Deprem ve manevi fay hatları

Türkiye’nin deprem ülkesi olduğunu bilmeyen kalmış mıdır? Hele 1999 Marmara depreminden sonra toplumdaki farkındalık daha da arttı. Bastığımız yerin kilometrelerce altında aktif ya da uyuyan faylar olduğunu, bunların muhtelif tür ve şiddette sarsıntıya sebep olabileceğini, birkaç saniyede hayatlarımızı yerle bir edebileceğini öğrendik.  Depremin değil gevşek zemine hatalı metot ve kusurlu malzemelerle yapılan binaların, başka bir deyişle işini bilen hırsızların(!) ve göz yuman yancılarının katil olduğunu biliyoruz.  Yer kabuğunun hiç şakası yok, Karaman dolaylarına taşınmıyorsanız kaçış da yok. Hepsini öğrenmiştik, tümünü biliyorduk ama hafıza yoksunluğu, yaşananlardan ders almama, “bize bişey olmaz” kafası bu ülkenin alâmet-i farikası…

17 Ağustos 1999

Kordon’da esen meltemini ayrı, dağlarında açan çiçeklerini ayrı sevdiğimiz güzel İzmir 30 Ekim 2020 saat 14:51’de şiddetle sarsıldı.  Merkez üssü Sisam adasının kuzeyinde, Seferihisar açıkları Ege denizinde olan sarsıntının büyüklüğü komşu Yunanistan’a göre 7,1, Avrupa’daki ölçümlere göre 7,0… Bizde Kandilli Rasathanesi 6,9 diyor, AFAD 6,6 dedi.  Dikilen ağaçları milyar milyar fazla, enflasyon verilerini tadında kararında, Corona virus teşhisi konan insanları biner biner az söyleyen zümre düşünülünce insan sormadan edemiyor kendine: Ölçümü etkileyen tüm verili koşullar dışında, “depremin büyüklüğü de siyasi bir mesele midir?” diye !..

Bu yazının kaleme alındığı an itibariyle 73 yurttaşımızın hayatını kaybettiği İzmir’de en çok hasarı gören Bayraklı semtinde birkaç apartman yerle bir oldu. En kahredici tarafı, bu çöken binalardan bazıları hakkında kesinleşmiş “riskli yapı tespiti” mevcutmuş yani 6306 sayılı yasa gereği çok önce bu binaların tahliye edilerek kentsel dönüşüme girmesi gerekiyordu. İçlerinde daha önceki yer sarsıntılarında hafif hasar görüp “güçlendirme” geçirmiş olanlar da varmış.  Takviye işe yaramamış olmalı ki, yerle bir olmuşlar!  Daha korkunç iddia ise bazı binalarda taşıyıcı kolonların alan kazanmak için ya da ticari amaçlı kullanımlar için kesildiği, bunun adı da intihar oluyor elbette.

İnanılır gibi değil…

Yıkılan binalara 15-20 metre mesafedeki yapılar ayakta kalabiliyorsa bir kez daha şahitlik edelim ki, bir doğa olayı olan deprem değil hileli beton, eksik donatı, çürük bina öldürüyor.  Ülkenin altındaki fay kırıklarını yok edemeyeceğimize göre Türkiye’nin mega projesi kamu destekli, rantı gözetmeyen ve çok yoğun kentsel dönüşümdür. Üçüncü köprü, tünel, SİT alanlarına kondurulan lüks rezidans bolluğu ya da Kanal İstanbul fantezisi zinhar değildir.

Kentsel dönüşüm deyince İstanbul’da yaşayanların aklına sarı damperli hafriyat kamyonları ve Bağdat Caddesi’ndeki 40-50 senelik binaların yenilenmesi geliyor.  Ulusal risklere dönük hakiki kentsel dönüşüm ise örneğin Avcılar ya da Küçükçekmece’nin nüfus yoğunluğunu azaltmaktır.  İstanbul’un en riskli ilçeleri Fatih ya da Bahçelievler’de mukim orta gelirlileri ölüme terk etmemektir.  Okulları, hastaneleri, viyadükleri sağlamlaştırmaktır.

2019 yerel seçimlerinde AKP’nin adayı son başbakan Binali Yıldırım “İstanbul’un kentsel dönüşümünde başıboşluk var” diyordu.  1994’ten beri şehri yöneten siyasi akımın son temsilcisi olarak mesaj nereye, kimi eleştiriyor anlaşılamamıştı.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş seçildikten sonra yalnızca 2014 yılında Ankara ili dahilinde 30 imar planı değişikliği yapıldığını ve bu sayede 19 milyar TL tutarında rantın başka yerlere aktarıldığını söylemişti.

3 Ağustos 2018’de “her yer beton yığınlarıyla doldu” diye şikayet eden R.Tayyip Erdoğan ondan bir yıl önce 21 Ekim 2017’de İstanbul’a ihanet etmiş olmanın pişmanlığını dile getiriyordu.  Onu bu kötü yola İsmet İnönü itmiş olabilir miydi, onu hiç bilemeyeceğiz.

İstanbul’a aşık olan adam

Bir de zaman zaman hayret eden Abdullah Gül beyefendi var elbette:

İzmir’de yer sarsıntılarının hayrete şayan olmadığını, fay haritalarının bilindiğini hatta bu konuda İzmir Büyükşehir Belediyesinin kapsamlı bir planı olduğunu da ekleyelim.

http://www.izmir.bel.tr/izmirdeprem/

Kağıt üzerinde her şey planlı olsa da, panik her şeyin üzerine çıkıyor.  İzmir’de kent içi trafiğin kilitlenmesi, GSM hatlarında aşırı yüklenme ve iletişim problemleri yine yaşandı.  Fakat bazı sorular var ki hiç vakit kaybetmeden yüksek sesle sorulmalı ve sorumlular cevaplarını bulup kamuoyunu bilgilendirmeli:

– Yıkılan veya ağır hasar gören binaların kaçı imar barışından / imar aflarından faydalanmış?

– İnşaatları yapan müteahhitler ve bu inşaatları kamu yararı adına denetle(me)yenler sektöre ne kadar nüfuz etmiş, siyasi bağlantıları nedir?

– Eskiden bağ, bostan olan ve temelde sıvılaşma teşhisi konmuş arazide 8 katlı binalara imkan veren imar değişikliklerinin sebebi nedir?

– Binalar inşa edildikten sonra müstakil kat sahipleri ya da kiracılar tarafından yapılara kalıcı zarar verilip verilmediği nasıl araştırılacak?

– Sönen ocakların, yiten canların, yaralıların hesabı kimden sorulacak?

Hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar… …” ile başlayan beylik cümleleri bırakalım ve bu soruların cevaplarına göre İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının harekete geçtiğini duyalım artık…

Bu tarz felaketlerden sonra devlet ricalinin incelemelerde bulunmak ve halkın derdini dinlemek için afet bölgesini ziyaret etmesi sıradan bir olaydır. Bu kez de ilk gidenlerden biri Bakan Bekir Pakdemirli bey oldu ama Cumhurbaşkanlığı kabinesinin en başarısız bakanlarından biri olan Bekir bey enkaz altında kalmış bir yurttaş ile onu kurtarmak için orada olan profesyonellerin arasına girdi, cep telefonu ile temas kurulan Buse’ye kendince mesajlar vermeye çalıştı.  Kameralar önünde PR çalışmasını çözdük de, tam o sırada enkaz altındaki Buse’nin telefonunun şarjı bitse ve nerede olduğuna dair ipucu elde edilemeden iletişim kesilse PR nereye varırdı acaba?

Bekir bey ve kameralar

İzmir’e giden diğer bakanlar da her cümleye “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla…” diye başladılar.  Zannedersiniz ki AKP genel başkanı talimat vermese İzmir depremini ana haber bültenlerinden izleyeceklerdi!?  Son derece çiğ bir öne çıkma, yaranma, göze girme yarışı içinde oldukları izlenimi güçlendikçe, atamayla geldikleri makamların da hızla anlamsızlaşmasına yol açıyorlar.  Tek kişinin ağzının içine bakan ve yalnız onun iradesine göre şekillenen Türk tipi başkanlık sisteminin çok kötü bir kurgu olduğunu saltanatın ilga edilmesinin 98. yılında yeniden idrak etmiş olduk mu? (1 Kasım 1922 – 1 Kasım 2020)

Elbette grizu patlamasından, sel baskınına dek iktidarın ihmaline yöneltilecek her türlü eleştiriyi ilahi & rahmani mazeretlerle savuşturmayı kendine misyon edinmiş Diyanet İşleri başkanı Ali Erbaş son noktayı koydu:  “Deprem kıyametin alıştırmasıdır”   

Kitle iletişiminde çok etkili isimler

Öyle zamanlar yaşıyoruz ki, öyle yapay ve samimiyetsiz tavırlara maruz kalıyoruz ki ve yine birileri nasılsa her şeyin birkaç haftada unutulacağına yüklü bahis oynamış gibi pervasız hareket ediyor ki 1 Kasım 1958’de kaybettiğimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın sözü geliyor akla:

“ Kalbi olanların dili yok, dili olanların kalbi yok “

Kalbi temiz tutmaktan başka, unutmamak / unutturmamak / soramayanların sesi & sorulamayanların dili olmaktan başka ne yapılabileceğini düşünürken Twitter’de harika bir mesaja denk geldim, bu yazının sonunu da öyle bağlamak isterim.

İNSANLARA MEZAR İNŞA EDEN MÜTEAHHİTLERİN DEĞİL KENDİ DERTLERİNİ KENARA BIRAKIP KURTARMAYA GİDEN MADENCİLERİN ÜLKESİNİ KURMAMIZ GEREK”  via @BSMTV_TR

Sarı baretli madenciler gönüllü olarak İzmir’e gelmişlerdi, en iyi bildikleri işi farklı şekilde yapmak için.

Onlar ki çalıştıkları yer altında bir yaşam odasının çok görüldüğü emekçilerdi.  Onlar ki maaşları ve kıdem tazminatları ödenmediği için haklarını ararken kolluk kuvvetlerinden biber gazı yiyenlerdi.

İnsanlara diri diri gömülecekleri mezarları parayla satıp köşeyi dönen müteahhitlerin izzet ikram gördüğü ülkede mi yaşamak istiyoruz yoksa emeklerinin karşılığını alamadıkları halde başkalarının hayatını kurtarmaya koşan onurlu madencilerin başı dik gezdiği ülkede mi?

Elazığ depreminde enkaz altında kalanlarla hem Türkçe hem Kürtçe gönül köprüsü kuran UMKE gönüllüsü Emine Kuştepe’nin rahat edeceği bir Türkiye, yine Elazığ depreminde bir anneyle kızını enkaz altından kurtaran JAK timinden Astsubay Zehra Yıldız’ın huzur içinde yaşayacağı bir Türkiye daha güzel olmaz mı?

Emine Kuştepe

16 yaşındaki İzmirli konservatuvar öğrencisi İnci’ye enkaz altındayken damar yolu açan, ona ne zamandır keman çaldığını sorarak rahatlatan UMKE görevlisi Eda Nur Doğan’ın İnci salimen çıkarıldıktan sonra “ona ulaşmak muhteşem bir şeydi, o artık benim kardeşim” diye ifade ettiği büyük insanlığa ortak olacağımız bir Türkiye mesela?

Eda Nur Doğan

Türkiye Mağaracılık Federasyonu üyesi Tahsin Kaymak daha önce hayat kurtardığı apartmanın enkazından peş peşe üç cansız beden çıkarınca mola verdi örneğin, çöktüğü yerde üç kişilik aile için gözyaşı döktü ve sonra işine döndü.  O içtenlik, o gayret, o dirayetin hakim olduğu bir Türkiye?

Tahsin Kaymak

Enkaz altında kalanları kurtarmak için yola düşen çilekeş madencilere,

İzmir depreminde varını yoğunu ortaya koyan AFAD, AKUT, JAK, UMKE, İHH ekiplerine,

İzmir itfaiyecilerine İstanbul’dan, Manisa’dan, Bursa’dan, Eskişehir’den, Balıkesir’den, Erzurum’dan memleketin dört bir yanından katılan kahraman itfaiyecilere,

Covid-19 yüzünden izin yapmadan, ailelerinin yüzünü görmeden insan üstü bir çabayla çalışırken hastanelere getirilen yaralıları hayatta tutmak için yine müthiş iş çıkaran fedakar doktorlarımıza / hemşirelerimize,

Ambulansları beklerken 7/24 adanmışlığın fotoğrafı

Polis memurlarına, insani yardım malzemesi dağıtanlara, seferber olan tüm insanlara,

Depremin ilk dakikalarından itibaren komşularını kurtarmak için çıplak elleriyle beton yığınlarına dalan yürekli İzmirlilere,

Hatta hayvan hakları yasasını bir türlü çıkarmayan ülkenin insanlarını teker teker bulup yerlerini göstererek arama kurtarma görevi yapan şahane can dostlarımıza,

Süper kahramanların da dinlenmeye ihtiyacı vardır

MİNNETTARIZ.  Onların ülkesini kurmalıyız, onların mutlu olacağı ve haklarının teminat altında olacağı Türkiye lazım hepimize…

Emeğiyle ayakta duran, onurlu, ahlaklı, fedakar insanların huzur içinde yaşayacağı, hakkı olanın haksızlık karşısında ezdirilmeyeceği bir ülkeye erişene dek son söz İzmir depreminde kaybettiğimiz Göztepe taraftarı Ali Çağın Kaygusuz kardeşimizin olsun.

Sen deprem olduktan üç dakika sonra para dileniyorsan, vatandaş da elbette 20 yıldır ödediği deprem vergisinin nereye gittiğini soracak. Sen de hesabını vereceksin” demiş 25 Ocak 2020’de…

Sahi ya, #DepremVergileriNerede

“Deprem ve manevi fay hatları” için bir yorum

  1. Hesap verilebilirlik. İnsan haklarının olmazsa olmazı. Yönetenlerin sapıtmamalı için olması gereken kural. Toplaman deprem vergisi paralarının nerede olduğunu sormak her yurttaşın hakkı, soruya doğru cevap Vermek te parayı harcayanların boyun borcu. Cevap vermiyorlarsa/veremiyorlarsa yedikleri paralar her bir vücut zerrelerinde irin olsun aksın. Hakkımı helal etmiyorum, ölü veya diri…..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir