği burnunda yöneticilerin acemilikleri onlara fırsatlar sunsa da, yeterince etkin kullanamadılar kanaatindeyim.  Özellikle 29 Mayıs 2018’de mazbatasını alan II. Mustafa Cengiz yönetimi “vira bismillah” demişken daha yaz aylarında yaylım ateşi çok erken başladı.  Camiadaki kredileri zannettikleri kadar yüksek olmadığı için belden aşağı vurma denemeleri arzuladıkları sonucu vermeyebilir.  Yeterince deneyimledik ve biliyoruz ki; Canaydın’dan Polat’a, Aysal’dan Özbek’e  başkan kim olursa olsun Galatasaray’da saygısız, izansız ve hırçın muhalefet umulan sonucu vermez.  Doğru dozda, tutarlı ve akıllı muhalefeti öğrenmeye takati olmayan bu çıkar grubunun ana fikri ise belli, Mayıs 2021’e dek sabretmek niyetinde değiller.  Kaptırdıklarını bir an evvel geri almak istiyorlar, hem de ne pahasına olursa olsun… Yakın vadede sportif başarısızlığı ya da yönetimin zaman içinde yıpranarak çözülmesini bekleyemezler. 141 krizi sonucu gelinen nokta onlara altın fırsat sunmuş durumda, tüm stratejilerini mağdur olan genç kardeşlerimiz üzerinden Liseli üyelerde infial yaratmak üzerine kuracaklardır.  Bu krizi ince ince planladıklarını düşünmek için çok sebep var, hangi sonucu alacaklarını ise zaman gösterecek.

Tespit kısmını yeterince uzattık.  Artık çözümleme, örnekleme ve öneri kısmına geçmek lazım. Yıllardır tekrarladığım üzere Galatasaray’da yeterince kural yok, olan kuralların da pek çok istisnası var.  141 hadisesi Sicil Kurulu sekreteryasındaki kulüp çalışanımızın 141 formu tek seferde almasıyla daha doğrusu reddedememesiyle başlıyor.  Beş yıllık kıdemi olan kaydı açık kulüp üyesi bir başvuru döneminde en fazla 5 (beş) aday üyeye referans olabildiğine göre, bir üye de en fazla 5 başvuru formunu teslim edebilmeli desek?  (KURAL 1)

Eğer böyle bir kuralımız olsaydı, bu rezaletin tutanak altına alınmış en az 28 organize faili olurdu ve her birinden hesap sorma ihtimali doğardı.

Diğer mühim konu da başvuruda bulunan adayın Kulübümüze faydalı bir Galatasaraylı olacağına dair tavsiyede bulunma mekanizması.  Referans imzanın manası nedir?  Hukuken bir kurucu unsur mudur?  Şekli ve lüzumsuz bir detay mıdır? Mesela 14 Ekim 2009 tarihli Divan Kurulu toplantısında yıllardır balotaj uygulamasının gerekliliğini savunan sevgili Hayri Kozak ağabeyimiz benim görüşlerime yakın şeyler söylemiş:

  • “Biz başka kulüp taraftarı olanları henüz üyelik müracaatlarında tespit edemiyoruz sadece iki tane kefalet imzasına bakıyoruz.”

Yine Sayın Hayri Kozak tarafından Galatasaray Spor Kulübü tüzük hazırlama komisyonuna 11 Nisan 1980’de verilen önergeden bir alıntı yapmak isterim.

Galatasaray Kulübüne üye tavsiyesi yaparak talepname imzalayan üyelerin meseleyi ciddiye almalarını sağlayacak yükümlülüklere müeyyidelere tüzükte yer verilmesi,

Hayri Kozak ağabeyin talebinden anlaşılacağı üzere referans imzaların ciddiyetten uzak olması riskinden duyulan rahatsızlık yeni bir konu değildir, 40 yıllık gündemdir.

Yeri gelmişken Galatasaraylı bir grup hukukçu önerici imzalarla ilgili benim pek katılmadığım ama hukukçu olmadığım için ukalalık edemeyeceğim argümanlar ileri sürdüler. İçlerinde tanıdığım kardeşlerim var, hukuk bilgilerine laf söyletmem. Bir davam olsa, kapılarını çalar fikir alırım. Ama burada etik değerler çerçevesinde cevaplanamayan sorular var öncelikle. Mesela “imzamın arkasındayım” diye beyanda bulunan üyelerimiz ilgili başvuru formundaki imzayı tarif edebilir ve tekrar boş kağıda atabilirler mi?  Atamazlar.  “İmzamın arkasındayım” deyip hem A grubu hem E grubuna imza atanlar mevcut. A grubundaki uyduruk, E grubundaki kulüp kayıtlarına uygun hakiki imza ise bunu nasıl açıklarlar?  Açıklayamazlar. Peki kulübe üyelik konusunda referans olmak telefonda icazet vermek şeklinde hafife alınacak bir süreç mi olmalıdır?  Kısacası ahlaken bu olan biten içimize sindi mi, ikna olduk mu?  “Usul esasa mukaddemdir” diyorduk, ondan da mı vazgeçtik ?

Gelin KURAL 2’yi konuşalım.  Diyelim ki kaydı açık 5 yıllık iki üye bir Galatasaraylıyı öneriyor.  Aday üyemizin ismi Emin Bülent ASLAN olsun.  Önerenler de kulüp üyelerimiz Tuba hanım ile Metin bey olsunlar. Aday kardeşimizin Galatasaraylı olduğu neredeyse isminden belli ama Sicil Kurulu bununla yetinmiyor, kendisini tavsiye eden üyelere telefonla ulaşıyor ve basit kontrol soruları soruyorlar.  Emin Bülent ASLAN nereden mezun, mesleği nedir, nerede oturur, evli midir / bekar mıdır, Galatasaray’la olan ilişkisini nasıl tarif ederler vs..  Tuba hanım ile Metin bey bu basit soruların hiçbirine cevap veremiyorlarsa Emin Bülent ASLAN’a hatır için imza atmışlardır, kendisini tanımıyorlardır ve tavsiye etmeleri de makul değildir. Bu durumda Emin Bülent ASLAN yeni referans imzalar getirmelidir, bunun için süresi yoksa başvurusu usul eksikliğinden düşer.  Tuba Hanım ve Metin bey’e de disiplin kurulu yazılı uyarı gönderir, ki bir daha bu hataya düşmesinler diye..

Kural 2 çok sert geldiyse, hemen alternatifi olan KURAL 3’e geçiyoruz.  A grubundan üye olan Galatasaray Liseliler ile C grubundan eski sporcuların başvurularında referans imza aranmaz.  “Öyle şey olur mu?” diyenler çıkacaktır, olmuşu var eskiden…  1932 tüzüğünde madde 5/a gereği Galatasaray Mektebine devam etmiş olanlar bizzat müracaata esas teşkil edecek tescil varakalarını doldurup verebilirler.  Madde 5/b ise şöyle diyor:

  • Bunların haricinde olanların, asil azadan iki zat tarafından takdim ve teklif olunmaları, tescil varakalarının da bu zevat tarafından imzalanması şarttır.

1932 tüzüğü iki şey söylüyor bize.  Selam gönderir gibi form göndermek olmuyor, Mektepliler de Kulüp binasında boy gösterip bizzat başvuruyorlar.  Diğer üyelerin imzası da tavsiye eden üyeler tarafından imzalanıyor, uyduruktan çiziktirmek yok!

Yine Sicil kurullarının son yıllarda içine sığamadıkları kaydı açık üyelerin %3’ü sınırını esnetmek için sahiplendikleri “doğal üye” söylemi var.  Eski tüzüklerde asli üye, fahri üye, küçük üye gibi tanımlar mevcut ama doğal üye diye bir şey yoktur.  Eğer Galatasaray Liseliler doğal üye ise ne referans imzaya ihtiyaçları vardır, ne de giriş ödentisi için para ödemeye.  Doğal üyelik nedir? Sicil Kurulu’na gelirler, selam verirler, uğurlu rakamlarından oluşan sicil numaralarını seçerler, işlem tamamlanır.  Doğallık söz konusu ise, doğal olan budur.

Galatasaray Liseliler (bugün için A grubu) başvuruları öncelikli olarak ele alınan insanlardır. Eskilerin deyimiyle en ziyade müsaadeye mazhar olan kitledir.  Kulübü ihdas eden kurucu kesimin devamı ve varisleridir.

1930 tarihli umumi nizamnameye göre Galatasaray Spor Kulübü’nün teşkil maksadını gösteren 1.madde

Kıymetli bir insan kaynağı olup Galatasaray Spor kulübünün bir nevi mukayeseli avantajıdır.  Herhangi bir kutsallık atfetmeden kulübümüz açısından bu avantajı şöyle değerlendirebiliriz

  1. Türkiye ortalamasının çok üzerinde iyi bir eğitim almış ve sarı-kırmızı Galatasaray ortamında yetişmişlerdir.
  2. Birbirlerini çok iyi tanıyan, temel değerler ve asgari müşterekler hakkında kolay anlaşabilen, ihtiyaç anında hızlı koordine olan nitelikli bir insan grubudur. Dünyanın her kıtasına yayılmış muazzam bir network olarak düşünülmelidirler, eksiklik bu yaygın etki alanının Kulübümüz ve diğer Galatasaray kurumları lehine yeterince üretken olamayışıdır.  Futbolun eskimeyen yıldızlarından örnek verirsek, gündem ve zaman baskısı yokken Paul Gascoigne gibi tembel ve gamsız olabilirler.  İşler karıştığında, kaotik baskı arttığında, yumurta kapıya geldiğinde, köprüden önceki son çıkış anlarında Gheorghe HAGI – Zinédine Zidane karışımı sert, disiplinli ve yaratıcı figürlere dönüşebilirler.  Yüksek potansiyel ile umursamazlığa varan atalet, horozu çok olan köy karmaşası ile senfoni orkestrası performansı arasında çok hızlı geçiş olabilmektedir.  Muhtelif sebepleri mevcut olup, tedavi ve gelişim alanı olarak ele alınmalıdır.
  3. Yetiştikleri ortak kültürün kodlarında düşünce ve ifade özgürlüğü, serbest tartışma, dayatmalara direnme ve evrensel olarak en iyiye ulaşma güdüsü vardır. Nesil farkını minimize eden ve kuşaklar arası geçişi temin eden bu ortak kültürdür.
  4. Mektepliler genelde azla yetinmezler, zor beğenirler, birbirlerini ve toplumu kıyasıya eleştirirler ama zor zamanlarda birlikte hareket edebilmekte ve daha ziyade korumacı tavır sergilemektedirler. Örgütlü eylem ya da ortak amaç doğrultusunda birlikte çalışmanın giderek zorlaştığı bir toplumda bu saydıklarımız daha değerli bir özellik haline gelecektir. Bugün yaşanan saçmalıklar düşünülünce ise elbette sui misal emsal olmamalı, kötü karakterler rol modele dönüşmemeli, arkadan gelenlerin moralini bozmamalıdır.  İçinde yaşadığım son 30 yıla bakarsak şahsi gözlemim bireysel performanslarda çok parlak isimler ve işler olmakla birlikte, total entelektüel birikim, sonuca yönelik ekip çalışması ve ölçülebilir faydalı üretim gerilemektedir.  Fabrika ayarlarından hızla uzaklaşan ülkede yeni bir konum aranmaktadır belki de?

Başvurudaki şekil şartlarını yerine getirmek dışında, Galatasaray Liselilerden beklenen tek bir şey var:  GALATASARAY TARAFTARI OLMAK.

Kulüp üyeliği evvela tarafını seçmekle başlar. Başka renklere gönül vermiş bir Mektepli, ister okulun en sevilen siması olsun, ister iftihar listesinde olsun Kulübümüze üye olamaz.  Bu konuyu da tartışma vesilesi yapmaya kalkışanlar oldu, onlara da geçmişten örnekler verelim.

1925 Galatasaray’ın ilk kapsamlı tüzüğüdür, madde 7 şöyle der:

  • Galatasaray Terbiye-i Bedeniye kulübü azasının diğer bir idman cemiyeti ile hiçbir güna* alakaları olamaz. Hilafında hareket edenler idare heyeti kararı ile kulüpten ihraç edilir.

*: tür, çeşit

1938 tüzüğünde de aynı madde yer almakta.

Bugün tüzüğümüzde “rakip sayılabilecek bir başka spor kulübünde üye, lisanslı sporcu ya da görevli olmaması” ifadesi yer alıyor.  Gönül bağı konusu ise ihmal edilmiş nedense?  Oysa Türk Medeni Kanunu 71.madde dernek üyelerini, üye oldukları derneğe sadakat gösterme yükümlülüğü altına da sokar.

1925-1938 arası ifade daha kapsayıcı zira Beşiktaş / Bursaspor / Göztepe / Fenerbahçe vs. taraftarı olmanızı, HSSK’da sporcu olmanızı, Anadolu Efes’te sportif direktör olmanızı, Medipol Başakşehir anonim şirketinde yönetim kurulu üyesi olmanızı ve hepsini en baştan imkansız kılıyor.  Dolayısıyla lise diplomasına istinaden doğal üyelik iddiası ileri sürülemez, bu bir gönül meselesidir, özel bir tutku gerektirir. Varsa vardır, yoksa yeriniz Galatasaray Spor Kulübü değildir.

Doğal üye söylemi, kulübümüze üye olmak isteyen kitle barajın arkasında birikirken “kaydı açık üyelerin %3’ü kadar” olması gereken limitten A ve C grubu üyeleri hariç tutarak D ve E grubundan daha çok üye alma gayretidir esasen. Mevcut tüzüğün kötü yazılmış 8.maddesiyle cebelleşmek yerine, Tüzük tadil kongresinde bu maddenin tadili için KURAL 4 önerilebilir.

Galatasaray Lisesi mezunları, Başkan kontenjanından üye yapılanlar ve lisanslı eski sporcularımıza başvurularına öncelik tanınmak kaydıyla alınacak toplam üye sayısı bir önceki yıl sonu (31 Aralık) itibarı ile Kulübün kaydı açık üye sayısının %5 (yüzde beş)‘inden fazla olamaz.
Yönetim Kurulu tarafından belirlenen alınacak toplam üye sayısından fazla üye kabul edilmesi durumunda, işlem sırasına göre sınırı aşan üyelik geçersiz olur ve düşer.
Ancak her durumda, bir yılda kabul edilecek toplam üye sayısı 750 (yediyüzelli)‘yi aşamaz.

Şimdi KURAL 4’ün aritmetik dengesini örnekleyelim.   Öncelikle Tüzüğümüzün inkar edilen 20.maddesini işletiyor ve aidat ödemeyen + katılım göstermeyen üyeleri kulüpten ihraç ediyoruz.  Diyelim ki kaydı açık üye sayımız 6.500’e indi.  Bu durumda alınacak üye sayısı %5 üzerinden 325 kişidir.  325 kontenjanın olduğu yıl 110 tane Mektepli, 25 eski sporcu, 15 de başkan kontenjanı geldi.  Toplamı 150 eder, geri kalan kontenjan 175’tir.

Birkaç yıl sonra kaydı açık üye sayımız 9.000’e çıkarsa, o sene alınacak üye sayısı 450’dir.  Yukarıdaki örnekten 150 öncelikli başvuruya ek olarak, 300 Galatasaraylı daha kulübe üye olur.

12.000’e geldiğimizde, kulübümüze %5 üzerinden maksimum 600 kişi üye olur.  Peki 17.000 kaydı açık üyeye geldik, %5’i 850 yapar.  O noktada doğal sınır olan 750’de kalınır, 751 üye alınması mümkün değildir.  Herkes aynı sayısal sınırlara tabidir, kimse hariç tutulmaz, 15 bine kadar %5, 15 bin kaydı açık üye sonrası 750 ile devam edilir.

Yüzde 5 ya da 750 sınırını çok bulanlar olacaktır, kerameti kendinden menkul demografik dengeleri vaaz edenler de olacaktır.  Bu tarz endişelerin değişim korkusundan ziyade dönüşüme hazırlık için çalışmaktan gocunmak olarak algılıyorum.

Ölümsüz kurucumuz Ali Sami YEN’in mesajı neydi:

Galatasaraylılık öyle kuvvetli bir cereyandır ki, aynı mektepte feyz almayanlar bile bizimle bir müddet kaldıktan sonra bizim kadar Galatasaraylı olurlar

Dikkat buyurun, bizim kadar demiş, bizden az, bize yakın dememiş, bizim kadar diyor Ali Sami YEN.. Denklik, eşitlik, kardeşlik var bu cümlede.

“Yetmişiki millete bir gözle bakmayan halkına müderris olsa, hakikate asidir” der Yunus EMRE… Bugün Galatasaray Spor Kulübü’nü sadece Mektebin insan kaynağına dayanarak ne idame ettirmek ne de idare etmek mümkün değildir.  Demek ki bize Mektep’te tahsil görme şansını elde edememiş ama Ali Sami YEN’in tarif ettiği cereyanda kalmış Galatasaraylılar da lazım, bunları seçerken sıraya koymak gerekiyor çünkü hamdolsun çok kalabalıklar…

İşimize ortak, hastanemize başhekim, evimizin anahtarını bırakacak komşu seçer gibi hassas davranmak gerekiyor.  Ve ne kadar şanslıyız ki kulübümüze faydalı olmak isteyen seçkin, nitelikli, bu renklere gönülden bağlı, hayatını Galatasaray üzerinden düzenleyen, en mutlu anlarını Galatasaray olmadan anlatamayan binlerce Galatasaraylı var.   Ali Sami YEN’in kurduğu hayalin bu kadar geniş kitlelerce benimsenmesi bu topraklarda yaşanmış en müthiş hikayelerden biri aslında. Kulübümüzün ilk 100 yılını iyisiyle kötüsüyle tayin eden ve Türkiye’nin açık ara en başarılı / en kudretli spor kulübünü hayata geçiren Mektepliler, ikinci yüzyıl için de basiretli davranmak, fedakarlıkta bulunmak ve çok çalışmak zorundalar.  Kötümser bakış açısıyla da, bilhassa son 20 senede yaptıkları hataları telafi edebilmek için kusursuz bir geri dönüş hikayesi yazmak zorundalar.

Eğer Galatasaray Liseliler kulübümüzde daha çok Mektepli olsun istiyorlarsa –ki isterler ve istemeliler– bunun çaresi Tüzükteki sanal vidaları sıkmak değil, yakın geçmişteki eğitim-öğretim düzenine dönecek fiziki imkanları geri kazanmanın çaresine bakmaktır.  Bizim 11 yaşında ve 288 kişi olarak merkezi sistem sınavıyla girdiğimiz Galatasaray Lisesi, bugün 150 öğrencisiyle Türkiye’nin hizmetindedir.

Elbette bunca ahkam kesince insanın kendine de çeki düzen veresi geliyor, “acaba geçmişte neler yaptım, neler söyledim” diye… Hafızamı yokladığımda kendime dair ilk örnek Mart 2010 genel kurulundan… Kürsüde yaptığım konuşmadan aşağıdaki alıntının ilginç bulunacağını düşünüyorum:

  • …. 2010 Ocak ayında gerçekleşen Divan Kurulu tutanaklarından alıntı yapacağım size, sözü Sicil Kurulu Başkanımız Sayın Celal Açar almış. Konu seçimlerde oy kullanma hakkı elde etmek için aidat yatırma gerekliliği, gelin birlikte okuyalım o gün neler söylenmiş:

“………….20 Şubat’ta ki para yatırımında çarşaf gibi listelerin geldiğini görürsünüz. Yani çok kişinin de parası o şekilde yatırılmaktadır. Bu senelerce vardır, bunu kimse saklamıyor, herkes de biliyor ve bunu bilenlerde bilhassa paralarını yatırmıyorlar. “Nasıl olsa bir Başkan çıkar bizim paramızı yatırır” diyorlar onlarda kendi aralarında böyle bir şey yapmışlar…………..”

İnanası gelmiyor insanın okuyunca ama Sicil Kurulu Başkanımız yetkili makamda ve çok tecrübeli. Maalesef aynı toplantıda beni hayrete sürükleyen ve ziyadesiyle üzen başka beyanlar da bulunmakta. En değerli kaynağımız insan diyoruz ama bu yaklaşım insanları faydalı olacak Galatasaraylılar olmaktan çıkarıp, istatistik rakamı haline getirecektir. Bir el kalkar, bir oy atılır, Galatasaray’da bir takım kararlar verilir, geçer gider. 

Hepimizin farkında olması gereken şudur, her ne kadar Dernekler Kanununa tabi olsa da, Galatasaray Spor Kulübü DERNEKÇİLİK oynanacak yer değildir

Bu alışkanlıktan derhal ve kesinlikle kurtulmalıyız. Bu çarpık uygulamaların başka yerlerde sıkça uygulanıyor olması bizim mazeretimiz olmaz. Bu kurtulamayacağımız bir alışkanlık falan da değildir, bir çift dikkatli göz ve yetkin bir muhasebeci yetecektir. Yeter ki niyet olsun. –

Sayın Celal Açar’ın yukarıda alıntıladığım açıklamalarına ilk tepki elbette bana ait değildir. 13 Ocak 2010’da Divan Kurulunda yaptığı konuşmasının sonunda divan kurulu toplantısını takip eden eski bakanlarımızdan rahmetli Mükerrem Taşçıoğlu ağabeyimiz oturduğu yerden şöyle seslenmiştir kendisine:

MÜKERREM TAŞÇIOĞLU

  • Mücrimin bu kadar masum ifade verdiğini ilk defa görüyorum!

Aynı toplantıda Celal Açar’dan önceki sicil kurulu başkanı Levent Yücel de söz olarak tüzüğü aşan üye alımlarını ve yukarıda bahsi geçen şark kurnazlıklarını savunmaya çalışmış, o da cevabını Kulübümüze en faydalı Galatasaraylılardan biri olarak tarihe geçeceğine inandığım rahmetli Kemal Onar’dan almıştır.

KEMAL ONAR

  • Doğru oku, yorum yapma, kişisel yorumlarla tüzüğü ihlal etme hakkınız yoktur!

Dönelim kendimize. Mart 2016’da olağan mali genel kurulda kulübün geldiği durumdan ilgisiz üyeleri ve “siyaset esnafı” olarak adlandırdığım çıkar grubunu sorumlu tutmuştum.  Sorularımdan biri şuydu:

“…Ünal Aysal’ın 100 milyon dolarla geldiğini kulüp üyelerinin kulağına üfleyenlerin, Prof.Duygun Yarsuvat’ın yönetim listesini birkaç saatte hazır ediverenlerin, Dursun Özbek’in seçilmesi için kendince kampanya yapanların hep aynı simalar olması size de garip gelmiyor mu?…”

Öyle ya yukarıda ismi geçen üç saygıdeğer başkanımızın ne zihniyet, ne plan, ne de uygulama olarak birbirlerine pek benzemedikleri ortada.. Her üç başkanın listesini de aynı hararetle pazarlayan, kimileri seçimden sonra sahneden inen, bir kısmı da seçtirdiği yönetime bile kişisel talepleriyle rahat çalışma ortamını çok gören o grup bellidir, bu işlerde pek mahirlerdir.

Yine Mart 2017’de genel kurullara katılımın kaydı açık üyelerin %20’sine bile varmadığını, aidat ödememenin ve katılım göstermemenin Tüzük madde 20’deki kesin yaptırımlarına rağmen bu ataletin aynen devam ettiğini vurgularak kürsüden şunu sormuştum:

“…Genç üyelere bir tavsiyem var, soru sorun Galatasaray’da.. Mesela son 27 yılda sadece iki sicil kurulu başkanı olmuş kulübümüzde.  Acaba bu acayip yapının bir sebebi bu mudur diye sorun?…”

Alp Yalman, Faruk Süren, Mehmet Cansun, Özhan Canaydın, Adnan Polat, Ünal Aysal, Prof.Duygun Yarsuvat, Dursun Özbek… Sekiz kulüp başkanı, pek çok seçim ve yönetim listesi ama sicil kurulunda sadece iki başkan?  Enteresan değil mi sizce de?? Neden sicil kurulları bir tür vatandaşlık dairesi gibi çalışıyor? Neden yıllardır kimse sicil kurullarının çarşaf liste haricinde ve yönetimlerden bağımsız seçilmesini önermedi?  Günün ihtiyaçlarına göre tüzük tadili yerine var olan maddeleri esnetme, yeni baştan yorumlama, şehir efsaneleri yaratma gayreti niye ??

Dışarıdan göründüğü gibi değil” diye kodlanmaya çalışılan perili köşk hikayelerinden,  “Bilmediğiniz şeyler var” masalından gına gelmedi hepinize?

Bir soruyla da iğneyi kendimize batıralım, bu zor durumda ben kulüp başkanı olsam ne yapardım?

Öncelikle bu tezgahı kuranların kim olduğunu çok boyutlu araştırır, tutanak karşılığı 141 formu teslim eden üyeyi, mağdur edildikleri şüphe götürmeyecek biçimde ortada olan Mektepli kardeşlerimden alenen özür dilemeye ve kulüp üyeliğinden istifaya davet ederdim. Yine mağduriyet yaşayan genç kardeşlerime bir haftadan az olmamak üzere başvuru formlarındaki referansları gerçek tavsiye imzaları ile değiştirme olanağı tanırdım.  Kendileriyle doğrudan temas kurup görüş ve düşüncelerimi geçmişten örnekleri de hatırlatarak aktarırdım, referans imza konusunda eğer tercih ederlerse yönetim kurulum vasıtasıyla konuyu çözerdim.  Standart başvuru süresi kapandığı, D ve E grubundan başvuranların da hakkını yemek söz konusu olamayacağı için, istem dışı bu olağanüstü durum nedeniyle 400 sınırını bir seferliğine aşardım.  Bu kararla mer’i Tüzüğün 8. ve 9. Maddesini alenen çiğnediğimi, bu kararın idari açıdan net bir ibrasızlık gerekçesi olduğunu bilerek bunun getireceği siyasi riskleri aldığımı kamuoyuna ilan ederdim.  Bunu neden yapardım?  Mektepli kardeşlerimi sevdiğim, saydığım için mi, sadece vicdani gerekçelerle mi, mağduriyeti gidermek için mi?  Bunların tesiri yadsınamaz ama esas sebep kazanmak için her yolu mübah sayanlara aradıkları fırsatı vermemek ve Galatasaray’ın yakın geleceğinde bir kırılmayı, ayrışmayı önlemek olurdu.  Bu gençleri, Galatasaray Spor Kulübü’ne büyük zarar vermiş çıkarcı bir kitlenin irade ve insafına terk etmemek için,  GSL 150.dönemi takiben kayıp nesiller yaratmamak için, bu kulüpteki sosyal huzur ve birlikteliğin benim makamda kalış süremden çok daha mühim olduğunu düşünerek bu riski üstlenirdim.  Akabinde de tüzük tadiline dair önerilerimi üç ana başlık altında toplayarak camia ile paylaşırdım.

  • Mevzuata uyum, iyi yönetim ve etkin denetim hedefine yönelik iyileştirmeler (dernek ve şirketin mali yıllarının birleştirilmesi ya da Denetim ve Sicil kurullarının bağımsız seçilmesi gibi)
  • Tüzük metni içindeki uyumsuzlukların ya da fiili durumlara çözüm getiremeyen eksiklerin giderilmesi (tek taraflı kararla baskın seçim kararı alan yönetim kurulların daha geniş bir takvim ilan etmek zorunda olması gibi)
  • Kulübe üye alımı koşulları gibi yenilik doğurucu hükümler

Hakkaniyetli veya ideal çözüm bu mudur bilmiyorum ama o makamda olsam yapacağım bu olurdu.  İçine düşülen çıkmaz öyle bir davul ki, sesi uzaktan bile hoş gelmiyor!

Bu çok uzun yazının son kısmını ise değerli kardeşlerime ayırmak arzusundayım.

Sevgili kardeşlerim,

Evvela üye olmak istediğiniz kulübümüzün hali ve gitmesi gerektiği rotaya dair fikirlerimi çok kısa nakletmek isterim.

Son yıllarda GALATASARAY SPOR KULÜBÜ misyonunu unutmuş görünen, stratejisi ve uzun vadeli planları olmayan, dönemlik hedeflere göre bir araya getirilmiş sporculara hesapsız ödemeler yapan, kısacası doğru yönetilemeyen, iyi denetlenemeyen, pek de UMUT vaat etmeyen, borca batık müflis bir yapıdır.

Oysa GALATASARAY SPOR KULÜBÜ iyi insan ve nitelikli sporcu yetiştiren, inandığı değerleri savunan, sürdürülebilir başarıyı hedefleyen, dirayetli insanlar tarafından stratejik hedefler doğrultusunda yönetilen, hesap veren, çok iyi denetlenen muteber bir kurum olmalıydı.  Türkiye’ye UMUT aşılayan bir medeniyet projesi, ülkenin en güçlü global markası olarak müstesna bir konumda kalmalıydı.

Sizlerin de takip ettiği üzere Kulübümüzün ve bağlı ortaklıklarının en acil konusu finansman ve nakit akışı olsa da, bugünkü manzarayı yıllar içinde hazırlayan daha ciddi problemler mevcuttur. Bunlardan ilk aklıma gelenler:

  1. Genetik problemler (ülkedeki spor kültürü, kulüp yapısı, anormal beklentilerden kaynaklanan toplum baskısı, istikrarsızlık…)
  2. Stratejik planlama geleneği olmaması (Sportif, İdari, Mali)
  3. Organizasyon yapısı
  4. İş akışları ve karar alma süreçleri
  5. Profesyonel kadroların yetkinliği ve kuruma sadakati
  6. İtibar Yönetimi
  7. Galatasaray genelinde iç iletişim
  8. Sözleşme yönetimi ve henüz gerçekleşmemiş idari / hukuki riskler
  9. Üyelerimizden yeterli düzeyde katkı ve destek alamamak

Acil olan finansman konusuna gelirsek size tek bir sayı vermek isterim.  Galatasaray Spor Kulübünün öz sermayesi şu anda eksi (650) milyon TL mertebesindedir.  Bu miktar şu anlama geliyor.  Diyelim ki çok radikal bir karar alarak kulüp olarak sportif faaliyetlerimizi durdurduk, piyasada ederi olan tüm oyuncularımızı başka kulüplere sattık. Bankalardaki paramızla borç ödemeye başladık, tüm menkul kıymetleri ve gayrimenkulleri likide ettik yine borç ödedik.  Elde avuçta ne varsa sattık savdık, geriye sadece biz Galatasaraylılar kaldı ama yine de konsolide borcumuz 650 milyon Türk Lirası olarak kalmaya devam edecektir. 9.000 civarı kaydı açık kulüp üyemiz var diye varsayarak her birimize yaklaşık 73.000 TL borç taahhüdü düşmektedir.

Bu verileri / tespitleri aklınızda tutmanızı rica edeceğim ve müsaadenizle sizlere üzerinde düşünmenizi temin etmek umuduyla birkaç sorum olacak.

  • Güvendiğiniz, iletişim kurduğunuz, sizi bilgilendirmeye ya da yönlendirmeye soyunan büyük ağabeylerinize sorar mısınız lütfen, bilhassa son 20 yılda Galatasaray Spor Kulübü genetik kodlarından koparak sıradanlaşırken, adım adım çökertilirken, idari ve mali bağımsızlığını yitirme noktasına gelirken ne yapmışlar? Hangi direnişi göstermiş, hangi ikazlarda bulunmuşlar? Çözümün parçası olmak için cansiperane çalışmışlar mı yoksa bizzat her tür kulüp içi siyasi pazarlığın göbeğinde yer alıp istemeden ya da göz göre göre kulübe zarar mı vermişler?
  • D veya E grubundan bir grup üye topluca ve organize biçimde sahte referans imzalarla kulübe üye olma girişiminde bulunsa ne hissederdiniz, size tavsiyelerde bulunan pek kıymetli ağabeylerinizin tepkisi sizce ne olurdu?  Bu konuyu “mesele” etmeyip üstünü mü örterlerdi yoksa yeri göğü mü inletirlerdi?
  • Rastgele imza atma garabetinin 40 yılda bir ilk kez size denk geldiği kanaatinde misiniz yoksa sizden önceki başvuru dönemlerinde hani o zamanki sicil kurulu üyeleri de görmezden gelmiş olabilir mi?
  • Galatasaray Spor Kulübü Tüzüğünü baştan sona okudunuz mu?  Tüzüğün tadil edilmesinden korkanların ya da bu sürecin hazırlık aşamasını dahi öcü gibi göstermek isteyenlerin anlattıklarını doğrulama ihtiyacı hissettiniz mi?

Sevgili kardeşlerim,

Yukarıdaki sorular bir yana eğer sizler herhangi bir zaman ola ki bana sorsaydınız –biraz da kendi deneyimlerimden hareketle– “kendinizle barışmadan, büyük kalabalıklarla karışmadan, başka Galatasaraylılarla kaynaşmadan hatta bir kariyer seçip ekmeğinizi kazanmadan kulüp üyeliğini birinci önceliğiniz olarak görmeyin” derdim.

Ama madem ki şimdi arzu etmişsiniz, irade göstermişsiniz, başvuru formlarınızı bizzat imzalamışsınız dilerim ki tez elden kulübümüze üye olasınız.  Gün mü olur, hafta mı olur, ay mı olur bilemem ama mutlaka tez elden olsun.

O günler, haftalar Galatasaray’a ve hayatlarımıza ne getirir bilinmez ama siz siz olun küsmeyin, kopmayın, uzaklaşmayın, ayrışmayın, ayrıştırmayın.  Sizin üzerinizden kulüp içi siyasette pozisyon almaya kalkanlar olursa buna müsaade etmeyin.  Üye olduğunuz andan itibaren mesuliyet sadece sizin omuzlarınızdaymış gibi meraklı, sorgulayıcı, fedakar, çalışkan olun.  Dayatılana değil, Galatasaray’ın kurucu değerlerine inanın.  Gelenek diye önünüzde konanın, bir asır öncesinden referansını ve karşılığını araştırın. Ne de olsa Kulübümüz 113, Mekteb-i Sultani 150, Enderun’dan mülhem sarı-kırmızı eğitim geleneği 537 yaşındadır. Sanmayın ki dünya sizden ve ömrünüz oldukça yaşatacağınız samimi birlikteliğinizden, kardeşlik bağlarınızdan ibarettir.   Keşke öyle olsaydı 🙁

GSL 150.dönem Ece Ağdaş’ın objektifinden

Başvuru formlarınız belki de haftalarca bir yerlerde bekletilip son gün gerçek dışı referans imzalarla kulübe ulaştırılmasa, güvendiğiniz kişiler kendilerinden beklenen asgari özeni gösterselerdi, beklendiği üzere rahatlıkla ve sorunsuzca üye olacaktınız.  Oysa  kulübümüzde sadece “biz bize” değiliz, Mektepli olmayan üyelerimiz var ve bundan sonra da olacak.  Normal koşullarda sizin için zahmetsiz olan süreç, başkaları için çok müşkül ve çetrefil olabiliyor. Size müktesep hak olan, başkaları için hayali kurulan ama erişilemeyen bir ayrıcalığa dönüşebiliyor. Bugün sizin hayal kırıklığınız, tepkiniz ve öfkeniz başkalarında farklı zamanlarda değişik gerekçelerle tezahür etmiş olabilir.  Bugün size yaşatılanı rövanş almak için değil, empati kurmak için tutun hafızalarınızda. Değer verdiğiniz her payeye sahip çıkın çünkü Galatasaray hepimizindir.  Galatasaray gelmiş geçmiş tüm Galatasaraylıların toplamından ibarettir.

Dolayısıyla siz kardeşlerimden ricam odur ki, her fikre saygılı olun, bol bol dinleyin, gözlem yapın, ölçün-biçin-mukayese edin ama son tahlilde aklınızdan ve vicdanınızdan başka rehberlere itibar etmeyin.  Ne olursa olsun lütfen vasatlığa teslim olmayın.  Bu satırların yazarıyla ve yazdıklarıyla bugün hemfikir olmasanız da, en azından bu önerileri hemen yabana atmayın, üstünü çizmeyin.  Belki bir gün “İlker abinin de bir bildiği varmış” dersiniz..

Ne zaman şahsen tanışma fırsatı buluruz bilemiyorum, o vakte kadar sizleri sevgiyle kucaklıyor gözlerinizden öpüyorum.  Siz olmadan Galatasaray ailesinin bir parçası eksik kalacaktır, ne olur eksilmeyin.

Her şey yoluna girdiğinde, bize her kederden ve her sevdadan geriye kalan yalnız GALATASARAY olacaktır, o her birimizden daha önemlidir çünkü bizden çok yaşamıştır, bizden sonra da vakur biçimde yaşayacaktır.

 

 

*: Galatasaray Lisesi 150.dönemden kardeşlerimiz okuduğunuz yazıyı takiben bir gün sonra (30 Ekim 2018) bana yazılı bir açıklama gönderdiler.  Bahsi geçen toplantının hem tarafı hem de şahidi olduklarından ötürü burada aktarmak boynumun borcudur. Özetle; iki günlük ek sürenin toplantıdan sonra tanındığını, toplantı esnasında kendilerine çözüme yönelik net bir vizyon çizilmediğini, konuyu yargıya taşımaları halinde zarar göreceklerinin açıkça ifade edildiğini, kendilerinin aldığı hukuki görüşlere karşı bir hukuki argüman sunulamadığını, zamanın darlığı ve şahsen ya da birinci derecede yakınlar vasıtasıyla form teslimi hususundaki ısrar nedeniyle bu şartlara uyamayacak arkadaşlarını düşünerek iki günlük (net 36 saat) ek süreden istifade etmediklerini, son tahlilde haksızlığa uğramış olmayı içlerine sindiremediklerini ve konunun sağda solda bilgiden ve iyi niyetten uzak şekilde polemik malzemesi yapılmasına çok üzüldüklerini belirtiyorlar.  

Galatasaray’ın 29 Eylül’ü

Galatasaray Spor Kulübü olağanüstü genel kurul toplantısı 29 Eylül 2018 cumartesi günü Haliç Kongre Merkezinde gerçekleşti.  Son derece yüklü ve hassas gündeme rağmen toplantıya iştirak eden üye sayısının 990 civarında kalması, en kritik oylamalarda salonda 600 kişinin ancak bulunması bir trajedi olsa da bu yazıya başlarken kanımca hatırlanması gereken ilk husus, derneklerde genel kurulların en üst karar organı olduğudur. Gündemli toplanan genel kurullarda hazır bulunan üyeler istedikleri şekilde ve özgürce irade beyanında bulunurlar.  Herhangi bir dernekte seçilmiş yönetim kurullarının da beğendikleri kararları ”yaşasın sağduyu!” deyip sevinçle karşılarken, yanlış bulduklarına “böyle iş olmaz” diye tepki duyma lüksü yoktur.  Zira seçilmişler, seçenlerin emanetçisidir.

İkinci husus ise sarı-kırmızı kürsüdeki ifade özgürlüğüdür.  Hukukun açıkça suç saydığı fiiller, Galatasaray’ın hak ve menfaatlerine aykırı dezenformasyon, iftira, hakaret, haysiyet cellatlığı ve seri şekilde yalan söylemek hariç tutulursa üyeler seçtikleri konuda veya ilgili gündem maddesinin sınırlarında kalmak kaydıyla tespit yapar, görüş bildirir, önerilerde bulunur. Kulübü emanet ettiği insanları övebilir ya da kıyasıya eleştirebilir.   Kürsüdeki dakikalarını iyi kullanamayan, canlı yayından istifade ederek reklam peşinde koşan, bomboş mugalata yapanlar zaten izleyicilerden (diğer üyelerden) olumsuz reaksiyon alacaklardır.

Yönetim kurulları ise, üyelerin yaptığı tüm konuşmaları, içerikleri ne kadar aykırı olursa olsun sakince dinlemeli, hukuki risk içerebilecek konularda açık ikazda bulunmalı, cevap hakkını kullanırken de anlık duygu değişimlerine mağlup olmadan her soruyu olabildiğince net yanıtlamalıdır.

Daha mali-idari-sportif-hukuki risklere / problemlere sıra gelmeden yukarıdaki iki husus bize yeniden hatırlatıyor, Galatasaray Spor Kulübünü yönetmek çok zordur. Ateşten gömlek, iğneli fıçı gibi benzetmeleri aşacak kadar meşakkatli bir mesaidir.  Akıllı, kültürlü, deneyimli, marifetli, varlıklı olmak yetmez.  Diplomalar, takdirnameler, maddi birikimler kafi gelmez.  Birinci sınıf stratejist olmanın yanısıra, çok sabırlı, kontrollü, planlı ve görev yükünü üstlenecek ölçüde fedakar olmak gerekir.

Galatasaray için 29 Eylül 2018’in özeti neydi derseniz, tek cümleyle toparlamak gerekirse:

Neleri neden talep ettiğini yeterince anlatamadığı ortaya çıkan yönetim ile anlaşılmaz biçimde geçmişte bol keseden dağıttığı yetkileri unutan ya da beklendiği üzere geçmişteki hatalarının nihayet farkına varan kulüp üyelerinin her oylamada aritmetik çarpışmasına sahne oldu

Bu özetten bize kalan da, Galatasaray’ın en önemli konularından birinin açık, tutarlı ve bilgiye dayalı iletişim olduğudur.  Bizde tarafların ana dili aynı olsa da, bazen bir şekilde anlaşamıyorlar.  Fikren ayrı noktalarda bulunmak değil bu, birbirlerini duymuyorlar, birbirlerine güvenleri eksik ve karşılaştırmalı reel veri yerine ucuz dedikodu ortalığa veba gibi yayılıyor her fırsatta.  Galatasaray’ın en büyük sorunu fikir ayrılıkları, görüş farklılıkları, yoğurdu yerken kaşığın nasıl tutulacağı tartışması olsaydı bundan kimse gocunmamalıydı.   Bizdeki sorun daha ziyade ezberden pozisyon alma, kamplaşma ve karşısındakinin yoğurduna kara çalma hevesine dönüşüyor zaman zaman.  Bu karanlık yolun sonu boynu bükük, güdük, kadük bir kulüp yapısıdır.  Bu yoldan dönmenin çaresi ise açık ve doğru iletişimdir.  Beden dilinden seçilen kelimelere, cümle yapısından ses tonuna, mecra seçiminden doğru içerikle desteklenmiş analitik yorumlara kadar çok sıkı çalışılmalı, iletişim gurusu olunamasa bile bu uğurda emek verilmelidir.

Üstelik yazının başında tarif edildiği şekliyle en üst karar organı olsa da, genel kurul Galatasaray için her zaman en doğru kararı veremeyebilir.  Katılım oranı, oylamada hazır bulunan insanların sayısı, medya manipülasyonu, kulüp içinde durmaksızın dönen dedikodu çarkları, belli amaca yönelik dezenformasyon çabası, dikkat dağınıklığı, bıkkınlık, bilgi eksiği, şahıslar hakkında peşin hüküm, yanlış anlama, kişisel yakınlıklara binaen taraflı yargılar, vs…  Tonla çeldirici sebep var yanlış karar vermek için.

Bunca olumsuz ihtimali ortadan kaldırmak mümkün olmasa da, etkilerini en aza indirgemek için ihtiyaç duyulan şey yine reel veri, somut bilgi ve açık iletişimdir.

İlan edilen gündem “torba yasa” diye eleştirildi hatırlayacaksınız, hiç katılmıyorum.  Hukukun içinin boşaldığı ülkemizde torba yasalarda birbiriyle zerre alakası olmayan onlarca konu sıkıştırılıyor.  Bir örneğini ekte link olarak paylaşıyorum, merak eden kalabalık içeriğe bakabilir.   http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/08/20180803-20.htm

29 Eylül 2018’de üyelerin önüne gelen gündemin tamamı Galatasaray için önemli konulardır fakat gündemin açık büfede tepeleme doldurulmuş bir tabağı andırdığı da aşikar…  Bu talepler kulübün ihtiyacıdır belki ama copy-paste yöntemiyle sıralanıp güncel duruma göre ele alınmadığı, önceliklendirilmediği ve meseleye toptan yaklaşıldığı izlenimi günler öncesi üyelerde oluşmuştu.  Üyeler cumartesi günü saat 10:00’da genel kurul salonuna girerken “avukata genel vekaletname mi veriyoruz, bu kadar yetkiye gerek var mı?” diye düşünüyorsa talepte bulunan taraf maça 1-0 mağlup başlıyor demektir.

Kaçmaktan kovalamaya fırsat bulamadık” dedi konuşmasında Sayın Başkan, doğrudur.  Başkanların kulüpte her gün harcadığı 10-12 saatlik mesai çok hızlı geçer, maalesef umulan verimlilikte de geçmez.  Sadece temsil görevi, imza yetkisi, telefon görüşmeleri ve toplantılar dahi bu uzun mesainin aslan payını alır.  Demek ki ihtiyaç, kaçacak ve kovalayacak ekibin ayrılmasıdır. Ekibin ağırlıklı kısmı yangını söndürmeye çalışırken, bir kısmı da yeni yangın çıkmaması için tedbir alacak biçimde organize olmalıydı.  Galatasaray Spor Kulübünde tüm başkanlar yetki ve sorumlulukları paylaştırmalı, ekip arasındaki orkestrasyonu sağlamalı, gri alanları giderip anlaşmazlık ihtimalini azaltmalı, tereddütlerin doğabildiği karar anlarında ağırlığını koymalıdır.  Sayın Mustafa Cengiz’in dört aylık taze yönetimini uzun uzadıya eleştirmek insafsızlık olur ama yönetim kurulu da önümüzdeki 4 ayın temposunu ve hedeflerini, geride kalan dört aydan farklı programlamalıdır.

Gelelim gündemdeki maddelere ve genel kurulun verdiği kararlara:

Beyoğlu Hasnun Galip Sokak’taki eski kulüp binamız hakkında yönetim kurulu istediği yetkileri alamamıştır.  327 m2 taban alanı olan atıl durumdaki bina üzerinde yanılmıyorsam birikmiş borçlardan ötürü haciz bulunmakta. Konumu ve büyüklüğü gereği yüksek gelir yaratma potansiyeli ise soru işaretidir.  Pek çok üyenin duygusal bağı olan bina hakkında yenilik doğurucu bir işleme müsaade çıkmaması benim için asla sürpriz olmamıştır.

Galatasaray Adası ise, kamuoyunda en çok tartışılan, tabiri caizse üzerinde fırtınalar koparan en müstesna mülkümüz.  Bilhassa medya İstanbul’un incisi adanın nedense kulübümüzde kalmaması için adeta papatya falı açmakta.  Ada Galatasaraylıların hem duygusal olarak önem atfettiği, hem kulübün kudretinin sembolü olarak gördüğü mekan; hem de bugüne dek en çok kandırıldıkları, iyi niyetlerinin suistimal edildiği konudur. Bunun sorumlusu da Sayın Mustafa Cengiz ve yönetimi değildir.  Sayın Cengiz başkan seçildikten sonra ADA bir vasıf daha kazanmıştır.  Sayın başkana ve ekibine en çok haksızlık edilen konu haline dönüşmüştür.

Adayı Nişantaşı’nda büyük bir dükkanın yıllık kirasına denk bedele müstecire veren, önce BUZ sonra da SU’ya dönüştüren bu yönetim değildir.  Yetkisi yokken müstecirin kontratını beş yıl uzatan Sayın Mustafa Cengiz değildir.  Müstecire “kiracı” vasfı kazandıran hukuki düzenlemeyi yapan bu yönetim değildir.   Kanunsuz yapılaşmaya göz yuman, üyelerle alay etmeye kalkışmış Mehmet Koçarslan’la kadim dostluk kuran, hukuka intikal eden dosyaları yıllarca mahkemelerde hakkıyla takip etmeyen, ADA’yı bir sabah baskınıyla yıktıran da Mustafa Cengiz değildir.   Kira sözleşmesi sona erdiği halde adayı tahliye etmeyen kiracıya muhtelif davalar açan, ek olarak yüklü tazminat talebinde bulunan ise görevdeki bu yönetimdir.   Fakat bu yönetim ne yaparsa yapsın ADA hakkında istedikleri yetkiyi almaları zaten mümkün değildi.  Koçarslan’ın PR ajansı gibi çalışmayı marifet sayan Sözcü gazetesinde çıkan kaynağı belirsiz Beltur haberi ve adanın çevresinde bekçi gibi turlayan, oradaki varlık nedenleri de ikna edici biçimde açıklanamamış deniz zabıtası üyeleri belli ki ürkütmüştür.

Dahası, esas amaç tapusuna sahip olduğumuz 1 numaralı merkeze parsele ek olarak, ecrimisil ödediğimiz 2 ve 4 no’lu parseller için irtifak hakkı elde etmek yani mülkiyet anlamında ileri bir adım atmak olduğu halde, gündemi çok kalabalık tutan yönetim oylamaya katılan üyeler tarafından veto edilmiştir.  Bu karar da anormal ya da anlaşılmaz değildir ama umalım ki Galatasaray aleyhine menfi neticeleri olmasın.  Florya’daki üst kullanım hakkımızı uzatma konusunda önce ipe un seren, sonra da kum saati tükendikten sonra “kullanım süreniz dolmuştur” cevabını verenleri ben unutmadım!  Umalım ki hukuk hızlı işlesin, açılan tahliye davaları bir an evvel lehimize sonuçlansın.  ADA konusunda yetki alamamak yönetim kurulu açısından asli bir problem değildir ama ihtiyaç duyulmayan yetkilerin kullanılmayacağına dair verilen yazılı taahhüdün genel kurula katılan üyelerce dikkate alınmaması genel kurula hazırlık stratejisi açıdan bir yenilgi sayılmalıdır.

Mecidiyeköy’deki arsamız ve otel olması maksadıyla yapılan, kaba inşaatı tamamlanan bina hakkındaki karar ise, Ada ve Beyoğlu’ndan farklı olarak benim için anlaşılabilir bir karar olmadı.  Mecidiyeköy konusundaki yetkilere “hayır” diyen üyeler, şu anda natamam haldeki binanın bu şekilde kalmasına, gelir getirici faaliyetlere konu olmasına itiraz etmişlerdir.  Oysa Mecidiyeköy kulübümüz lehine en doğru şekilde değerlendirilmesi gereken ilk sıradaki mülktür.  Bu ret kararından nasıl bir fayda umulduğunu ben hiç anlayamadım.  Gündemin 4.4. maddesi olup, oylamaya konu olan ilk gayrimenkulümüz olması hasebiyle muhalif kanadın gövde gösterisine kurban gitmiştir diyebiliyorum ancak…  Karara istinaden Mecidiyeköy’den elde edilecek gelirle borçların azaltılması, sermaye artışı gibi finansal hamleler şu an yapılamayacaktır. Genel kurulun kararına en çok sevinenin de eski başkanımız Sayın Dursun Özbek olduğunu tahmin ediyorum, zira kendisinin taahhüt ettiği şekilde otelin Özbek Turizm A.Ş’ye senelik 5 milyon USD’den kiralanması ihtimali artık ortadan kalkmıştır 🙂

Burada yeri gelmişken hem bir konuya değinmek, hem de bir şehir efsanesini sorgulamak gerekiyor.  Seçimle iktidarın değiştiği yerlerde her zaman muhalif eylem ve söylemlere rastlanır.  Hele Galatasaray gibi birilerinin iktidar için sırasını beklermişçesine davrandığı camiada, “Bizde muhalefet olmaz, Galatasaray’da muhalefet yoktur” söylemi küçük çaplı bir şehir efsanesidir.  Biliyoruz ki muhalefetin varlığı demokrasinin gereği, karşıt fikirlerin kalitesi / kalibresi değişim ve ilerlemenin lokomotifidir.  Galatasaray üzerine alternatif fikirleri, farklı projeleri olan kişiler/gruplar olmasa, iktidar çalışma ve kendisini ispatlama azmini sürdüremez.  Dahası, iktidar sona erdiğinde yerine geçecek gücü toparlamak zaman kaybettirir.

Galatasaray’da iktidar koltuğu pek tatlı olsa da, yönetimler üretken, sorgulayıcı, dengeli, adil muhalif hareketleri, topa sert girmiş olsalar dahi, nimet olarak görmelidir.  Muhalif kişi ve grupların da, iktidarı yıpratmak ve zayıflatmak uğruna Galatasaray’ın itibarına gölge düşürmekten ve mücadeleyi nizami zeminin dışına taşımaktan özenle kaçınması şarttır.

Bu cümlelerin akabinde Galatasaray’daki temel farklılaşmanın diploma ya da alt kimlik olmadığına dair tespitimi tekrar etmek isterim.  Kamuoyunda sıkça terennüm edildiğinin aksine, Galatasaray’daki yarılma Liseliler – Liseli olmayanlar üzerinden okunursa yüzeysel ve hatalı neticelere varılır.  Bizdeki temel ayrım Galatasaray’ı sosyal kulüp olarak görenlerle, spor kulübü olarak sahiplenenler arasındaki görüş ve tercih farklarıdır.

113 yıllık kulübü ismini bilmediği gençlerin top koşturduğu elit bir sosyal kulüp olarak görenlerle, sosyal tesisleri de olan güzide bir spor kulübü olarak sevenlerin farkından bahsediyorum.  “Galatasaray’dan benim çıkarım ne?” diye soranlarla “Galatasaray’a nasıl faydalı olurum?” diye kendini paralayanlardır esas sınıflama.  “Ben değil biz” diyerek bilhassa öne çıkmayan mütevazı ruhlarla, her fırsatta “medyada boy göstermeye uğraşan” ucuz egolardır gerçek ayrım.   Eşi, dostu, arkadaşı, iş ortağı, maaşı, sermayesi, ihalesi için fikir ve pozisyon değiştirenlerle, “mevzubahis Galatasaray ise vicdanımdan başka rehber tanımam” diyenlerin kavgasıdır sarı-kırmızı…

Sayın Mustafa Cengiz ve yönetimi 29 Eylül 2018’i ve bundan sonrasını “Mektep diploması” üzerinden okursa doğru değerlendirme yapamayacak ve hataya düşeceklerdir.  İkinci tahminim de, bu kulüpte Galatasaray Lisesi üzerinden gerginlik yaratmak isteyenler ya da kulüp içi siyasi çekişmeleri tribünlere, medyaya, sokağa taşıyanlar eninde sonunda kaybedecektir. Uzun vadede hep kaybetmişlerdir, hiç şaşmaz.

Sosyolojik analiz denemesine ara verip, cumartesi gününün gündemine dönelim. Kemerburgaz’da yeni kamp tesisi inşa edilmesi planlanan parsel hakkında oylamaya katılan üyeler oy çokluğuyla onay vermiştir ama bu oylamada 145 üye ret oyu kullanmıştır ??  Galatasaray’a tahsis edilen arazideki gecekondu benzeri mandıradan günlük süt almadıklarına ya da aynı yerde maden ruhsatıyla çimento üretimi yapan şirketin ortağı olmadıklarına göre bu 145 üye ne amaçlamıştır, hakikaten merak ediyorum.  Florya’nın tapusu ve kullanım hakları bizim aktifimizden çıktığına göre, müteahhit firma Florya’yı boşaltmamız için gün sayarken, Kemerburgaz hakkında herhangi bir tasarrufta bulunamayacak isek idman tesislerimizi nereye taşımamız bekleniyordu?  Yeşilköy plajında, Maçka parkında ya da Validebağ korusunda mı idman yapsın futbol takımımız ?  Kemerburgaz hakkında cumartesi günü sorulmayan, en azından benim duymadığım sorular ise şunlardı:

  • Spor tesisi kurma amaçlı kullanımımıza verilen bu arazinin üzerindeki işgaller ve maden ruhsatını çözmek devletin işi midir yoksa kulübümüzün mü? Bu arazi neden “çöpsüz üzüm” olarak bize geçememektedir ?
  • Kot farkı 40 metre olduğuna göre, arazinin yapısından kaynaklanan hafriyat yükü ve yapılması planlanan tesisin ne kadar amaca uygun & kullanışlı olacağı hesaba katılıyor mu ?
  • En önemlisi, Florya Metin OKTAY Tesislerinde her şey Galatasaray Spor Kulübü’nün helal parasıyla, bu kulübü yıllardır yönetenlerin alın teri ve emeğiyle inşa edilmişti. Florya’dan çıkarken tesislerimiz yıkılacak ama Kemerburgaz’daki tesislerin sıfırdan tüm maliyeti kulübümüz tarafından üstlenilecektir. Neden bu anlaşma Sayın Özbek döneminde yapılırken, en azından yeni tesislerin kaba inşaatı yıkılan mülkümüze mukabil Emlak Konut tarafından üstlenilmemiştir ?  Zira adil bir değişim bunu gerektirmekteydi.
  • En kritik soru ise, bu tesisleri bihakkın inşa edecek bütçemiz, kaynağımız var mıdır? Benim bildiğim YOKTUR !

Diğer maddelerin aksine KEMERBURGAZ konulu 4.6. maddesinde gündemin eksik olduğunu düşünüyorum.  Bu araziyle ilgili TAKAS ve TRAMPA yetkisi de istenmeliydi zira Kemerburgaz’ın başımızı çok ağrıtacağını, beklentilerimize tam da uygun olmadığını hissediyorum.  Metrekare cinsinden eş değer ama daha problemsiz bir araziyle, eğer mümkün olursa takas edilmesinde şahsen fayda görürüm.

4.7. maddesi Aslantepe’de inşa edilecek çok amaçlı kapalı spor salonu için oylamaya katılan üyeler yönetim kuruluna talep edilen yetkileri verdiler.  Burada sorulması gereken ilk soru belli: “Bizim bu spor salonunu inşa ettirecek kaynağımız var mıdır?”  Cevap yine aynı, maalesef yoktur.  Hatırlanacağı üzere Türk Telekom Arena stadının açılır kapanır çatısını yapamayan kulübümüz, bu vecibesine karşılık Ali Sami Yen Spor Kompleksinde 15.000 kişilik çok amaçlı kapalı spor salonu yapmayı taahhüt etti.  Proje bedelinin anahtar teslimi 100 milyon USD’yi bulacağını varsayabileceğimiz bu büyük projede yatırımcı bulamazsak, başka bir deyişle spor salonunu yapamazsak başımıza ne gelecek?  Şartlar eskiye döndüğü için açılır-kapanır çatıyı yapmakla mı yetineceğiz yoksa bu eski yükümlülüğümüze ek olarak kallavi bir tazminat da ödeyecek miyiz?  “Spor salonu için Galatasaray’ın kasasından bir kuruş çıkmayacak” diyen eski başkanı sorgulamayanların içinden, bunu da merak eden çıkmadı nedense.

Geldik en ilginç gündem maddesine, yönetimin istediği yetkileri alabildiği 4.10. RİVA… Herkesin bildiği üzere yıllarca varlığıyla bize ferahlık veren, yıllarca tek başına borçlarımızı kapatacağı zannedilen RİVA 22 Ekim 2016 tarihindeki olağanüstü genel kurul toplantısında vedalaştığımız bir mülkümüzdü.  Çaresizlikten ötürü tapulu taşınmazını elden çıkarmak zorunda kalanların o günkü heyecanını, neşesini, coşkusunu hiç unutmayacağım!!

https://www.galatasaray.org/haber/kulup/riva-ve-floryaya-onay/33669

Hasılat paylaşımı yöntemiyle ve RERERE RARARA tezahüratlarıyla uğurlanan RİVA bugün kulübümüzün aktifleri içinde değildir, tapusu bizde değildir ama hatırlayın Sayın Özbek RİVA için satış yetkisi talep etmemişti.  Buna rağmen alınan sonuç “satış işlemi” ile aynı noktaya varmıştır.  Dolayısıyla yine satış yetkisi talep etmeyen Sayın Mustafa Cengiz’in “Galatasaray Spor Kulübü başkanının sözüne güvenmiyor musunuz?” serzenişinin üyeler nezdinde karşılığı pek yoktur.  Ayni sermaye  konusunun cumartesi günü üyeler arasında alerjik reaksiyonlara neden olması da bu yüzdendir. Biz ne başkanlardan ne sözler duyduk, çoğunun da sonu hüsran ve hayal kırıklığı oldu. O yüzden kulüp üyemiz Sayın Ayhan Özmızrak’ın Eylül ayı divan toplantısında pek güzel ifade ettiği şekilde: “Bizim sütten ağzımız yandı, yoğurttan bile yandı, o yüzden şimdi dondurmayı üfleyerek yeme durumundayız, kusura bakma başkan

Kurumlarda devamlılık esastır, önceki başkanların istediği yetkileri Mustafa Cengiz yönetimi de talep edebilir ama insanlarda da hafıza esastır. O insanlar ki yaşadıkları ve geride bıraktıkları sıkıntıları hatırlayarak direnir hayata.

RİVA’da 4.10. maddesine konu olan husus 8.423 m2 alanın okul yapılması amacıyla terk edilmesiydi.  Bu evvelce onaylanan projenin mütemmim cüzüdür, ayrılmaz parçasıdır. Üzerinde tartışılacak bir detay yoktur, bu terk geciktikçe proje başlamaz ve Galatasaray gelmesini umduğu gelirden mahrum kalır.  Dolayısıyla insan doğal olarak oy birliği bekliyor ama buna da karşı çıkan var. “Müteahhit firmayla alıp veremediği mi var acaba bazı üyelerin?” diye düşünürken, tekrar gündem maddesini okuyorum.

İmar planı, imar izni, ruhsat, terkin, devir, bağış kelimeleriyle istenebilecek yetkiye “ipotek-rehin-ifraz-tevhid-ayni sermaye-kiralama-inşaat-tefrişat” pek çok terim doldurulmuş. Terk edeceğimiz arazi parçasını kime ipotek edeceğiz, neresini bölüp nereyle birleştireceğiz, özel okul yapıp birine kiraya mı vereceğiz, devlet okulunu biz mi inşa edeceğiz diye başlayıp onlarca soru türetilebiliyor.  Uzmanlık alanı gayrimenkul olmayan üyelerin kafasını iyiden iyiye karıştırmanın sonucu diye düşünüyorum aleyhte kalkan elleri.

Florya hakkında herhangi bir yetkisi yokken Beştepe ziyareti sonucu Emlak Konut ile ön protokol imzalarken Sayın Dursun Özbek, keşke bu hassasiyet gösterilseydi?  Metnini görmediğimiz bir hasılat paylaşımı anlaşmasını TL üzerinden imzalamayı hararetle onaylarken üyeler keşke bu kadar titiz olunsaydı?  9 Temmuz 2011’de bu genel kurul, dönemin başkanı Sayın Ünal Aysal’a RİVA’nın tamamı için (1.176.000 metrekare) SATIŞ, DEVİR, TRAMPA, TAKAS yetkisini dahi kolayca verdi.  O gün bu satırların yazarı ve birkaç kişi dışında kimse Tüzüğün 145.maddesini hatırlatmadı.  Sayın Aysal istese 2011 ya da 2012’de Riva’yı topraktan satar ya da başka bir araziyle değiş tokuş edebilirdi ve kimsenin gık demeye hakkı olmazdı. Neyse ki Ünal başkan bu yetkisini o dönemde düşüncesizce kullanmamıştı.

Her ne kadar Sayın Mustafa Cengiz’in kürsü hitabı ve basın temaslarında mizah unsurunu ölçüsüz kullanmasını pek beğenmesem de, cumartesi günü verdiği ZÜĞÜRT AĞA sinema örneği çok yerindeydi.  22 Ekim 2016’da Riva-Florya için yetki talep edilen olağanüstü genel kurul toplantısında divanı yöneten İrfan Aktar’ın 47 olarak saydığı ama tahminimce 100 civarı “HAYIR” oyu veren üye vardı salonda, bugün kime sorsam “ben de yetki vermemiştim, bilinmeze gitti, ziyan oldu Riva-Florya” diyor. İnsan bazen hayret ediyor.

Gündemin 6. Ve 7. maddelerinde ise Basketbol ve Voleybol branşlarını yönetecek birer anonim şirket kurmak üzere yetki istendi. Benzer yetkileri Sayın Ünal Aysal da gündeme getirmişti.  Sporun özüne vakıf insanların ilk soracakları soru şudur: “Bunlar sıradan sermaye şirketi olmadığına göre, bu şirketleşme modelindeki oyun planınız nedir?”

Ödenmiş sermayenin 100 bin TL ya da 1 milyon TL olmasının bu aşamada herhangi bir anlamı yoktur.  Mühim olan, hangi sağlam ve somut gerekçelerle bu iki branş Dernek bünyesinden çıkartılacaktır?  Sadece finansal verilere bakılarak bu iki branşın yıllardır zarar ettiği ve Dernek bilançosuna ağır kayıplar verdirdiğini söylemek yanlış olmaz.  Son 10 sezonda basketbol ve voleyboldaki takımlarımızın yarattığı gelir-gider farkı 155 milyon USD zarar olarak kayıtlara geçmiştir. Öte yandan bu kulüp pek çok şirket kurarak “kurumsallaşacağını” zannettiği halde, hakikatin tam ters istikamette tecelli ettiğini de biliyoruz.  Yıllar yılı kurulan şirketlerin hiç biri zarar sarmalından çıkamadı, dahası Galatasaray Spor Kulübü genel kurulunun denetimi dışına çıkan bu ortamlarda neler olup bittiğini de tam olarak bilemiyoruz.  Grup içi maliyet transferleri, ilişkili şirketlerin birbirlerine borçlanmaları ve pek çok husus geçmişte yönetim kurullarının kısa vadeli hedef ve çıkarlarına göre şekillendi, bu kararların ne kadar isabetli olabildiği çoğu zaman sorgulanamadı.

Kısa vadede amatör branşların en büyük umudu, profesyonel futbolda tam ve zamanında ödenen stopajları belli koşullarla spor kulüplerine iade ederek devletin geliri kıt bu branşlara temin edeceği can suyudur.  Revize edilen 2018 bütçesinde amatör branşların gelirlerinde bu tahakkukların da gerçekleşeceği varsayılmıştır. Her ne kadar ilgili bakanlıktan bu konuda bir mukteza talep edilmişse de, uzun vadede devletin kamu yararına dernek (Galatasaray SK) ile kurulacak bu anonim şirketler arasında fark gözetebileceğini düşünüyorum.  Stopaj katkısının sonsuza dek sürmeyeceğini de hesaba katarsak bu branşlarla ilgili şirket kurmadan önce, sporcu seçiminden – yaş gruplarındaki idman metodlarına, çalıştırıcıların standartlarından federasyonlardaki temsil konularına dek basketbol ve voleybola dair kapsamlı bir stratejik plan gerekiyor. Gerekiyordu ama yönetim bu konuda bir sunum yapmadı.  Bu müstesna planın tatbiki için ayrı bir kurumsal yapının neden gerekli olduğu ayrıntılı biçimde izah edilebilmeliydi. Eğer böyle bir yol haritası yoksa, bu talebi onaylamak için gerekçe bulamayan kulüp üyelerine kimsenin darılma hakkı yoktur.  Bu oylamada hazirun “HAYIR” oyu vererek kanımca makul ve tutarlı bir karar vermiştir.

Gündemin 8.maddesinde ise kulübümüzün ve Galatasaray Sportif A.Ş’nin mali yıllarının birleştirilmesi (konsolide edilmesi) öneriliyordu. Nihayet kimsenin karşı çıkmayacağı bir madde bulmuştuk ancak bu idari kararın kaçınılmaz sonucu olarak Tüzük maddesinin redakte edilmesi gerekiyordu. Başka bir deyişle, tüzük maddesi değişecekti ve bu sefer Tüzük metninin iki maddesi çarpıştı.  Biri 87/34 yani mevzuata uyum çerçevesinde yönetime inisiyatif tanıyan madde, diğeri 166 yani tüzük değişikliğinin ancak bu amaçla düzenlenmiş toplantılarda gerçekleşmesi ve aranan istisnai nisap oranlarını belirten maddeydi.  Görüşlerden biri yönetimin kulübün faydasına ve mevzuatın da imkan verdiği değişikliği yaparak tüzüğü güncellemesi, diğeri ise hukukun temel ilkelerinden biri olan usulün esasa mukaddem olduğuydu.  Toplantının hakimi konumundaki divan başkanı Avukat Metin Sinan Aslan usulen bu gündem maddesinin görüşülmesini münasip bulmadı ve toplantıyı açmadan önce inisiyatif kullanarak müzakere sırasından çıkardı. Hemen solunda oturan hukukçu Prof. Murat Develioğlu da hukuk tekniği açısından gerekçeyi açıkladı.  Her ne kadar İstanbul Üniversitesi’ndeki lisans eğitiminde hukuk dersleri alsam da, sonra Açık Öğretim Fakültesi’nde Adalet bölümünü bitirsem de hukukçu vasfına sahip değilim.  Hem Metin Sinan Aslan’ın, hem Murat Hoca’nın izahatı bana makul geldi ama mali yılları birleştirme fırsatını da kaçırdık, bütçe disiplini açısından çok anahtar bir hamle olacaktı.   Cumartesi günü usul somut faydayı mağlup etti ama ilk fırsatta bu değişiklik “usulünce” gerçekleştirilmelidir.

Hukukçu demişken, sayın başkanımız hitabında “yarım hukukçu” olduğunu söyleyiverdi. Doğrudur, Mülkiye mezunu olup kamu sektöründe yöneticilik yapan insanlar mevzuat hakkında deneyim ve birikim sahibi olurlar, hukuk özneleri ve anlaşmazlıklar hakkında mantıklı çözümlemelerde bulunurlar.  Öte yandan kürsü performansı açısından “yarım hukukçu” ifadesi biraz sıkıntılı.  Öyle ya, sizi dinleyenler arasında köklü üniversitelerde kürsü sahibi akademisyenler, ana bilim dalı başkanları, sektörün deneyimli / cevval avukatları hatta Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanı olabilir.  Birkaç tane hukuk fakültesi açıp / kapayacak kadar hukukçunun olduğu yerde mesleki espri yapmak risklidir, insanlar alınganlık gösterebilir, hatırlanacağı üzere kürsüye daha sonra gelenlerin bazıları da “tam hukukçu” olduklarının altını çizmişlerdir.

Ne demiştik yazının başında, “Galatasaray Spor Kulübünü yönetmek çok zordur”.  Bir metne bağlı kalmadan kürsüde irticalen konuşmak da aynı biçimde zordur.   Bu vesileyle divanı yöneten kardeşim Metin Sinan Aslan’a ve ekibinde yer alan Prof. Murat Develioğlu, Avukat Aslı Geçgil, Avukat Kemal Kumkumoğlu ve Avukat Bora İkiler’e emekleri için teşekkür etmiş olalım.

Gündemin 9 ve 10.maddeleri üyelik aidatlarıyla ilgiliydi.  Üyelerin her yıl ödemekle mükellef olduğu aidatın 300 TL’den 400 TL’ye yükselmesi normal bir taleptir. İki yıl önce 500 TL olmasını önermiş biri olarak, bence herhangi bir sorun yok ve zaten büyük ekseriyetle kabul edildi.   Bir sefere mahsus tahsil edilen üyeliğe giriş ödentisinde ise %100 zam talebi 111 oya karşı 114 oyla kabul edildi. Buradaki ilk sorun, kulübümüze üye olmak isteyen binlerce kişiyi ilgilendiren bir mevzu sadece 225 kişiyle oylanmıştır ve iki kişi karar değiştirse farklı bir sonuç alınabilecekti.  Galatasaray’da genel kurullara katılım konusu kanayan yara olmayı sürdürmektedir, bunu tedavi etmek için her türlü fikir acilen tartışılmalıdır.   Net biçimde ortada olan şudur, bu kulübün taze kana ve yeni heyecana ihtiyacı vardır. Ortak aklı besleyecek, Galatasaray’ın saygınlığına yakışacak yeni üyelere ihtiyacı vardır.  Üye olduğu halde bir şekilde uzak duran ya da kulübün demokratik süreçlerinden soğumuş insanları geri kazanma ihtiyacı vardır.  Şahsi fikrim, Galatasaray Spor Kulübü 2019 yılının ilk ayında Tüzük tadil kongresine gitmelidir, tedaviye kulübün anayasasından başlamalıdır.

Prensip olarak olası tüm tüzük tadil taleplerinin üçe ayrılmasının faydalı olacağına inanıyorum.

1) Mevzuata uyum, iyi yönetim ve etkin denetim hedefine yönelik iyileştirmeler

2) Tüzük metni içindeki uyumsuzlukların ya da fiili durumlara çözüm getiremeyen eksiklerin giderilmesi   (örnek: -baskın basanındır- diye tek taraflı seçim kararı alan başkanların elindeki zamanlama kozunu geri almak)

3) Kulübe üye alımı gibi özel nitelikte yenilik doğurucu hükümler

Birinci ve ikinci gruptaki tüzük tadilatı üyelere doğru anlatıldığı takdirde, kahir ekseriyetin oyuyla geçerlilik kazanacaktır.

Üçüncü gruptaki değişiklik ise öncelikle sabır, empati ve olgun tartışma kültürü gerektirir ki, dönem dönem bu konuda sıkıntı yaşanacağını tahmin etmek yanlış olmaz.

Dokuzuncu madde gereği A grubu için 600 TL olan giriş ödentisi 1.200 TL’ye, E grubu için 10.000 TL olan giriş ödentisi 20.000 TL’ye yükselmiştir.  Oransal olarak tüm üyelik gruplarında aynı oranda zam yapılmıştır.  Bir önceki fiyat güncellemesi 2003 senesinde yapıldığı için hangi mali parametreye bakarsanız bakın %100 artışın fahiş olduğu iddia edilemez.  Buraya kadar mesele yok.

Mesele nedir peki?  A grubu ile E grubu arasındaki 16,6 kat fark oransal olarak sabit kalsa da, nominal fark artmış, dışarıdaki adaletsizlik duygusu perçinlenmiştir.  Dahası artışlar, bu yaz başvuran üyelere de tatbik edilecektir.  Kulübümüzde üyelikler 2019 yılından itibaren hüküm doğuracağı için hukuken bu uygulama doğrudur ama acaba adil midir?  Bir an için kendinizi üyelik başvurusu yapmış biri olarak düşünün.  Şahsi tasarruflarınızdan 10.000 Türk Lirasını bir kenara ayırdınız, iki referans üye imzası bulup başvurdunuz, Sicil Kurulu bu yıl önüne gelen 1032 adet E grubu başvuru içinde sizi üyeliğe ehil ve layık buldu. Cumartesi günü rakam 20 bin TL’ye çıktı ve sizin hesabınız şaştı.  Galatasaray Spor Kulübü genel kurulu “tuzu kurular koalisyonu” değildir, olmak mecburiyetinde de değildir.  Artış kararı doğru mudur, doğrudur.  Eşit biçimde tatbik edilmiş midir, evet.  Adil midir, emin değilim.  Nasıl ki yıllık aidat 2019’dan itibaren 400 TL’ye yükselmişse, bu yaz başvuranların da başvuru anındaki mali vecibelerden mesul tutulmasını isterdim.  Ha alınan karar teknik olarak yanlış mıdır, değildir ama üye olarak benim içime tam sinmemiştir.

Üyelikler konusunda iki genel geçer kabule sahibim.  İlki A grubu ile E grubu arasındaki 16,6 kat farkın sürdürülemez hale geldiği ve net olarak azaltılması gereğidir.  Bu konuyu hem kulübün geçmiş müktesebatı hem de zamanın ruhu açısından çok sağlam gerekçelendirebiliyorum kendimce. İkincisi de üye sayısının ya da giriş ödentilerinin her ne kadar bilançoda finansal karşılığı olsa da, kaderimizi değiştirecek mali kaynak ya da kreatif mali çözüm olarak sunulmasının hatalı olduğudur.   Varsayalım ki bizim üyelik giriş ödentimiz standart 1905 TL olsun ama her sene belli sayıda kulübün işleyişine sınıf atlatacak, milyon dolarlık projeler realize edecek, dünyanın farklı coğrafyalarında manevi itibarı olan mümtaz Galatasaraylıları kazanalım.  Bu hipotez gerçekleşse, kazancımız kıyas kabul etmeyecek biçimde daha büyük olurdu.

En sona gündemin 5.maddesini bıraktım. Revize bütçe talebi ve mali sunum. Sıkıcı gayrimenkul konuları, sakız gibi uzayan saatler, olağanüstü genel kurul gündemine sadık kalmayan manasız konuşmalar, öfke patlamaları, ölçüsüz tepkiler arasında kürsüye Kuzey Avrupalı soğukkanlılığıyla biri çıktı ve yıllardır görmediğim şekilde sunumunu yaptı.  Başkan Yardımcısı Sayın Kaan Kançal günün tüm telaşını ve stresini sanki yaşamamış gibi kürsüye geldi, excel tablolardaki rakamları okumadı, finansal analist gibi yorumladı.  Bütçe disiplinini süslü laflarla anlatmadı, kulübün günlük işleyişindeki aksaklıkların ilacı olarak reçete etti.  Mart 2018’de kabul edilen ve şirazesinden tamamen çıkmış bütçenin iyimser ve hatalı varsayımlarını hiç etrafından dolanmadan itiraf etti, eksikleri anlattı, risklerden bahsetti, uzun vadeli çözümü nerede gördüğünü izleyicilere aktardı.  Birkaç yanlış kelime seçimi ve dil sürçmesi dışında, yıllardır görmediğim şekilde berrak, anlaşılır ve tane tane anlattı her şeyi.  Genel kurullarda uzaktan gördüğüm, bu yönetimde görev alana dek hep geri planda kalmayı tercih etmiş birinin kulüp için nasıl bir değer olabileceğini gördük.  Günün yıldızı henüz dört aylık yöneticilik deneyimi bulunan Sayın Kaan Kançal oldu diyebiliriz.

Rakamlara geldiğimizde ise durum içler acısı… Kulübümüzün 2018 yılında 239 milyon TL faiz ve finansman gideri ödemek durumunda kalacağını öğrendik.  Dikkat buyurun, kulüpten bahsediyorum içinde Sportif A.Ş. ve futbol yok!  Bir üyemizin kürsüde değindiği gibi, kulübün içinden çıkan şirketler kulübü yemeye başladılar.  Grup içi faiz yükü diye bir gider kalemine sahibiz, yapılan sunuma göre rakamsal karşılığı tam 62 milyon TL!! Kulüp ve şirketler arasındaki borç/alacak ilişkisine konu olan faiz oranını sorgulayan çıkmadı ama, oysa merak edilmeli.  “Bir cepten alıp diğerine koyuyoruz, kurcalamayın” diyecek kimse çıkacağını zannetmiyorum.

Geriye dönüp baktığımızda AIG ile dünya kulübü olma hayallerinden, yanlış şirketleşme modeline; giderlerde savurganlıktan gelir kalemlerinin ziyan edilmesine dek yıllardır sürdürülen denetimden uzak, keyfi ve plansız yönetimlerin bizi getirdiği nokta budur.  Buradan dönülebilir mi bilmiyorum ama eğer acı reçeteye razı olmak şartıyla bunu denemezsek sonumuz Medeni Kanunun 87/3 maddesinde bellidir. Geçen yıl kürsüden de paylaştım Galatasaraylılarla, borç ödemede acze düşme hali derneklerin kendiliğinden kapanma gerekçesidir maalesef!   “Galatasaray’a bir şey olmaz” mantalitesinden herkes derhal sıyrılmak zorundadır.  Başka spor kulüplerinin bizden daha kötü durumda olması, Galatasaraylılar için mazeret ya da avuntu olamaz.

Çok çetin şartlarda sürdürülen mücadele, yıllar içinde birikerek gelen sıkıntılarla olabilecek en sancılı aşamaya geldi.  Sayın Kançal’ın sunumunda dikkat edenler olmuştur mutlaka, mali yıllar bazında öz kaynakların nasıl eridiğini anlattı.  Benim değerlendirmelerime göre Galatasaray’ın yakın geçmişteki dönüm noktası 2012 yılıdır.  31 Aralık 2012 itibariyle bu kulübün konsolide borç-alacak farklı 377 milyon TL iken, öz kaynakları +335 milyon TL idi.  Gayet yönetilebilir bir boyuttaydı borçlar ve dümeni nurlu ufuklara kırmak mümkündü.  Kulüp başkanımız Sayın Ünal Aysal o dönem bunu tercih etmedi, kerameti kendinden menkul “bilanço büyüklüğü” söylemiyle bize hayali bir Neverland çizdi.  2014 yılında o mali yıla eşlik eden trajik finansallar eşliğinde aniden görevi bıraktı.  2012’de dümeni kırabilecek gemi, bugün 1,2 milyar TL borç-alacak farkı ve eksi (620) milyon TL öz kaynak ile hem karaya oturdu, hem de gemide yangın var.  Mevcut yönetim bugün finansal çözümleri kurgularken elinde hiç olmadığı kadar az opsiyon kaldığı için, şapkadan tavşan değil itfaiyeci kostümü giymiş tavşanlar çıkarmak zorunda.   Allah yardımcıları olsun.

Bu çok uzun ama sıkıcı olmadığını umduğum yazıyı Sayın Başkanımıza ve yönetim kurulumuza naçizane bir tavsiye ile bitirmek isterim.  Sizler kulübün acı gerçeklerine en yakın insanlarsınız. Kararların sorumluluğu, imzanın ağırlığı, rakamların felaketi hepsi günlük hayatınızın parçası.  Standart bir üyeden çok çok daha fazla bilgiye sahipsiniz. Bu bilgiler sizi üzüyor, yıpratıyor, bezdiriyor olabilir. Normal insanların taşıyacağından çok daha fazla strese maruz kaldığınızı da tahmin ediyoruz, biliyoruz. Yine de bu olumsuzluklar fevri davranışlara, anlık parlamalara, kontrolü yitirmeye neden olmamalıdır. Öfke bir hitabet sanatı değildir, gerilim bir iletişim yöntemi olamaz. Herkesi memnun etmek mümkün olamayacağı gibi, herkesin ucundan çekiştirdiği bir iş planı da sağlıklı işlemez. Her daim sakin, soğukkanlı ve en başta üzerinde anlaştığınız oyun planına sadık kalmalısınız. En mesnetsiz, en incitici eleştiriye bile sabırla yaklaşmalısınız. Temsil ettiğiniz kulübe layık olmak için kendinizden fedakarlık yapmanız gereken anlar da olacaktır.  Müşkül bir durum farkındayım ama bilhassa emanetçisi olduğunuz genel kurulla zıtlaşmak, inatlaşmak, neticesi Galatasaray’a fayda sağlamayacak kısır çekişmelere girmek gibi bir lüksünüz ne yazık ki yoktur. Olmayacaktır da.  Daha önceki yönetimlerin de yoktu, bunu ihmal edenler bedel ödemek zorunda kaldı. Onca emeğinize sadece yaratılan algı yüzünden yazık olsun istemiyorsanız, iletişimi doğru yönetmek durumundasınız.

Son sözü, Osmanlı devletinin banisi ve ilk lideri Osman Gazi’ye nasihat eden Şeyh Edebalı’ya bırakalım, kıssadan hisse olsun.

EY OĞUL, ARTIK BEYSİN !

Bundan sonra öfke bize, uysallık sana

Güceniklik bize, gönül almak sana

Suçlamak bize, katlanmak sana

Geçimsizlikler, anlaşmazlıklar bize, adalet sana

——–    ——–

Ey Oğul, bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana….

Aynı gemide miyiz?

Hafızası iyi olanlar için zor bir ülke burası, tekerrürden ibaret tarih sahnesinde sürekli “sar geri / al ileri” replay modunda aynı film izlettiriliyor bize…

Bilhassa parasal konularda işler sarpa sarınca, makro ekonomik göstergelerin bozulmasından ötürü toplumda görmezden gelinenlerin bile desteği lazım olunca en sık duyduğumuz repliklerden biridir “Aynı Gemideyiz

Her şey tıkırındayken ise “biiiz ve onlaaaar” haykırışları kulaklarımızda çınlar.  Herkes aidiyetine, kartvizitine, adamına ve parasına göre muamele görür.  Kimse başkasının derdiyle dertlenmez, empati kurmaz, komşu komşusunun aç mı tok mu olduğunu merak etmez.  Yok sayma ve ötekileştirme geminin kamaraları arasındaki sınıf farkını aşar, saygıdeğer yolcular ile ambardaki fareler ayrımına kadar uzanır.

Onlarca çocuğu bir yıl boyunca okutacak parayı bir haftalık yaz tatilinde harcayanlarla, tek evladını devlet okuluna göndermek için kendisinden bağış adı altında “kayıt parası” istendiğinde yutkunanlar birbirlerini asla görmez, bilmez, düşünmez. Aynı fatura kuyruğuna girmez, aynı etkinlikte yan yana bulunmazlar. Hani olmaz ya, kazara aynı semt pazarına gitseler bile malı iyi olanla, fiyatı ehven olan tezgahlar arasında ayrı gayrı düşerler.

Hakikaten aynı gemide miyiz yoksa bizim devasa gemiyi sığ ve karanlık sulara sürükleyenler kılavuz kaptanın teknesinde paralel bir hayat mı yaşıyorlar?

Aynı gemideyiz korosunun beş tip solisti bulunuyor.

  1. Başarısızlığına ortak, beceriksizliğine kılıf, propagandasına kalabalık arayan iktidar
  2. İktidarın yancıları, yalakaları, maaşlı adamları
  3. Milyarder seviyesindeki patronlar ve global ölçekte yüksek refah düzeyini mevcut düzene borçlu olanlar
  4. Aynı gemideyiz şarkısına iştirak etmez ya da detone olurlarsa iktidar tarafından yaftalanmaktan korkanlar
  5. Aynı gemide olduğumuza samimi olarak inananlar

Gördüğüm kadarıyla o aynı geminin güvertesinde üç popüler şarkı var

  • Tadımız kaçmasın, dolar her yerde yükseliyor, zararı hepimize
  • Mahallenin delisi Trump aklına eseni yapıyor, bu hakaret hepimize
  • Yenilmeyeceğiz, boyun eğmeyeceğiz, biz kazanacağız, eyyy Amerika vs.

Sırayla gidersek eğer:

  • İktidarın durumu çok net, karşılarında siyasi muhalefet ya da üzerlerinde TBMM ve yüksek yargı denetimi olmadığı için tek endişeleri toplumsal muhalefetin güçlü bir itirazda bulunma potansiyeli. Bunu önlemenin en kısa yolu “birlik ve beraberliğe her zamankinden çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde” dış güçler / şer yuvaları / ülkemiz üzerine oynanan oyunlar benzeri komplo teorileri anlatmak. İnananları “vatanperver”, inanmayanları “dış güçlerin piyonu”, “vatan haini” “terörist” “çapulcu” vs. diye ayrıştırmak ve kışkırtmak. Zaten iktidarın yancıları ve yalakaları da aslen bu ayrışma ve kamplaşma ateşine benzin dökmekle mükelleftir. 24 Haziran 2018 gecesi ruhsatsız silahlarla sağa sola ateş etmek bu mükellefiyetin parçasıdır örneğin!
  • Patronların ve süper müreffeh kesimin de oyun planı net. Bir kere bu grubun kişisel veya aile düzeyinde en ufak bir kaygıları, endişeleri bulunmuyor.  Euro, dolar, sterlin, swiss francs, külçe altın artık her neyse, dünyanın herhangi bir yerinde onları yaşatacak bir serveti eskilerin deyimiyle iddihar etmişler, kenara ayırmışlar.  Bulundukları konumu, yararlandıkları vergi aflarını, en ziyade müsaadeye mazhar olma imtiyazını, hukukun üstünlüğünü yok sayabilme ayrıcalığını bu iktidar 16 yıldır sağlıyor.  Riske girmeye gerek yok dolayısıyla gemi aynı, kamaralar birinci sınıf!
  • Erdoğan’ın kindar olduğunu bilenler, yükselmeyi umanlar, fark edilmekten ve ezilmekten korkanlar koro kalabalığının içinde, arka sıralarda “aynı gemideyiz” şarkısını terennüm ediyor.
  • Samimi olarak aynı gemide olduğumuzu inananlar ise memleketin dört bir yanında aynı anda dövizin yükseldiğini, hep birlikte fakirleşerek ülkeler liginde küme düştüğümüzü, Trump denen şımarık züppenin hepimizle alay ettiğini, el ele verirsek bu yangından sağ çıkacağımıza inanıyor. İyi niyetli güzel insanlar bunlar, üzülmeseler keşke..

Peki nasıl oluyor da dış güçler böyle fütursuzca Türkiye’nin dengeleriyle oynayabiliyor, bize operasyon çekiyorlar?  Madem çok güçlü bir devletiz, neden bu tip kirli oyunlara bağışıklığımız yok?  Dünyada nasıl bir yer işgal ediyoruz ki, alt tarafı sıcak para trafiği ve döviz kuru üzerinden alt üst oluyor ekonomimiz?  Nasıl oluyor da Pakistan rupisi, Tunus dinarı, Etiyopya birri hatta yaşanan insani drama üzülüp yardım gönderdiğimiz Myanmar kyatı TÜRK LİRASI kadar değer yitirmiyor ??

En basit ifadesiyle verimsiz bir ekonomiye sahibiz, ürettiklerimiz global pazarlarda katma değeri yüksek ürünler kategorisinde değil, cari açığımız endişe verici boyutta, ihracatımız içinde ithal girdilerin payı yüksek, son yıllarda dış borç stokunun GSYİH’ye oranı sürekli yükseliyor, dolayısıyla her yıl ödememiz gereken dış borç ve faizi artıyor.  2002’de 129 milyar USD olan dış borç, 2018’de 450 milyar doları aşmış durumda.  Bütçe açığına ek olarak, denge denetleme kurumları iyi işlemediği için toplanan vergilerin harcanma şekli ülkenin öncelikli ihtiyaçlarına ve 21.yüzyılın beklentilerine uygun olamıyor.  Dünyadaki tüm ülkeler kendi topraklarına doğrudan yatırım çekmek, uygun koşullarla borçlanmak için uğraşırken Türkiye “risk primini” yükselten acemi adımlar atarak herkesin tersine bir seyir izliyor.  Coğrafi olarak baktığımızda doğrudan yatırım ve ihracat pazarı olarak en cazip ülkelerle gerilim yaşıyor, dış ticaret konusunda denk bir ilişki kuramayacağımız ülkelere pek çok riski de üstlenerek yaklaşmaya çalışıyoruz.  Cazibe merkezi olabilecekken, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayacak konuma düşüyoruz.

Özel sektörün döviz pozisyonu ve borçluluğu korkutucu boyutta, bu borçların çoğunda hazine garantisi var, hane halkına düşen borçluluk hiç olmadığı kadar yüksek seviyede ve pek çok aile kredi kartlarının minimum ödemesini tutturduğu için geçinebiliyor.  Özalist ekonominin 1980’li yıllarda damarlarımıza zerk ettiği, dünyada serbest dolaşımdaki sermayenin bollaşmasıyla Erdoğan döneminde müptelası olduğumuz “tükettiğin kadar adamsın, satın alamıyorsan zavallısın” zehri sayesinde tatminsiz, savurgan ve bunlar yetmezmiş gibi vurdumduymaz kamu sektörünün müsrifliğini de finanse etmek durumunda olan uyuşturulmuş insanlarız.  Üretene, alın teri dökene, eli nasırlı olana olan saygı dahi azaldı.  Yıllardır övündüğümüz nüfusu genç dinamik ülkeyi çalınan sınav sorularıyla, göreve gelen her Milli Eğitim bakanının sistemi sil baştan değiştirmesiyle, artık iyi yetiştiremediğimiz öğretmenlere hissettiremediğimiz değerle, yozlaşan kültürel kodlarla, hayalleri çalınan çocuklarımıza aşılayamadığımız idealizm ile ziyan ettik, ediyoruz.  Bunun etkilerini önümüzdeki on yıllarda daha ağır hissedeceğiz.

Zırt pırt değiştirilen kamu ihale kanunu ise iktidara yakın olan şahıs ve şirketler için hoş sürprizler içeriyor.  10 liraya ihale alıyorsun, 7 liraya alt taşerona veriyorsun, o denetlenmediği için malzemeden çalıyor, sen oturduğun yerde 3 lira kazanırken vatandaş da ekonomik ömrü kısa vasat hizmet alıyor. 1000 liraya ihale alıyorsun, teminat mektubu da vermişsin, sonra sudan sebeple ihale iptal oluyor, aynı iş başkasına 1600 liraya veriliyor.  Aradaki fark ne oluyor, belirsiz.

En güzeli ise “servet transferi amaçlı organize işler” dediğim mega yatırımlar.  Turgut Özal’ın yap-işlet-devret modelinin çok üzerinde tam bir Şark kurnazlığı var burada.  Seçim kampanyalarında AKP’nın ağzında sakız edip seçmenin gözüne, kulağına yapıştırdığı otoyol, tünel, şehir hastanesi, tren yolu köprüsü, maden, HES her neyse bir firmaya veriliyor. Firma devlet bankalarından yüklü kredi alıyor, sağladığı finansla işin müteahhitlik kısımını tamamlayıp hizmete açıyor.  Yüce devletimiz bu mega projelere araç geçiş garantisi, hasta yatış garantisi, kömür alış garantisi vs. veriyor.  Köprüden araba geçmedi, hastaneye yeterli hasta gelmedi mi aradaki farkı AMERİKAN DOLARI olarak devletimiz şirketlere takdim ediyor.  Bu şirketler yatırım riskine girmeden çatır çatır tahsilat yapıyor, bu cömertliğin ödülünü minnet borcu olarak kimlere geri veriyor, belirsiz.  Betona dayalı bir rant paylaşımına hangi iktisat kuralı kıymet verir, bilinemiyor.

Otoyollardan, köprülerden, tünellerden geçiş dövize endeksli.. Alışveriş merkezlerinde dükkan kiraları dövize endeksli.. Türk sporcuların Türk kulüplerinden aldığı ücretler Euro.. Hayatın her alanında, her şey dövize bağlı çünkü liraya güven yok.

Washington’un delisi Donald Trump iğrenç bir üslupla Türkiye’ye ayar verdiğinde “onların dolarları, bizim de Allahımız var” diyen kayınpeder, ekonomi yangın yeriyken vasat altı bir prezantasyonla alkış bekleyen damat, kıdem ve liyakat dışında belirlenmiş bürokratik kadrolar, tutarsız ve değişken ekonomi politikaları ile Türkiye tam bir açık hedef durumunda.

Patronların tutumu kapitalizmin doğal refleksidir. Yıllardır da değişmez. İşler iyi giderken, gürül gürül akan çeşmeden kovasını dolduran ve bir bardak suyu dahi paylaşmaktan imtina edenler, sular kesilince “hepimiz aynı gemideyiz” der ve krizi (susuzluğu) topluma ihale etmeye çalışırlar.

Peki ya zerre-i miskal kaale alınmayan anayasamızda vaaz edildiği şekliyle demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletini idare edenlerin durumu nedir?  Cumhuriyetin kazanımları olan üretim tesislerini önce kaderine terk edip sonra üç otuz paraya satacaksın, sana oy verene “millet” vermeyene “bölücü” gözüyle bakacaksın, defalarca ikaz edildiğin halde Pensilvanyalı hain şarlatanla yıllarca iş tutup dershane rantı üzerinden başlattığın kavga kan davasına dönüşünce “aldatıldık, kandırıldık, Allah affetsin” diyeceksin, kredibilitesini yitiren ülkede ekonomi şapa oturup $ 6, € 7, £ 8 lirayı aşınca #AynıGemideyiz ??

1100 odalı saraylarda oturacaksın, Dersaadet’in muazzam saraylarına konacaksın, 300 odalı yazlık saray yaptıracaksın, siyah  Maybach – Lincoln – GMC koleksiyonu yapacaksın, dizi dizi özel uçakların olacak, altın varaklı koltuklar ve Hermès  çanta vazgeçilmezin olacak, tüm bu israfı “itibardan tasarruf olmaz” diye seçmene pazarlayacaksın, yandaşlarının milyarlık vergi borçlarını tek kalemde sileceksin, kamu bankalarını arka cebindeki cüzdana döndüreceksin, senin döneminde rüşvet iddiaları “45 mi 50 mi hatırlamıyorum” noktasına gelecek ama alt tarafı Amerikan banknotu senin ekonomini tarumar edince #AynıGemideyiz he ???

Bilim aşağılanacak, eleştiri küfür sayılacak, hakiki uzmanlara “hayatlarında iki koyun gütmemiş adamlar” denecek, dış politikaya yön verecek olanlar “monşer” ilan edilecek, en uslu duranlar üniversitelere rektör olacak, eğitimli olmak rahatsızlık unsuru sayılacak, hamlık-vasatlık-nobranlık-uyanıklık-ehliyetsizlik dört koldan pompalanacak, Türkiye’nin manevi itibarı yerle bir edilirken döviz kuru da dış ödemeler dengesini kemirmeye başlayınca #AynıGemideyiz ???

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran “iki ayyaş”, Lozan “mağlubiyet”, eski Türkiye’nin dış politikası “korkak, pısırık, sinik” ama ajandan bozma kıçı kırık bir rahibin bağımsız? yargıdan aldığı cezanın pazarlığını yapmak için ABD’ye giden heyet havalimanında tercüman bekliyor, üçün birini alarak geri dönüyor.  Durum kontrolden çıkınca, pikapta aynı plak dönmeye başlıyor:  #AynıGemideyiz

Döviz kuru bir günde %17 artış gösterince ilk aklına gelen şey aile büyüklerinin eczaneden satın aldığı ithal ilaçları stoklamak olan insanlarla, “cash is the king, dara düşenlerin mallarına çökme zamanı” diye düşünecek tefeciler ya da “milletin .mına koyacağız” kararlılığını daha da perçinleyen dolar bazlı ihale müptelası müteaahhit aynı gemide olabilir mi Allah aşkına ?!?

Elbette bir de “memleket ne krizler atlattı, bunu da atlatırız, şerbetliyiz” diyenler var.  Evelallah atlatırız, bize işlemez Yankee salvoları ama AKP’nin kurulmasına vesile olan kriz ortamını hatırlamakta fayda var sanki..

2001 krizi öncesinde yine ABD bu kez Irak işgaline dair planlar nedeniyle Ankara’nın ensesindeydi, ülkede hükümeti dört koldan sıkıştıran muhalefet partileri vardı.  Patronlar “ekonomi yönetiminin yanlışlarını vurgulayan” cümleleri çekinmeden kurardı.  Ana akım medyada hükümetin zayıflığı ve iş bilmezliği eleştirilebiliyordu.  Yüksek yargı organları daha bağımsızdı ve hükümetle olan mesafelerini koruma konusunda doğal bir reflekse sahiptiler. Sendikalı çalışan sayısı oran olarak daha fazlaydı, işçi mutsuz ve haklıydı, halkta siyasi fanatizm 2018’in %10’u bile olmadığı için pek çok insan “böyle yönetilmeyi hak etmiyoruz” diyordu, isyan eden esnaf Başbakanlık önünde yazar kasa fırlatıp buna rağmen yıllarca hapse atılmıyordu.

2018 yılının ikinci yarısında yine Washington ile pişti oynuyoruz ama bu kez hükümeti zorlayan muhalefet partisi yok, hatta iktidar bile siyasi parti olarak tezahür etmiyor. Sağ partilerin neredeyse tamamı tek adam Erdoğan’ın yancısı ve han-ı iştihadan düşecek kırıntılara talip zira ülkede siyasi rejim değiştiği için kazanan adam 1, diğerleri sıfır… Kendine “sol” diyen ama sosyal demokrasiden nasiplenmemiş CHP bu bozuk düzenin katalizörü ve devamlılığının sigortası haline gelmiş.  O kadar şuursuz ve pespaye bir haldeler ki, olağanüstü kurultay için imza toplama / imza sayma sarmalına girmişler. “Etkin ve gerçekçi bir muhalefet ortaya koyabilecek tek yapı HDP olabilir mi?” diye düşünenler de, partinin demode Kürt milliyetçiliği ile terör örgütüne olan mahkumiyet arasında sıkışarak tamamen sistem dışına itildiğini görüyorlar.

Komprador patronlarda okka altına gitme korkusu hiç olmadığı kadar büyük, değil hükümeti eleştirmek “övgüde eksik kalır mıyım” paranoyası ile beğendiği kıza yaranmaya çalışan birer Recep İvedik’e dönüşmüş durumdalar.  En bayağısından milliyetçi – mukaddesatçı boş hamaset ile ya uyutulan ya da gaza getirilen seçmenler çok sayıda, dahası süper güç olacağımıza, Osmanlı’nın dirileceğine falan inanan insanlar var.

Medya %90 Erdoğan’ın elinde ve kontrolünde, gazeteler-TV kanalları tek ses / tek yürek !  Yargı erki yaşadığı kriz ve bunalımlar sonucu bir tür memuriyet fonksiyonuna indirgenmiş izlenimi vermekte.  Sendikaların adı anılmaz oldu, gizli işsizlik ve Suriyeli kaçak işçi gerçeği ile terbiye edilen emekçiler yorgun ve suskun, isyan eden tekme tokat susturulur, grev kararı bile münafık olmak için kafi.  Sivil toplum zaten çok zayıf, OHAL görünürde kalktı ama aslında cep telefonu modellerinde olduğu gibi Pro Lite versiyonu sürekli kılındı. Bülent Ecevit’e yazar kasa fırlatan esnaf bugün dış güçlerin  ülkemiz üzerinde oyunlar oynadığını ve süper kahraman Erdoğan’ın White House başta olmak üzere bütün şer inlerine gireceğine inanıyor.  Bugün benzer bir eyleme yeltenen esnafı sarayın kapısında öyle bir derdest ederler ki, bir daha gün yüzü göremez.

Şurası çok net ki, 2001 – 2018 arasında köprünün altından çok sular aktı hatta köprü de yıkıldı, yenisi de dolara endeksli hazine garantili kamu ihalesi ya da PPP (public private partnership) modeli ile yapılır artık !

Velhasıl-ı kelam, bizim gemi karaya oturdu, yeniden yüzdürülmesi zaman alacak ve çok pahalıya mal olacak.  Bu ülke belki yoklukla, sefaletle imtihan olacak. Hepimiz bundan nasibimizi alacağız, kaçarı yok ama yine de #AynıGemideDeğiliz

Gemi bizim ama gemiye Avrupa Birliği tam üyelik hedefi ve ileri demokrasi ideali ile yön gösterip de gemiyi Afrika modeli başkanlık ile üçüncü dünyaya sürükleyen kılavuz kaptan ve avanesi gemiyi çeken kılavuz teknedeler.  Onların tuzu kuru hatta neredeyse tekneleri bile ıslanmaz.

İyi niyetli güzel insanlar üzülmeyin, gövdesi paslı, güvertesi kirli, dümeni arızalı, pervanesi dolara dolanmış olsa da gemi sonuçta bizim ve onlarla #AynıGemideDeğiliz

Seçim zaferi ve Galatasaray’da yeni dönem

Aldığı oy sayısını neredeyse %50 arttırarak Galatasaray Spor Kulübü başkanlığına ikinci kez seçilen Sayın Mustafa CENGİZ’i ve tüm değerli ekip arkadaşlarını tebrik ediyorum. Bugün törenle mazbatalarını aldılar.  Artık önlerinde sayılı gün değil koskoca üç yıl var. Gerek kulübümüzün mevcut durumuna, gerekse sporun yarışmacı ruhuna uygun olarak bu çalışma döneminde iyi günler olacağı kadar, kötü günler de olacaktır.  En keyifli günlerde ya da en zor zamanlarda doğru refleks göstermelerini, takım ruhuyla çalışmalarını ve birlikte çözüm üretebilmelerini dilerim.

Bu vesileyle bazı tespit ve beklentileri, beraberinde kişisel önerileri paylaşalım ve “hayırlı uğurlu olsun” demiş olalım.

20 Ocak 2018 seçimlerinin üzerinde çok da zaman geçmediği için o gün kaleme aldığımız tespit ve önerilerden farklı konulara değinmeye çalışacağım.

http://ilkercanalp.com/2018/01/24/galatasaray-spor-kulubunun-37-baskanina/

İlk dönemle ikinci dönemin arasındaki en büyük fark “görev süresi

Dört aylığına göreve gelmenin zorluğu devralınan gündeme çok acele adapte olmak, işleri önceliklendirememek ve orta/uzun vadeli projelere başlayıp bitirecek zamanı bulamamaktı.  Bu zorluk ortadan kalktı. Buna karşılık dört aylık yönetim kurulundan beklentiler kısıtlıydı, üzerlerinde baskı azdı, daha özgürce hareket edilebilirdi. Şimdi beklentiler çeşitlenip çoğalacak, sorumluluk artacak, “sayılı gün için geldiler daha ne yapsınlar” toleransı sona ereceği için mutlaka haklı/haksız bazı eleştiriler duyulacak ve en önemlisi artık kulüpteki sistemin merkezi ve parçası olunacak. Örneğin Mart 2019 mali genel kurulda Mustafa Cengiz dönemi incelenecek, ibra oyuna sunulacak.  Mart 2018’dekine nazaran çok daha iyi bir sunum performansı beklenecek.  Gelir/Gider dengesi ve nakit akışının çok bozuk olduğu dönemde mutlaka tasarruf kalemlerini ve yepyeni gelir kaynaklarını aynı anda uygulamaya sokmak gerekecek.  Şampiyonlar Ligi için gün sayan taraftarın transfer beklentileri, bu yönde yaratabileceği mahalle baskısı, bir yandan UEFA yaptırımlarını içeren settlement agreement, bir tarafta SPK, TFF, diğer federasyonlar, amatör branşlar, yatırımlar, taşınmazlar, devlet, bürokrasi, medya vs..   Her babayiğidin omuzlayabileceği yük değil, Allah yardımcıları olsun.

Birkaç konuya sırayla değinelim isterim. Önce futbol ve amatör branşlar

Futbolda rahat olunan konu Fatih TERİM’in varlığı.. Florya’nın patronu olan hocanın mutlaka olası durumlara göre A,B,C planları vardır.

Şampiyon kadronun önümüzdeki sezon daha uyumlu ve tutarlı olacağını bekleyebiliriz ama bireysel performanslarda dalgalanmalar olabilir.  Mesela Bafétimbi Gomis her sezon 29 gol atacak diye bir kural olmadığını hatırlamalıyız.  Futbolda sıkıntımız UEFA & Champions League.  UEFA’dan gelen settlement agreement ağır ve cebri şartlar içerecektir ama maalesef Lale Devrinin çoktan bittiğine biz camia olarak bir türlü ikna olamadığımız için, ithal acı reçeteye mecbur ve mahkumuz.  Futbol takımının maaş yükü azalmalı, yine takımın yaş ortalaması düşmeli, Ozan Kabak – Celil Yüksel gibi bu yıl maç kadrosuna giren gençler daha çok dakika almalı… Bunlardan kaçış yok. Şampiyonlar Ligi grupları kurasına dördüncü torbadan gireceğiz, kısacası büyük hayaller kurmak için bu sezon pek uygun olmayabilir.  Sabretmek ve Fatih Terim’e inan etmek gerekiyor.

Amatör branşlara gelince, daha iddiasız takımlar kurarak toplam maliyeti düşürmek en kolay seçenek gibi görünse de, iyi yöneticilik doğru hesap yapmakla başlar. Pek çok insanın gözden kaçırdığı realite şu, iki basketbol + iki voleybol dört A düzeydeki takımımızı hariç tutunca diğer tüm amatör branşlarımızın toplam gelir/gider farkı 2017 yılında -15,4 milyon TL.  Başka bir deyişle bir yılda 15 milyon TL (bugünkü kurdan yaklaşık 2,8 milyon Euro) kaynak yaratılması halinde basketbol ve voleybol hariç tüm amatör branşların finansman sorunu çözülüyor.  Galatasaray’ın yıllardır elde ettiği, ziyan ettiği, bulduğu, kaçırdığı toplam kaynaklar ve potansiyeli düşünüldüğünde bu meblağın bulunması o kadar da zor olmasa gerek. Bu sezon ligde play-off’a girmeyi dahi başaramayan erkek basketbol takımının tek başına -16,2 milyon TL zarar ettiği düşünülünce, finansal rehabilitasyonun ilk adresi kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Ülkedeki kısır rekabet ortamına ayak uydurmak uğruna yapılmış ve geri dönüşü olmayan yüksek harcamalardan bilhassa kaçınılmalı bu dönem. Şöyle örnek verelim, diyelim ki Sayın Ali Koç rakip kulübün başkanı olur ve sarı-lacivert bilançoya yüksek miktarda nakit enjekte ederse anlamsız bir paniğe kapılmanın alemi yoktur.  Her ne kadar aynı kulvarlarda ter döken ezeli rakipler olsak da, her koyun kendi bacağından asılacaktır, bunu unutamayız.  Hele ki paranın, sporda saadetin tek yolu ya da başarının mutlak garantisi olmadığını hiç unutmamalıyız.

Yükselen tehlike: POPÜLİZM

Sarı-kırmızı renklere gönül vermiş milyonlarca insanın, gurur duyacağı ve sahipleneceği bir yapı arzuladığını tahmin etmek zor değil.  Bu yapı kurulmadan ne ekonomik büyüklüklerin, ne de gündeme damga vuran kamuoyu desteğinin sürdürülebilir olmadığı aşikardır.  İyi veya kötü günde, kulübümüz taraftarlarımıza güven aşılamalı, farklı mecralarda etkileşimi artırmalı ve onların eşsiz katkısına müteşekkir olduğunu her platformda tekrarlamalıdır. Buraya kadar herhalde hepimiz hemfikirizdir.

Öte yandan dünyada yükselen dalga popülizm.. Avrupa siyasetinde Polonya ve Macaristan’ın başını çektiği popülizm kıtanın liberal ve hümanist değerlerine parmak sallar konuma geldi. Rusya’da karizmatik liderin estirdiği bir tür popülizm mevcut. Türkiye de bu rüzgardan fazlasıyla etkileniyor.  Tam da “Türkiye’dir GALATASARAY” sloganından en çok uzak durmamız icap eden dönemdeyiz hatta “far beyond Turkey”  benzeri bir anlayışla kendimizi bu delilikten sıyırmalıyız. Herkes uçurumdan atlamak üzere koşuyorsa, sürüden ayrılma vaktidir.

Sporda da paranın hükümranlık alanını genişletmesi, forma aşkı ve renklere sadakatin azalması, cefakar taraftarlar azalırken talepkar müşterilerin artması dengeleri değiştiriyor.  Daha çok mecra, daha fazla medya, akıl dışı rating elde etme olanakları kişilerin ve kurumların başını döndürüyor.  Pop art’ın babası Andy Warhol  “bir gün herkes 15 dakikalığına dünya çapında meşhur olacak” dediğinde internet dahi mevcut değildi ama Warhol’un kehaneti bilhassa sosyal medya ile birlikte gerçek oldu.

Twitter üzerinde kaç dakika trending topic olarak kaldıkları, Instagram’daki fotoğraflarına hangi filtreleri koydukları, facebook’ta paylaşılan sahte mutluluk resimleri, maçlarda anı yaşamak yerine olan biteni telefonun minik kamerasına sığdırmaya çalışanlar, selfie çekenler vs..vs..

Pek çoğumuz çok çabuk sıkılıyoruz, tatmin duygusu yitirildi. Bazıları artık araştırmak ya da emin olmak istemiyor, bazen o büyük dalgaya kapılmak istiyor.. Değersiz ama popüler ürünler, kimlikler adeta kutsanabiliyor.  Madalyonun öbür tarafı daha acıklı, şapka tersine döndüğünde tepkiyse tepki, linçse linç.. Dünyada her zaman haddinin bildirilmesi gereken birileri bulunabiliyor. Sadakat, vefa, sükunet, kadirşinaslık, incelik giderek müzelik kavramlara dönüşüyor.  Bu rüzgar çok güçlü, girdap hepimizi içine çekiyor.  Ama mevcut idari-mali-sportif koşullarda GALATASARAY tekinsiz bir buz tabakası üzerinde kramponla koşarken herkese çalım atmak zorunda, en sert rakibi de popülizm.. Birilerine “hayır” denmeli, herkesi memnun etmek olası değil.. Bazı sınırlamalara “evet” denmeli, belli alanlarda mütevazı davranılmalı.  Hezeyana dönüşen şımarıklıkları göğsümüzde yumuşatmak zorunda değiliz, sene 2018 de olsa Baba Gündüz’ün dediğine atfen “şımarıkları sevmemeliyiz

Hepimiz hislerimizle hareket eden taraftarlarız, isteriz ki en iyisi olsun, hemen olsun, hep sürsün ama büyük kurumlar sadece taraftar aklı ve hissiyatıyla yönetilemez.  Mali riskler, hukuki yaptırımlar, pek çok kısıtlama ve kurallar bütünü mevcut. Hele ki bizim şartlarımızda, birilerinin kötü olmayı kabullenip gerçeği, yalnızca gerçeği, en saf ve çıplak gerçeği anlatıp gerekli tedbirleri tavizsiz alması ve adeta askeri disiplinle uygulatması gerekiyor.  Sonuç olarak ucuz popülizmden uzak durmalıyız. Sığ popülizmden uzak durmalıyız. Büyük ve saygın kurumlar için popülizm yedi ölümcül günahtan biri gibidir.

Divan Kurulu ile ilişkiler:   Seçim döneminde yapılması umulan GSTV’de dört adayın katılacağı ve canlı yayınlanacak açık oturum öncesi bir uyuşmazlık yaşandı. Sebepleri ve tarafları bir kenara bırakıp, bu örnekten yola çıkarak geleceğe bir mesaj bırakmak gerekiyor.  Galatasaray’ın bunca eksiği, sıkıntısı, problemi olmasına rağmen sahip olduğu potansiyeli fırsat penceresine dönüştürme ihtimalini yok sayamayız  Bu ihtimali gerçek kılmak maksadıyla kulübü idare eden yönetim kurulu ile en kıdemli üyelerin bir arada olduğu yüksek istişare organı eş güdüm içinde çalışmak zorundadır.  Tarafların birbirlerine rüştünü ispatlama gibi bir mecburiyeti olmadığı gibi, her iki taraftan beklenti Galatasaray Spor Kulübü’nün kamuoyuna vereceği bütünlük mesajına imza atmaları olur ancak.  Velev ki yönetim kurulu ile divan kurulu heyeti arasında usül ve üslup açısından farklar, bazı konularda görüş ayrılıkları var ya da teorik olarak bundan sonra doğması ihtimali bulunuyor. Bu durumda da Fransızların “cohabitation” ilkesi devreye girmelidir.  Bu tabir Fransa’da halk tarafından seçilmiş siyasi erk sahipleri bir arada bulunmalarının zaruretini unutmayarak, anlaşmazlık konularını çekişmeye dönüştürmeyip ülke menfaatleri neyi gerektiriyorsa o şekilde pozisyon almaları manasına gelir.  İki tarafın ilişkilerini sağlıklı yürütmesinin pragmatik faydaları da var.  Türkiye siyasetine dönersek, örneğin 1965’te başbakan olan Süleyman Demirel Cumhuriyet Senatosu başkanı Şevki Atasagun ya da 1970’li yıllarda aynı makamdaki Tekin Arıburun ile zıtlaşmayı, didişmeyi mi tercih ederdi yoksa hükümet programına uygun icraatını sürdürürken onlarla 1961  Anayasası çerçevesinde doğru ilişkiler kurmayı mı ?

İki boş koltukla gerçekleşen TV yayınına dair sıkışık takvim, yoğun program, iletişim kazası, adaylar açısından seçime dönük risk algısının değişmesi her ne idiyse gerekçe artık konuyu “yaşandı bitti olmasaydı iyiydi” diyerek kapatıp rafa kaldırmak gerekiyor.  Öte yandan Divan Kurulu yönetiminin fevkalade isabetli teklifi sonucu 4 adaylı açık oturum gerçekleşebilseydi, Türkiye’ye demokrasi-açık toplum-tartışma kültürü açısından müthiş bir örnek verecektik.  Ankara’da siyasi liderlerin neredeyse birbirlerinin yüzüne bakmadığı, el sıkışmadığı, seçim dönemlerinde ağzına geleni söylediği ve asla topluca  kameralar karşısında medenice tartışamadığı ülkede “demokrasinin kalesi” olduğumuzu sembolize edecek fırsatı ıskaladık. Her ne kadar Barcelona kendine Més que un club dese de, aslında tarihteki kökleri, eğitim kurumundan doğması ve ülke için yetiştirdiği seçkin simalarla “BİR KULÜPTEN FAZLASI” sloganı en çok Galatasaray’a yakışır.  Katalanlar kusura bakmasınlar.

Seçim ve teşekkür konuşması:

Şimdi 26 Mayıs 2018 akşamı Tevfik Fikret salonuna dönüyoruz. Tam tamına 2525 oy almış kulüp başkanı olarak gururla kürsüye çıktınız sayın Başkanım, seçim sürecinde emek verenlere mutad teşekkür faslından sonra sanırım ilk cümle Prof.Dr. Ali URAS’tan alıntıydı.  Zira yakın sayılabilecek geçmişimizde Galatasaray Lisesi (GSL) mezunu olmayan ilk kulüp başkanımız kendisidir, hürmet ve rahmetle anarım.

Dolayısıyla teşekkür konuşmanızda dile getirdiğiniz üzere 20 Ocak’ta sosyolojik deprem olmadı, kulübümüzde sosyologları göreve çağırmak için daha ilginç konular bulabiliriz hatta 26 Mayıs’ta tarihi bir ana tanıklık etmiş de sayılmayız.  Konu seçmenin hür iradesi ve verili şartlara göre şekillenen rasyonel oy verme davranışıdır.  Geçen Aralık ayında başarısızlığını kamufle etmek üzere baskın seçim kararı alan eski başkana, siz ve ekibiniz sayesinde 20 Ocak’ta “YETER” dendi.  26 Mayıs’ta da evvelce almış olduğunuz 1703 tepki oyunun çoğu tercih oyuna dönüşürken, eski başkanın ısrarla şansını zorlamasından rahatsız olan üyeler en istemedikleri seçeneğe mani olmak için tedbir amaçlı sizi desteklediler.  Futbolda gelen şampiyonluğun Mustafa Cengiz yönetiminin hanesine yazıldığını da eklemeliyiz.

Teşekkür konuşmanızda ifade ettiğiniz şekliyle klişeler paramparça oldu, ezberler bozuldu, doğrudur ama geçmişi iyi hatırlayanlar için zaten o konular daha önce defalarca ters yüz edilmişti. Esasen en çok da kulüp dışında Galatasaraylı olmayanların kaşımayı pek sevdiği konuların içinin boş olduğu bu seçimde tekrar görüldü. Lunaparklardaki dönme dolabı andıran ve bizi hiçbir yere götürmeyen tartışmaların ne kadar temelsiz olduğu bilmiyorum kaçıncı kez ispatlandı ve sanırım camiamızın mensubu olmayanlar için bu da kafi gelmeyecektir.

Bilhassa geçmişi hatırlamakta fayda var çünkü geleceğe yürürken sırtımızda boş küfeler taşıyacak takatimiz kalmadı. Yıl 1979, Galatasaray Spor Kulübü’ne GSL mezunu Suphi BATUR ile Kabataş Erkek Lisesi mezunu cerrah Prof. Dr. Ali URAS seçimde yarışırlar. Genel kurul Ali URAS başkanımızı seçer, daha sonraki bir seçimde de yine Ali URAS başkanımız GSL mezunu Sayın Semih Haznedaroğlu’na üstünlük sağlayarak tekrar seçilir. Herkesin hatırlayacağı gibi kulübümüze unutulmaz hizmetlerde bulunur.  Daha sonraki yıllarda Sayın Alp YALMAN, Sayın Faruk SÜREN, Sayın Adnan POLAT da aynı yoldan geçerek başkan seçilir ve Galatasaray’a hizmet ederler.  Bence hatırlanması gereken bir husus da Prof.Dr. Ali URAS başkan seçilene dek tam beş kez başka yönetim kurullarında görev almıştı, 20.yüzyılda Galatasaray’da adeta Osmanlı’daki silsile-i meratip geçerliydi.  Bu yazılı olmayan kaide gökten bir altın elma misali düşerek hayatımıza giren Sayın Ünal AYSAL ile bozuldu hatırlanacağı üzere…

Nasıl ki 2011’deki üç adaylı seçimde Ünal Aysal’a verilen 2998 oyun tamamını GSL mezunu üyelerin vermesi söz konusu değilse, nasıl ki 2010’daki iki adaylı seçimde Adnan Polat’a verilen 2944 oyun tamamını Mektepli olmayan üyeler vermediyse sizin de hak ederek aldığınız 2525 oyun dağılım ortalama seçmen demografisinden farklı olamaz.  Bu hep böyleydi, böyle olmaya devam edecektir.  Sanıldığının aksine Galatasaray’daki temel ayrışma aidiyet ya da diploma temelli değildir.  Galatasaray’ı seçkin bir sosyal organizasyon olarak benimseyenlerle, sevdalısı oldukları bir spor kulübü olarak sahiplenenlerin birbiriyle pek uzlaşmayan tavır ve tercihleridir.  Her iki kanadın ortak noktası ise en iyi olmak, en iyinin yanında durmaktır fakat bu konudaki algıları ve tarifleri oldukça farklıdır.

Görev sürenizi tamamlamanızı müteakip sizden sonraki başkanımız Ankara Fen Lisesi mezunu olabilir. Çaycuma Lisesi ya da Alman Lisesi (Deutsche Schule) mezunu da olabilir.  Elbette Galatasaray Lisesi mezunu olması da gayet muhtemel.  Kim bu ağır mesuliyeti omuzlamak için kendini hazır hissederse, ekibini kurarsa ve genel kurulun teveccühüne nail olursa o hepimizin başkanı olacaktır. Bunları siz de biliyorsunuz, Galatasaraylıların çoğu da biliyor, başkalarının kafasındaki kodlara göre söylem geliştirmek zorunda değiliz, hele siz hiç değilsiniz.  Bilakis yeni dönemde artık “acaba mı?” şüphesini kenara atmak ve daha verimli sonuçlar için odak noktamızı bize bir şey kazandırmayan sorulardan en uzağa çekmek durumundayız. Günün sonunda  Galatasaray Spor Kulübünün üyeleri Galatasaraylı bir başkan seçmiştir, ona olan güvenlerini dört adaylı seçimde salt çoğunluğu vererek göstermişlerdir. Sandıklar kapandığı andan itibaren oy rekabeti sona ermiş, 26 Mayıs’taki genel kurulu yöneten sevgili kardeşim Metin Sinan Aslan sonuçları ilan ettiği andan itibaren istisnasız HEPİMİZİN başkanı olmuşsunuzdur.

Bu hikayede olağanüstü bir yön yoktur ama Galatasaray demokrasisinden yine de dersler çıkarmak mümkün.. Tek bir örnekle yetineceğim, “falanca başkanın döneminde üye olanların sandıklarından şu istikamette oy çıkacak” gibi yorumlar gördüm, okudum.  Şimdi bir an için harici kafalarda bol gölgeli koda geçiyorum, onlar gibi düşünüyorum.  Nesnemiz 12.sandık olsun.  Bu sandık rahmetli Özhan başkan döneminde kulübe üye olanlardan oluşmaktadır.  Kafayı harici kısa dalgaya, IQ seviyesini 90’a çekmiştik haydi ezberden düşünelim: “Özhan başkan muhafazakar mektepliydi, illa ki kendine benzeyenleri üye yapmıştır, o sandıkta herhalde Dursun Özbek başarılı olur

Şimdi fabrika ayarlarımıza ve kendi dalga boyumuza dönüp realiteye bakıyoruz.  Malumunuz 4803 katılımın olduğu seçimde Sayın Mustafa CENGİZ 2525 oy ve %52,5 oranla seçildi. Eğer 24 Haziran’da bu oranı tuttursa ilk turda cumhurbaşkanı seçilirdi 🙂

Meşhur 12.sandıkta 308 oy kullanılmış, Mustafa başkana 201 oy çıkmış (oran %65)  Sn.Dursun Özbek ise sadece 54 oy alabilmiş aynı sandıkta, genel performansının epey altında.. Şimdi ya bir dönemin muhafazakar mekteplileri dört ayda Mustafa Cengiz fanatiği olmuşlar ya da bu üyelerimiz de diğer benzerleri gibi normal, makul Galatasaraylılar.. Sözün özü şu “bütün genellemeler yanlıştır, Galatasaray’da daha da yanlıştır

Bu seçimin yıllar sonra bile akılda kalacak yönü ise bence şudur: Mekteplilerin duygularını sömürerek kendilerine iktidar alanı açmaya çalışan malum oy simsarları ile, Galatasaray Liseliler aleyhinde haset ve kıskançlık üretip yaratmayı umdukları cepheleşmeden oy devşirmek isteyenler aynı anda göçük altında kalmıştır.  Her iki grubun da Galatasaray’a katabileceği bir şey olduğuna inanmadığımdan, bu tip marjinal grupların kendi aralarında bölüne bölüne erimesini umuyor ve bekliyorum.

Sayın Başkanım,

Sizin ve ekibinizin önünde koskoca üç yıl var.  Doğruları alışkanlık haline getirir, yıllardır tekrarlanan yanlışları kesip atarsanız bu kulüp sınıf atlayacaktır.  Dahası diğer kulüplere, Türk sporuna hatta ülkenin tamamına ilham verecektir. Camianın desteği arkanızdadır, bu destekten faydalanmak ve daha da büyütmek yine sizlerin elindedir.  Yolunuz, bahtınız açık olsun. Allah mahçup etmesin.