Öne Çıkan

Merhaba yazısı

Henüz 13 yaşındayken Galatasaray Lisesi 7.sınıfta yeni bir Türkçe öğretmeniyle tanışmıştık, sıradan biri olmadığını anlamamız yarım saat falan sürmüştü.

Öncel TUNÇAY

Bana kalem erbabı olma fikrini aşılayan, beni cesaretlendiren ilk kişi odur.

Galatasaray Lisesi

Bir sınıf dolusu haylaza kelimelerden keyif alarak düşünce ve duyguları saman kağıda dökmeyi sevdiren kişi Öncel hocadır.  Bu vesileyle kendisini rahmet ve minnetle anarım. Can bedende olduğu sürece kendisi kahramanım olarak benimle yaşayacaktır.

Yazmak beni rahatlatır, analitik ve hızlı düşünmenin anahtarıdır. Biriktirmeyi severim, eski yazılarımı yıllar sonra dönüp okumak hoşuma gider.  Bu hayatta pek çok kıymetli insan tanıma şansım oldu. Bazıları beni yazmam konusunda teşvik ettiler, eksik olmasınlar.

ecrire

Bu ve benzeri parçaları birleştirince blog açma fikri ne zamandır kafamdaydı ama nedense herkese “üşenme – erteleme – vazgeçme” diye öğüt veren bendeniz, tembelliğin tuzağından uzun süre kurtaramadım kendimi.

Nihayet yazdıklarımı biriktirmek ve lütfedip ilgi duyan başkalarıyla paylaşmak üzere adım atabildim.

Burada peşinen bir ikazda bulunmalıyım zira bazı yazıların 21.yüzyılın saniyelerle ölçülen dikkat seviyesine hiç uygun düşmediğini ve epey uzun olduğunu fark edeceksiniz. Sabrı ve zamanı kısıtlı okurlar kusura bakmasınlar ama tanınmak ve hatırlanmak için yazan biri olamadım hiç. Kanımca eğer Leonardo da Vinci, Johann Sebastian Bach, Isaac Newton, Mimar Sinan, Mustafa Kemal Atatürk ayarında dahiler değilsek ve dünyayı değiştirecek adımlar atma şansı bulmadan sıradan hayatlar yaşıyorsak aslında hepimiz kusurlu bedenlerde sorunlu ruhlardan ibaretiz. İnkar ettiğimiz doğanın parçasıyız, varlığımız ve yokluğumuz ne mavi gezegen ne de insanlık tarihi için bir kavşak ya da sıçrama tahtası sayılamaz ve aslında günü geldiğinde unutulmamızda da bir sakınca yok. Ben hatırlamak için yazıyorum, unutmamak için, eskiden olanı yeri geldiğinde yeniden yorumlamak için.  …ve biliyorum hatırlamak bazen epey örseler insanı…

Dolayısıyla hafızada kalanlar, ileriye dönük düşünceler, eleştiriler, kırgınlıklar, umutlar tekmili birden bu mecrada.

Yazılı kültür için minik, benim için mühim bir adım.

Artık yol bizi nereye götürürse…

İstanbul, 29 Ocak 2016

Çıkmaz Sokaktan Kurtulmanın Tek Yolu

Yüreğimizde yatanı ve hep inandığımızı yazalım en baştan: #MayıslarBizimdir.

Eğer Mart ya da Nisan ayında yarıştan zihnen kopmamışsak tabi!

Florya’da işler yolunda gitmediğinde menfi vaziyet derhal sahaya yansır ve Galatasaray ya hızla toparlanıp şampiyonluğa uzanır ya da erkenden havlu atar. Dün akşam (10 Nisan 2021) sahada tel tel dökülen Galatasaray profesyonel futbol takımı, bu sezon süper lige çıkan rakibi F.Karagümrük’e diş geçiremedi.  İstatistiklere baktığınızda üstün olan taraf, iki önemli eksiğine rağmen kırmızı-siyahlılardı.  Ligin ilk yarısında deplasmanda oynanan maçı da kaybettiğini hatırladığımızda, Karagümrük semtine bir sezonda 4 puan armağan etmiş olduk.

Fatih TERİM

Dün akşam iki takım arasındaki müsabakaya atanan hakem Ali Palabıyık maça çıktığında huzursuzdu. Haz etmediği kulübün üç puan almaması için topun yuvarlaklığına güvenemezdi, işini şansa bırakmak istemiyordu ve elinden geleni de ardına koymadı.  Çifte standart artık sıradanlaştığı için giderek alışmaya başladık, artık şaşırmıyoruz bile.  Maçın üzerinden 24 saat geçti, haklı olarak Galatasaraylılar Ali Palabıyık’ı hiç iyi anmıyorlar.

FIFA kokartlı hakem, yardımcı hakemler, onca kamera ve VAR sistemi adaleti sağlamaya yetmiyor çünkü ülkemizde futbol adalet ve eşitlik üzerine değil siyaset ve rant üzerine bina edilmiş.  TFF, MHK, PFDK, Tahkim vs. hiçbirinin umurunda değil ne emek ve alın teri ne de rekabetin çürümesi… Bunu hep hissediyorduk ama özellikle 2010-2011 organize şike sezonunda ispatlı şekilde gördük.  Tüm ahlaksızlar el birliğiyle üfledi ve ateş küllenmeye bırakıldı.  

Müsabakalardan sonra kendilerine uzatılan mikrofonlara skorlara dayalı ilginç demeçler veren Galatasaray Sportif A.Ş. yöneticilerinden dün haber alınamadı. Muhtemelen üzgün ve öfkeliler, bunu tahmin etmek zor değil.

Maçtan bir gün sonra bugün saat 16:22’de resmi sosyal medya hesabından futbolcumuz DeAndre Yedlin’in ayak bileğini kırma girişiminin fotoğrafı eşliğinde “YORUMSUZ” mesajı paylaşıldı. 

Hakikaten sözün bittiği yerdeydik, bunca şeyden sonra yorum yapmaya gerek yoktu.  Yüreği bir türlü soğumayan Galatasaray taraftarının üzüntüsü, hayal kırıklığı devam ediyor.  Çoğu birkaç cümle ile Ali Palabıyık’a düdük astıracak kudrette bir yönetim talep ediyorlar, peki bu beklenti gerçekçi mi?

Korkunç İkili

Bilmeliyiz ki yaşadığımız günler, harcanan fırsatların, yaptığımız hataların ve geçip giden dünlerin eseridir.  Mesela bu sezonun ilk yarısında 2-0 kaybettiğimiz BJK maçının çok tepki çeken hakemi Cüneyt Çakır için bu kulüp 20 Nisan 2014’te resmi web sitesinden aynen şunları yazmıştı:

“..Cüneyt Çakır gibi bir “emir kulu”nu, bu maça atayan TFF, bizim açımızdan dün yaşananların baş sorumlusudur… Camiamız; Galatasaray antipatisini daha önce de defalarca kanıtlamış söz konusu hakeme bundan böyle maçlarında görev verilmesini hiç bir şekilde kabul etmeyecektir.  

Galatasaray Spor Kulübü

Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, aynı hakem daha sonra defalarca maçlarımızı yönetti ve biz yalnız sonuca göre tepki gösterdik.  Yıllar yılı TFF kurullarını ya da sporla ilgili yetki sahiplerini defalarca protesto ettik hatta istifaya çağırdık, kimse koltuğundan kıpırdamadı.

https://www.galatasaray.org/haber/galatasaray-haberleri/galatasaray-spor-kulubu-yonetim-kurulundan-onemli-aciklama/2317

https://www.ntvspor.net/futbol/demiroren-istifa-etmelidir-579e27a1c873cc3eb42570b5

https://www.aa.com.tr/tr/futbol/galatasaray-kulubu-baskani-cengiz-tff-hukuk-musavirliginin-istifasini-bekliyorum/1309335

https://www.galatasaray.org/haber/kulup/tff-istifa/428497

Üstelik bu hikayemizde yalnız futbol topuna yer yok.  Hakem Recep Ankaralı – rakip kulüp yöneticisi Semih Özsoy telefon flörtü sonrası basketbolda şaibeli final serisinin son maçına çıkmadık mesela, adına “17 Haziran duruşu” dedik, arkası getirilemedi.  Bir ara en üst perdeden “Sen kimsin Harun?” diye gürledik, sonra zulüm gibi Hidayet’le muhatap olmak zorunda kaldık.  Yetmedi Recep Ankaralı için “geçmiş olsun” mesajı yayınladık yakın zamanda. 

Eski hakem Recep bey’in sıhhat durumu beni hiç ilgilendirmiyor ama bilinsin isterim ki iki cihanda da davacıyım kendisinden.  Şimdi bu geçmiş olsun mesajını “kendisi TBF’de resmi görevli olduğundan ve erkek basketbol takımının lig sıralamasındaki yerinin hassasiyetine binaen” diye savunanlar çıkabilir, tavsiyem hemen vazgeçsinler!

www.galatasaray.org resmi web sitesi ya da yönetim kurulu üyelerinin senelerdir tekrarlanan demeçlerini şöyle bir hatırlayınız.

Takipçisi olacağız”  

kabul edilemez”   

takipçisiyiz”  

kınıyoruz

vs. defalarca kullanılmış standart kalıplardır.

Sonunda neyi takip edeceğimizi ya da niçin kınadığımızı bile unuttuk dolayısıyla ne durduğumuz yer aynı kaldı ne haklı tepkilerimiz yerini buldu.

Yönetenler değişti, oy verenler değişti, gündem değişti, bir tek kalıtsal amnezi halimiz sabit!  

Bugün sayın kulüp başkanımız ya da bir yönetim kurulu üyemiz TFF’ye ayar verebilir, laf sokabilir, onlarla alay edebilir hatta isterse sülale boyu hakaret de edebilir.  İçimiz soğur birkaç saatliğine, “oh olsun” falan deriz ama sonra yine bellek yitimi bizi esir alır.

Spor basınında sekiz sütuna manşet ya da sosyal medyada #TrendingTopic olacak büyük laflara, sert çıkışlara, süslü aforizmalara artık ihtiyaç yok çünkü popülist tavırların ve büyük sloganların kesin çözüm olmadığı sanırım anlaşıldı.  En azından hafızası iyi olanlar anlamaya başladı diyelim, realist çizgimiz baki kalsın.

Adeta gömülmediği için kokuşan ülke futbolunda orta oyununu bozacak, paradigmayı değiştirecek adımlar tesadüfen atılamaz.  Dayanacağı muhkem güç, arka planında ince bir çalışma ve +/- alternatiflere göre esneklik gerektiren bir strateji gerekiyor.  En basit anlatımıyla bunun üç boyutu var ilk bakışta:

a) Finansal güç ve mali bağımsızlık ya da kimseye eyvallah etmemek  (bilançoyu, borçları, nakit akışını, riskleri uzun uzadıya anlatmadan söylersek “yakın gelecekte mümkün görünmüyor”)

b) Milyonları sokağa döken uluslararası başarılar, başka bir deyişle sahada kazanıp saha dışında tartışılmaz olmak  (abonesi olduğumuz UEFA Şampiyonlar Ligi’ne bir daha ne zaman katılabileceğimiz belirsiz, Avrupa futbolu ile aramız giderek açılıyor yani kısaca “yakın gelecekte mümkün görünmüyor”)

c) Güven ve itibar sermayesini güçlendirmek ya da HAKLI olduğunu kamuoyunun ekseriyetine kabul ettirecek kadar organize olabilmek  (zor ama kestirilebilir gelecekte bence tek ihtimal)

Güven yoksa birliktelik de yok, başarı da yok, bereket de yok.

Zor ama görünür tek ihtimali örneklerle açıklamaya çalışalım:

  • Bize güvenenleri asla boşa düşürmemek, bizi destekleyenlere her platformda müteşekkir kalmak,
  • Taraftara aile ferdi / müşteriye kral / sponsora kraliçe gibi davranmak,
  • Ne yazdığını, ne söylediğini, niçin sustuğunu daima hatırlamak,
  • Her türlü kurumsal temasta samimi, şeffaf ve tutarlı olmak,
  • Palavra sıkmak yerine zor da olsa susmak ama konuştuğunda memleketin dört bir yanında ilgi ve saygı uyandırmak,
  • Haksızlığa uğrayan rakip bile olsa, bundan geçici fayda elde edilmiş olsa bile bunu çekinmeden dile getirmek,
  • Kimseyi küstürmemek namına yapılanların son tahlilde ne İsa’yı ne Musa’yı mutlu etmeyeceğini bilmek,
  • Sığ gündemi reddederek ülkede sporun ulaşamadığı seviyeyi ve hedefe yönelik yapılması gerekenleri sürekli anlatmak,
  • Nitelikli insan / elit sporcu yetiştirip topluma örnek olmak,
  • Tüm sporcuları için kariyer fırsatları sunan saygın işveren olarak algılanmak,
  • Makro düzeyde spor politikalarına yön verenlerin görmezden gelemeyeceği kadar hazırlıklı ve donanımlı olmak,
  • Kazanınca coşkulu / kaybedince mağrur olabilmek,

Sarı-kırmızıyla iftihar eden Galatasaraylı nesiller, Galatasaray’a içten içe imrenen rakipler hayal ederek her güne başlamak…  İstisnasız her gün buna inanmak ve bunun için çalışmak, bu hedefi geciktirecek hatalardan “ecel” gibi kaçınmak!

Pahalı transferler çözüm olmuyor, uçaklar inince dertler bitmiyor, çilekler forma giyince bahar gelmiyor.  Milyarder kulüp başkanının çok şık giyinmesi, Sportif A.Ş. yöneticisinin GS plakalı Maybach’a binmesi, anchorman tadında bir basın sözcüsünün belagatiyle manşetlerden inmemesi bugüne dek hiçbir şeyi kalıcı olarak çözmedi ve çözmeyecek.

Başka türlü bir şey bize gerekli olan…

Cemil Meriç’in sözüdür “yaprak ağaçtan düşünce, rüzgarın oyuncağı olurmuş

Hazan yaprağını andıran futbolun tekrar yeşermek üzere ulu çınara tutunması, özüne dönmesi, “Team Value Management” yaklaşımıyla ve bambaşka hedeflerle yönetilmesi gerekiyor.

Bitirirken yazılı olmayan gerçeği hatırlatalım. 

İlk Kural / Rule Number 1 / La première loi

Seçilerek mesuliyet üstlenenler yalnız kulübün ya da iştiraklerinin değil, bir BÜTÜN olarak GALATASARAY‘ın hepimizden, her birimizden, kişisel kariyer ve hedeflerinden, servetlerinden, korku, heves ya da beklentilerinden daha mühim, daha muteber, daha kıymetli olduğuna inanarak yaşayacaklar, çalışacaklar, mücadele edecekler ya da hep birlikte omuzlayamayacaklarsa bu devasa ağırlığın altına hiç girmeyecekler.

Bu yazıyı sosyal medyada popülist mesajları arka arkaya vererek kulüp başkanı veya yönetim kurulu üyesi olarak seçilmeyi hayal edenlere de elden ele iletirsiniz artık 😊

Muhalefetten ne bekleyelim?

Dünyada üç akım giderek güçlenirken, özgürlükçü demokrasinin hatta insanlığın geleceğini nasıl etkileyeceği tartışılıyor.  Bunlar;

  1. Popülizm ve otoriterleşme
  2. Kutuplaşma (polarizasyon)
  3. Kültürel kodlardan ve köklü değerlerden koparak vasatlaşma (mediokrasi)

Bu üçlüden ilki tamamen bir iktidar alanı daha doğrusu bunalımı. İkinci sıradaki hem iktidarın hem muhalefetin altına odun attığı büyük bir ateş. Üç numara ise iki tarafın da zaman içinde fark etmeden sürüklenebildiği kısırlık hali.

Ne yazık ki Galatasaray bu kötüye gidişten münezzeh korunaklı liman değil ve şaşırtıcı biçimde hızla irtifa kaybediyor. Sportif başarılar, alkışlar, popülarite hiçbiri bu aşınmayı saklayamıyor. Vaziyetten şikayet edip geçmişi hasretle yad edenlerin bu gidişatı tersine çevirmek üzere harekete geçmemesi de başka bir sıkıntı.  Ne iktidarın planları ne diğer cenahtan önerilen çözümler sosyal sermayesi aşınmış, birbirine düşmüş, orta yerinden bölünmüş bir camiada tatbik edilemez.  “Camia” fikri her şeyden önce bir arada olmak, yan yana durmak, karşıt fikirlere saygı duymak ve güven ortamında hayat bulabilir.

İktidarın net sorumluluğu olduğu kadar muhalif kanattan da beklenti sosyolojik ayrışma doğuracak hamleler yapılmamasıdır.  Örneğin yirmili yaşların başındaki parlak gençleri kurşun askerlere dönüştürmeyi umanların, gençlerin üyelik başvurularından başlayarak tüm olan biteni manipüle etmeyi düşünebilmesi ya da üye olduktan sonra bu gençleri emir-komuta zinciri içinde yönetebileceklerine dair bitmeyen yanılgıları en çirkin fitne örnekleri arasında sayılmalı.  Gençler büyüklerine saygıdan ya da yetişemedikleri dönemde olan biteni öğrenmek adına meraktan sizi dinliyor diye çizdiğiniz yörüngede ömür boyu dönen uydular olmazlar.  Olmayacaklar. Dahası kulübün geleceği ve ümidi konumunda, pek çok bakımdan milli servet ayarındaki insan kaynağına “nereye düşmüşüz ya biz” dedirtip bıktırırsanız sonunda kaybeden Galatasaray olur.  Bilsinler ki parmak hesabı yaparak gençleri ömür boyu saflarına kattıklarını düşünenler yarınlarda bizzat o gençlerin neredeyse tamamının parmakla göstereceği olağan şüpheliler haline gelecektir. Akıl, bilgi ve hür irade er geç kazanır çünkü ucuz komploların değil gerçeğin temsilcileridir.

Başka bir itiş kakış alanı da kulüpte fiilen görev yapanlar üzerinden şekillenir. Hepimizin malumu çok yönlü büyük organizasyonlar yalnız seçilmişlerin yarı zamanlı mesaisi ile yönetilemez.  Görünür performansın çoğu atanmışların yani profesyonel emeğin eseridir. Organizasyon hakkında doğrudan söz sahibi olmayan muhalefetin, kulüp içinden bilgi / belge sızdırmaya çalışması, bu uğurda profesyonelleri bir tür casusluk faaliyetine zorlaması kulübe zarar verecektir. Üstelik bugün kulağınıza sufle veren profesyonel yarın sizin aleyhinize pozisyon alabilir hatta yarına kalmadan belki sizi yanıltıp tuzağa çekiyordur.  Dürüstlük ilkesine bağlı çalışan profesyonelleri rahat bırakmak ve işlerini doğru yaptıkları durumlarda takdir ve teşekkürü esirgememek en doğrusudur zira atanmış kadrolar zaten iktidarlar tarafından yeterince hor kullanılmakta ve manen yıpratılmaktadır.

Seçilmiş yönetimler suni gündem yaratarak verdikleri sözü unutturmak ya da kulübün asli faaliyeti konusunda herhangi bir ileri adım atamadıklarını gölgelemek isteyebilirler. Muhalefetten beklenen misyonlardan biri kulübün hafızası olmak olsa gerek… Tutulmayan sözleri, tutturulamayan bütçeleri, elden uçup giden fırsatları hatırlatmanın yanı sıra, kulübün asli faaliyeti olan SPORUN her daim ana gündemde kalmasını garanti altına almak faydalı olacaktır.  Nitelikli insan ve elit sporcu yetiştirmek, spordan değer üretmek, spor üzerine sürdürülebilir gelir modeli kurmak üzerine ilkeleri, dünyadaki başarılı örneklerle giderek açılan mesafemizi bize çalışkan ve takipçi muhalefet hatırlatsa fena mı olur? 

Elinizden tutan mı var, nedir bu camianın önündeki engel?” diye haricen sorulursa maalesef Galatasaray’da iki şey fazlasıyla noksan son yıllarda: Samimiyet ve tutarlılık…  Sırf bu yüzden koskoca ülkeye ilham verebilecekken, kendi aramızda dahi farkındalığı artıramıyoruz. Buna üzüldüğümü belirtmeliyim ama düzeltme yolunu bulamadığımız sürece de üzülmekle kalırız, onu da gayet iyi biliyorum.

Trust Reliability Sincerity Commitment Integrity Consistency

Galatasaray’ın kurumlarında bilfiil hizmet etmek isteyen insanların en büyük endişesi “lekelenmek” daha doğrusu itibar suikastine uğramamak.  Müşkülpesent olmakla nam salmış Galatasaraylılar birbirlerini kıyasıya eleştiriyorlar. Biliriz ki eleştirel bakış açısı olmadan ilerleme olmaz, sağlıklı ve tutarlı eleştiriler iyidir, seçilenleri ve yetki kullananları da zinde tutar ama dedikodu ve kara propaganda insanları bu görevlere talip olmaya hatta bir adım öne çıkmaya dahi çekinir hale getirebiliyor.  

Bugün aklı başında, deneyimli, hayata realist pencereden bakan makul insanlar herhangi bir engelleri olmadığı halde mesuliyete talip olmak yerine “Galatasaraylıyım ama ben o işlerden mümkünse uzak durayım” diyebiliyor.  Nedense her dönem isimleri üzerinde yalancı baharlar açan, kariyerlerinde zirve kovalayan varlıklı iş insanları “ben deli miyim o gayya kuyusuna atlayayım” benzeri cümleler kurarak servetlerinden yana endişe ettiklerini saklamıyor.  Bu işlere soyunanlar ya çekeceği çileyi bilerek gözünü karartmış ya sıranın artık kendisine geldiğine inanmış ya da popüler bir kurumun yönetiminde statü edinerek yükselmeyi gözüne kestirmiş olanlar… Gözünü karartıp bu işe dalan fedakar isimlere elbette şükran borçluyuz, uzaktan bile hoş gelmeyen davulun sesi ile her gün burun buruna kalacaklar. Öte yandan kulübün yıllar içinde peyderpey sürüklenmekte olduğu nokta o kadar karanlık ki, değil gözü kara olmak; en karanlık köşelerde bile soğukkanlı kalıp çözüm odaklı olmak şart! Galatasaray’ı aydınlığa çıkaracak güçlü bir meşale, hedeften şaşmayacak istikrarlı bir pusula lazımsa eğer, bunun somut hali çok yoğun bir emekle hazırlanacak ve üzerine el sıkışıldıktan sonra herkesin adı soyadı gibi sahipleneceği dönüşüm stratejisidir.

Sivil toplum kuruluşlarında yönetmeye talip olanlar açısından ele alırsak bir şeyin yanlışlığını kestirmeden anlatmak kolay, niçin yanlış olduğunu farklı ilgi gruplarının anlayacağı şekilde aktarmak biraz daha zordur.  Yanlışı en ince detayına kadar analiz edip doğru yolu göstermek epey zordur.  İşte bundan ilerisi yani en zoru lazım bize: Tekrar aynı yanlışa düşülmesini engelleyecek ve ilgili konuda doğruları çoğaltacak kişiler, kurullar, kurallar ve değerler bütünü önermek / sahiplenmek.  “Bu noktada tıkanıyoruz” demek isterdim ama biz daha o noktaya pek yaklaşamadık.

Dolayısıyla en iyilerin yer bulabildiği benzersiz La Scala sahnesi yok bizde, daha ziyade podyuma çıkanların puanlandığı ses yarışmasının jürileri gibi Galatasaray seçmeni.  

LA SCALA – Milano / İtalya

Diliyorum bundan sonraki seçimler geleceğe dönük umut ışığını artırır, dedikodu ağını geliştiren değil reel projeleriyle üyelere ulaşan adaylar görürüz.  Üyelere düşen ise mümkün olan en yüksek katılımla seçime iştirak etmek ve oy kullanmaktır.  Kampanya döneminde yuvarlak cümleler, hamasi söylemler, çözümsüz eleştirilerden bıkmış olunduğunu göstermek ve adaylardan talepkar olmak gerekecektir.

Geldik üç makaleden oluşan bu yazı dizisinin sonuna.  Alnı açık dürüst insanların her daim kendilerine sormaları gereken sorular var.

“Kazanırken ne kaybettik?” 

“Kazanırken ne kadar kaybetmeye razıyız?” 

“Başarıya giden her yol mübah olabilir mi?” 

Başarı mutluluğun kadir-i mutlak anahtarı (master key) olamaz. Huzurlu ve mutluysanız, şevkle yaptığınız işten her gün keyif alıyorsanız zaten başarı sizi arar bulur.  Eğer bir parça makul insanlarsanız, siz bir gün seçim kazanmak değil Galatasaray’a layık sürdürülebilir başarılar elde etmek istiyorsunuz.  Dernekler kanuna göre seçilmekten, mazbata alıp fotoğraf çektirmekten, sağa sola kartvizit dağıtmaktan, kamuoyunda iyi kötü tanınmaktan öte hedefleriniz yok ise zaten Galatasaray’ın başına gelmiş geçmiş sıralı felaketlerden biri olarak tarihte yerinizi alırsınız. Küçük hesaplar uğruna sürekli birbirlerinin ayağına basan kifayetsiz muhterislerin, muhkem bir icraat dönemi boyunca muktedir olduğu nerede görülmüş ki?  Kulübün özellikle 21.yüzyılda yaşadığı yıpranma ve kayıplar dikkate alındığında başarısızlık için pek çok zor koşul varit iken, ulaşılabilir başarı için de önce kendinizi iyileştirmiş olduğunuzdan emin olmanız şart…  Aksi takdirde günün birinde sandıklara atılacak zarfların sayılması suretiyle elde edeceğiniz hiçbir şey yok.  Asla da olmayacak. Kamuoyundan alacağınız yoğun tepki, şahsi ve ticari itibarınızın sarsılması, aile hayatınızda ağzınızın tadının kaçmasını saymazsak elbette…

Başladığımız gibi bitsin mini yazı dizisi.

Medice cura te ipsum, önce kendinle yüzleş doktor…

Muhalefet ne yapsın ne yapmasın?

Galileo’ya atfedilen sözü anımsıyor olmalısınız.  “Ölçebildiğin her şeyi ölç, ölçemediğini ölçülebilir hale getir” Yüzyıllar sonra yönetim gurusu (management thinker) Peter F. Drucker benzer bir cümle kurmuştu: “ölçemediğin şeyi geliştiremezsin” 

Kulübün ürettiği ve kamuya açık dağıtıma soktuğu verilerden yola çıkarak farklı rasyolar, karşılaştırmalar, grafikler tasarlarsanız aynı zamanda yeniden “anlam” üretmiş ve bazı insanların zihninde yeni kapılar açmış olursunuz.   Bol satırlı, yüksek sütunlu excel tabloları hakkıyla inceleyip yorumlayan minik azınlıkla yetinmeyeceksiniz.  Kulübün sunduğu veri seti yetersiz geliyorsa, hukuki kısıtlamaları ihlal etmemek kaydıyla daha fazlasının paylaşılmasını talep edeceksiniz. Günümüzün “revaçta” konularından biri “Data Analysis & Data Visualization” ise sizin işiniz de gölgede kalana projektör tutmak olacak.

Kulüp meselelerine uzak duran herkes duyarsız ya da bencil değil, bazıları da gündemin ve tartışmaların sığlığından ve hiçbir rasyonel detay içermemesinden şikayetçi.  İşte muhalefetten beklenti, o kişileri önce tribüne sonra sahaya çekebilme becerisidir.

En kritik tespitleri, gölgede kalan riskleri, olası fırsatların yakın dönem etkisini anlatırken akılda kalan bir terminoloji kullanmak, benzetme ya da örnekleme ile yeni terimler üreterek hatırlanır olmak, karmaşık olanı herkesin aynı şeyi anlayacağı biçimde sadeleştirmek hatta “sizlere vermiş olduğumuz geçici rahatsızlıktan ötürü üzgün değiliz” diyecek kadar aykırı çıkışlar… Niye bunu söyledik çünkü bazı Galatasaraylıların boşvermişliği, ilgisizliği, yalnız saha skorlarına göre övgü düzen ya da öfke püsküren dengesizliği oldukça tehlikeli ve bu ikili delilik hali giderek tatsız bir yere gidiyor.

Muhalefete olabildiğince realist çizgide hareket etmeyi tavsiye ederken, kişilere yönelik eleştirilerin de olabileceğini biliyoruz. Öte yandan kulübü doğrudan ilgilendirmeyen şahsi çekişmeleri Galatasaray üzerinden kişiselleştirmek ya da eleştirilen kişinin karar ve eylemlerini yerden yere vurmak yerine onun görünüşüyle, kişiliğiyle alay etmek saygın bir davranış olmayacağı gibi net olarak faydasızdır da.

Konuların kişiselleştirilmesinden öte magazin detaylara boğulmak, döne döne bu hususları konuşmak da lunaparkta dönme dolaba binip gideceğin yere ulaşmayı beklemek kadar manasızdır.  Bilakis kallavi, riskli, kahredici ama HAKİKİ konuları pas geçmek iktidarların işine gelse de, sorumlu muhalefet anlayışı öncelikleri doğru belirlemek ve kimi zaman iktidarların tetiklediği suni gündemlerin peşinde kaybolmamaktır. 

Galatasaray Spor Kulübünün müktesep hak ve menfaatlerine, görünür gelecekteki açık çıkar ve avantajlarına aykırı pozisyon almak da aynı şekilde yanlış olur.  Dolayısıyla muhalifler eleştirilerini ve mutlaka peşi sıra önerilerini basın yoluyla paylaşabilir ama medya mensuplarına kulüp içinde olan biteni eksik/fazla pazarlayan dedikodu simsarı konumuna düşmemeliler.  Bilhassa spor basınındaki çoğu muhabirin meslek anlayışı nahoş örnekleriyle ortadayken onlarla sıkı fıkı olup iş tutmak akıl kârı olmayacaktır.  Aynı şekilde taraftar gruplarıyla dirsek temasında olmak, onları kulüp içi siyasette ağırlık merkezi olarak konumlaya çalışmak, tribünleri karıştırmak kesinlikle ölümcül hatalardandır.  İktidarlar bu sayılan hatalara çok daha meyilli olup, onları engellemenin yolu aynı oyunda el artırmak değildir.  Biliriz ki iktidar insanı bozar, mutlak iktidar muhakkak çürütür.  Muhalefetin çürümenin parçası olmasından değil, çürümüşlüğü yok etmeye dönük çalışmasından Galatasaray’a fayda sağlanır.

Çürümenin en temel göstergelerinden biri dedikodunun gerçeği tamamen örtecek kadar yoğunlaşması ve kulüpte her 24 saatin post-truth çağının birer karikatürüne dönüşmesidir. Onun lafını buna taşıma, falancanın yazısını diğerine forwardlama ve türlü yöntemle dedikodu çoklayıcısı ya da fitne telgrafhanesi gibi faaliyet gösteren kim olursa olsun, kafa yapısını çözebilmiş değilim. Laf taşıma yoluyla sondaj yapmak bir kişinin özel zevki de olabilir ama “çok sevdiğimiz??” Galatasaray’a zerre faydası olmadığı ortada değil mi? Böyle yapa yapa, insanları orasından burasından çekiştirerek, azı doğru / çoğu yanlış ithamlarla itibarsızlaştırarak gitgide çölleştirmedik mi koca kulübü?   Muhabbet arasında “ah nerede o eski günler, bir kulüp ki her dem muteber, hele o centilmen şık ağabeylerimiz” nostaljisi ama ilk fırsatta her cephede negatif networking faaliyeti?   Herkesin birbirinin arkasından konuştuğu, kuyusunu kazdığı, eline geçirdiği her fırsatta bel altı vurduğu ortamda bir camiadan söz edilebilir mi?  O kulüpte dirlik, düzen, bereket olur mu?  O kurumsal yapı itibarını koruyabilir mi, ayakta kalabilir mi? Muhalefet ya da iktidar hiç fark etmez, dedikodu ehlinin kulüp siyasetindeki uzun erimli hedeflerine de faydası olmaz bu furyanın, kısa vadede zaten tek getirisi bol  miktarda antipati toplamaktır.  

Oysa GALATASARAY beş çayında kek poğaça eşliğinde çekiştirilen komşu ya da koltuğuna göz dikildiğinden altı oyulan iş arkadaşımız değil !!

Devamı “pek yakında” !

Muhalefetin Anatomisi ve Rotası Üzerine

İnsanın hata, kusur ve zaafları olabileceğine göre, insanların bir arada bulunduğu karmaşık organizasyonlarda da bazı aksaklıklar bulunması gayet doğaldır.  Galatasaray Spor Kulübü canlı bir organizmaya benzetilirse vaktinde iyi tedavi edilememiş hastalıkları, yenileyemediği için eksilen beden direnci ve ilk kez maruz kaldığı / kalacağı harici riskler ile ayakta durduğunu varsaymak pekala mümkün.  Bu yazımızın ana fikri hekimlere verilen en eski öğütlerden bir aslında: Medice, cura te ipsum  (doktor, sen önce kendini iyileştir

Peş peşe kaleme alınacak birkaç makale ile kulüpteki muhalif hareketler ve muktedir reflekslerine dair bazı tespit, düşünce ve önerileri paylaşacağız.  Bugünkü öznemiz ise “muhalefet ”

Burada muhalefet olarak kavramsallaştıracağımız yapının yeknesak blok olmadığını söyleyerek başlayalım, bilakis çeşitlilik arz eder. İtiraz edilenler birbirine benzese de, memnuniyetsizlik dozajları ya da ileri sürülen alternatifler farklıdır.  Muhalefetin tamamı “derhal iktidar” iddiası da taşımayabilir. Kısaca burada konu edilecek kavram seçilmiş iktidarı en fazla sorgulayan, memnuniyetsizliğini saklamayan ve iktidarı derhal veya vadesi geldiğinde tasfiye etmek isteyen herkesi kapsar.  Tanımdan devam edersek, seçimle göreve gelinen benzer yapılarda üç ana blok olduğu varsayılabilir. 

  • İktidar ile destekçileri
  • Muhtelif muhalif odaklar
  • Sessiz çoğunluk

Sessiz çoğunluğun bir kısmı iktidarın icraatını ve muhalefetin itirazları sakince dinler, kayda değer bulduklarını not eder. Günü geldiğinde ağırlığını koyar ve tarafını seçer.  Bugün Kulübümüzün üye listesinde yer alan bir kısım sessiz çoğunluk unsurları da kulüple manevi bağı çoktan kopmuş yazısız mezar taşlarını andırır. Onları hayata döndüremeyiz ama ilgili Tüzük maddesi işletilmediği bir şekilde aritmetikte yer işgal etmeyi sürdürürler.  Çözüme dair sorumluluk seçilmiş yönetim kurullarına ve genel kurulun tamamına aittir.

Tedaviye niyetlenen hekime verilen ilk öğütlerden biri kendisini iyileştirmesiymiş madem, muhalif düşünce ve eylemler için de bu klasik öneriyi tekrarlıyoruz.Kibir, bencillik, açgözlülük, haset, riya, dedikodu, rövanş alma hırsıyla soyunacağınız hiçbir işin sonunda Galatasaray için doğru, güzel, hayırlı neticeler alınmasını beklemeyin. Bu insani defolar birer palto misali kolayca vestiyere bırakılamayacağına göre; kudreti, serveti, marifeti ne olursa olsun her birey içindeki şeytanın kamçıladığı aç hayvanları dizginlemek zorundadır.  Bu muazzam bir otokontrol neticesi de olabilir ama en güzeli GALATASARAY’ın her birimizden önemli, değerli, anlamlı ve kalıcı olduğuna ikna olup her adımda “bu yapacağım iş Galatasaray’ın faydasına mıdır?” diye düşünmekten bir an dahi vazgeçmemektir.

Kulübün bekası, itibarı ve başarısı dışında pusulaya ihtiyaç duymamaktır. 

Sahne ışıklarının gözleri kör ettiğini bilmektir, boğazın dokuz boğum olduğunu unutmamaktır.  Sağlam bir ekibin ölçütleri arasında içlerinden biri çizgisini bozduğunda, pusulayı şaşırdığında, içindeki şeytanla mücadele edemediğinde onu uyarmak ve doğru yola sevk etmek mutlaka sayılmalıdır. 

Hekim kendisini iyileştirmeyi başardıktan sonra ikinci görevi üstlendiği misyonu sorgulamak ve konumunu doğru tayin etmektir. Burada yeri gelmişken hem bir konuya değinmek, hem de bir şehir efsanesini sorgulamak gerekiyor.  Seçimle iktidarın değiştiği yerlerde her zaman muhalif eylem ve söylemlere rastlanır.  Hele Galatasaray gibi bazılarının iktidar için sırasını beklediği camiada, “Bizde muhalefet olmaz, Galatasaray’da muhalefet yoktur” söylemi küçük çaplı bir şehir efsanesidir.  Biliyoruz ki muhalefetin varlığı demokrasinin gereği, karşıt fikirlerin kalitesi / kalibresi değişim ve ilerlemenin lokomotifidir.  Galatasaray üzerine alternatif fikirleri, farklı yaklaşımları, özgün projeleri olan kişiler/gruplar olmasa, iktidar çalışma ve kendisini ispatlama azmini sürdüremez ve tembelleşir.  Dahası, iktidar sona erdiğinde yerine geçecek gücü toparlamak zaman kaybına dönüşür.  Galatasaray Spor Kulübünün kaderini seçilmiş yönetimler çiziyor olsa da, kulübün ilerlemesi ve gelişmesi ancak nitelikli muhalefet ile mümkündür.  Sarı-kırmızının talihsizliği tam da burada başlar çünkü ülkede yerleşik “dostlar alışverişte görsün” anlayışı bize de sızmıştır.  İktidarların başarısızlığını bekleyerek ya da arzulayarak muhalefet olunmaz hatta kötünün iyisi olmak da Galatasaray için yetmez, marifet o dönemin en iyisi olmak için olabildiğince gayret sarf etmektir.

Galatasaray’da iktidar koltuğu pek tatlı olduğundan, seçilmiş yönetimler sorgulayıcı, üretken, adil muhalif hareketlerden bile hoşnut olmazken, topa sert giren tüm çıkışları yaşamsal tehdit olarak algılayabilmektedir. Bu da tekrarını sık gördüğümüz vahim yanlışlardan biri… Eninde sonunda seçmen tarafından tercih edilmek bir yarışın sonucu olacaksa da muhalif kişi ve grupların iktidarları zayıflatmak uğruna Galatasaray’ın kurumsal itibarına gölge düşürmekten ve fikir mücadelesini nizami zeminin dışına taşımaktan özenle kaçınması şarttır. 

Bir denizaltı düşünelim. Düşman donanmasına ait savaş gemisini su altından torpillemesi görev emri olabilir ama aynı denizaltı personeli sonunda o geminin güvertesine çıkmak istiyorsa yapmaları gereken eski zamanların deniz savaşları gibi gemiye bordalamak ve elde yalın silah yüz yüze mücadele etmeyi göze almaktır.  Dolayısıyla cesur olmak, kartları açık oynamak, yan yollara pek sapmamak gerekiyor. Sinsilik, içten pazarlıklı haller, tuzak kurup üstünlük elde etme çabası olsa olsa hızla batmakta olan bir geminin güvertesine çıkmanıza yol açabilir!

Kişisel defolarını aşarak medeni bir tavır sergileyen muhalefetten diğer beklenti “adil” olması ve empati kurabilmesi…  Yönetenleri eleştirirken ya da hata yaptıklarını iddia ederken sergiledikleri doğal ve/veya haklı refleksin çeyreğini, yine iktidarların doğru işler ve isabetli kararlarını takdir ederken de göstermeliler.  Bu tavır Türkiye’de genel kabul gören saldırgan, gürültücü, “sözde sert / özde tırt” muhalefet akımının tersine olsa da en azından bir fayda ve iki koz sağlayacaktır

  1. İktidar gerçekten kulübün yararına bir adım attıysa camiadan alacakları destek aynı çizgide adımların tekrarlanmasına ya da belirlenen doğrudan sapılmamasına yol açacaktır (sürdürülebilirlik & yönetimde istikrar)
  2. İktidar ya da muhalefetin parçası olmayan geniş tabanlı seçmen grubu muhalif hareketi temsil edenlerin adil, olgun ve kulübü önceleyen tavırlarını takdir edeceklerdir (itibar sermayesi)
  3. İktidar şımarır, dağılır ya da doğrudan saparsa bu kez muhalefet çok daha sert bir söylemle tenkit hakkı kazanır ve yine seçmen geçmişte doğruyu takdir ettiğini hatırladığı adil muhalefetin güncel sert çıkışını çok daha dikkate değer ve anlamlı bulacaktır  (siyasi rekabette mukayeseli üstünlük)

Muhalefetin diğer bir sorumluluğu ise farkındalığı artırmak, katılımı çoğaltmaktır.  Ortalamadan bahsedersek kaydı açık üyelerin %20’si bile genel kurullara katılmıyor.  Katılanların çoğu kulüp başkanının sunuş konuşması dışında olup biteni dikkatli takip etmez, fuaye alanı ya da koridorlardaki samimi sosyalleşmeye daha fazla vakit ayırırlar.  500 sayfayı bulan mufassal faaliyet raporlarını hakkını vererek inceleyen 100 üye ya vardır ya yoktur.  Seçimlere katılım da kaydı açık üyelerin %50’sini bulsa da ötesi istisnadır.  Kısacası düzenli aidat ödeyen ama yüzünü görmediğimiz, gelmeyen, gitmeyen, ses vermeyen, iştirak etmeyen epey üyemiz mevcut.  Öncelikle bu katılım istatistikleri ve eğilimleri dikkatle izlenmeli ve raporlanmalı, ki buradan ayakları yere basan çıkarımlar yapmak mümkün olsun.  Sosyal medyada hesap açmış “fake account” olmadığına göre bu insanlar, onları da çok sesli demokrasiye dahil etmenin yolları aranmalıdır.  İktidarlar sığ ve bulanık suda balık avlamayı alışkanlık hale getirmişse, katılımın (sorgulamanın) artmasını istemeyeceklerdir, ki genelde bu durumdan haz etmezler.  Derin Galatasaray imgesinin de fiiliyatta karşılığı olmadığına göre hakiki derinliği önce fikirlerde sonra katılım gösterenlerin aidiyetinde aramak gerekir.  Muhalefet farklı iletişim kanallarından üzerine ölü toprağı serpilmiş kalabalığa ulaşıp onların bir kısmını hareketlendirebilirse bu üyeler kendilerine kimin sesinin ulaştığı bilerek oyuna dahil olacaklardır. Gerçi bugün seçim simsarlarına sorsak katılımı artırmanın yolu olarak “aidat borcundan ötürü kaydı kapalı üyelerin tüm birikmiş borçlarını biz ödeyelim, sonra bir şekilde onlara ulaşır ibra oylamasına veya seçime davet ederiz” diye plan kurmaları normaldir.  Bir kez daha ifade edelim ki, karşılık bekleyerek birinin aidat borcunu kapatmak hür iradeye suikast girişimidir, kulübümüzde seçimler hür iradenin sonucunu ilan eden süreçler değilse kimse bunun hayrını görmez. Bu husustaki kötü alışkanlığın azalarak yok olduğunu memnuniyetle görmekteyiz. Yeri gelmişken senelerdir aidat ödemeyen ve varlıkları/yoklularına dair en ufak emare bulamadığımız kişilerin üyelikleri hakkında Tüzüğümüzün 20.maddesinin tavizsiz işletilmesi gerektiğini de tekrarlamış olalım.

Peki muhalefet seslenmek istediği kitleye (iktidardan memnun olmayanlar, aradığını bulamayanlar, değişim isteyenler veya farkındalığı artarak oyuna yeni girenler) ne anlatacak?  “Onlar vasat, biz iyiyiz” demek yeter mi?  “Onlar beceremedi, biz başaracağız” söylemi satar mı?  Vizyon & misyon tarifleri, ismi olup cismi olmayan projeler, yuvarlak laflar, hamasi sloganlar, tek tip kravatlar hazırsa yolu yarılamış sayılır mısınız?  Ulaşabildiği her üyenin elini sıkan, en fazla sayıda üyeye telefonla ulaşan, maksimum miktarda SMS gönderen, en renkli web sitesini hazırlayan, herkese mavi boncuk dağıtıp sürekli gülümseyen aday hiç olmazsa “en sempatik kampanya” ödülünü alır mı?  Hepsine ortak cevabımız “HAYIR”…


Devamı “pek yakında

Not: Dikkatli okurlar bu yazıda ve devamında 2021’de yapılması beklenen seçime yönelik önermeler bulunmadığını ya da başarılı seçim kampanyası için taktik ipuçlarından bahsedilmediğini fark edeceklerdir.  Okuduğunuz yazı 10 sene önce de kaleme alınabilirdi, muhtemelen birkaç yıl sonra da genel geçer doğrular olarak okunabilirliğini sürdürecektir.


Diego Armando MARADONA

Arjantin için unutulmaz bir yıldı 1978. 

Tangonun ve futbolun din kadar yaygın olduğu ülke, ev sahipliği yaptığı Dünya Kupası finalinde total futbolun temsilcisi Hollanda’yı 3-1 yenerek halkına karnaval sevinci yaşatmıştı. 

Daniel Passarella kaptanlığındaki şampiyon kadronun yıldızları orta sahanın patronu Osvaldo Ardiles ve 10 numaralı formasıyla golcü Mario Kempes idi.

Buenos Aires sabaha kadar çılgınlar gibi eğlenirken bu satırların şeref misafiri ise o tarihte henüz 18 yaşındaydı ve Dünya Kupası kadrosunda kendine yer bulamamış genç bir futbolcuydu.

“Diego Armando MARADONA”

Genç Maradona efsaneleşeceği 10 numaralı Boca Juniors formasıyla

O Arjantin’in dünya futboluna en büyük armağanı…

Pele, Cruyff, Eusebio gibi yıldızlarla anılan ve çoğu zaman onların önüne konan bir superstar.  Futbolu bırakmasının ardından ülkesinde ve dünyada hep veliahtı aranan, Lionel Messi dışında kimsenin boş bıraktığı krallık tahtına yaklaşamadığı, sahada bıraktığı izler silinmez bir futbol virtüözü

Öte yandan zaafları, hataları, buhranları ile bir yarım kalmışlık ya da kırılganlık öyküsü… Duygusal, gözü kara, ağzı bozuk, dik kafalı, müptela, cömert, neşeli, eğlenceli ufak tefek bir adam…

Ben Maradona’yı “büyük sporcu olmakla yıldız futbolcu olmak arasında açılabilecek en geniş makas” olarak niteliyorum.

Maradona’yı anlatırken “tam bir profesyonel” diyemezsiniz. Çalışma disiplinine iman etmiş ilkeli bir sporcu da değil ama seyredenin aklını baştan alacak bir futbol sanatçısı.  Bir takımın, bir şehrin, bir ülkenin kaderini eline alacak ölçüde “winner

Diego’nun uzmanlığı olan futbol üç ihtimalli, bol seçenekli ve basit bir oyundur.  Seyirciler Eduardo Galeano’nun deyimiyle iyi futbola aç birer dilenci olarak stadyumları doldururlar.  İşte tekdüzelikten kaçan o tutkulu insanlar top ayağına geldiğinde ne yapacağını sadece Tanrı’nın ve onun bildiği Maradona’daki bilinmezliği ve sürpriz ihtimalini hep çok sevdiler.

Yalnız Güney Amerika değil dünya futbolunda özellikle Brezilya ile rekabet halindeki Arjantin’in sahip olduğu haksız rekabet unsuruydu. Onlara 1986 Meksika’da bir dünya kupası kazandırdı.  “Tanrı’nın eli” diye temize çekmeye çalıştığı gayrinizami gol İngilizleri deli etmişti, aynı maçta 60 metrelik muazzam slalom ile attığı gol ise asrın futbol gösterisiydi. 

Arjantin milli takım formasıyla MARADONA

Finalde Batı Almanya’yı 3-2 yenerek kupa uzandıklarında karşılarında Franz Beckenbauer yönetimindeki kadroda Schumacher, Briegel, Brehme, Foerster, Berthold, Augenthaler, Littbarski, Matthaus, Magath, Voeller, Rummenige, Klaus Allofs, Dieter Hoeness hepsi bir aradaydı.  Turnuva takımı Almanların o güne dek çıkardığı belki de en geniş kadroydu yenmişlerdi Maradona önderliğinde…

1986 Dünya Kupası Maradona’nın ellerinde

Bu küçük adam aynı zamanda İtalya’nın hor görülen kenti ve insanları için, züppe kuzeylilere hadlerini bildirme fırsatıydı. Napoli’ye kendi ülkesine katkısından bile daha fazlasını kazandırdı denebilir.  O nedenledir ki 1990’da İtalya’da düzenlenen Dünya Kupasında İtalya-Arjantin maçına ev sahipliği yapan Napoli kentinin sokaklarında insanlar onun adını haykırıyordu: DIEGO… DIEGO… DIEGO…

Maradona’nın Napoli’ye kazandırdıklarından biri de UEFA Kupası

Doğaüstü güçlere sahipmiş gibi top üzerinde hakimiyet kuran Diego, yeşil saha dışında kendi hayatında söz sahibi olamıyor, zaaflarına yeniliyordu.

Maradona ve masum keyiflerinden biri (CHE Guevara eşliğinde)

Yakın çevresinde onu iyiliğe yönlendirmeyen çıkarcılar bulunduğu çok açıktı.  Kadınlarla olan ilişkisi hayranı olduğu başka büyük bir yıldız George Best’i andırıyordu.  Uyuşturucu madde bağımlılığı hem kariyerini, hem şöhretini hem de sağlığını tehdit ederdi.

Arjantin futbolu üzerine konuşanlar arasında yakın dönemin popüler çekişmesiydi: “Maradona mı büyük Messi mi?”  Herkesin kendince seçim yapabileceği bu soruya şöyle mukabele edilmeli “Maradona eğer Messi kadar çalışsa ve onun gibi profesyonel yaşasa bu soru sorulabilir miydi?

Bir de tartışma var, “Maradona menfi bir örnekti, gençleri kötü etkiledi vs.”  Açıkçası ona özenip yasaklı madde kullanımına başlayan var mıdır bilmiyorum ama çocuklar ve gençler görmek istedikleri superstar MARADONA idealini her şeyin önüne koydukları düşüncesindeyim.  Dahası Diego’nun yaşadığı kriz ve çöküşler yetenekli tüm gençlere farklı açıdan bir ibret vesikası da olmuştur.  Kendini iyileştirmek için uzun tedavilere katlanması, her düştüğünde en baştan başlama azmi, başarısız sayılabilecek teknik adamlık kariyerinde çalıştığı hiçbir kulübü küçümsememesi onun içindeki direnen adamın göstergesiydi. Kaldı ki bir de şu var:

Kendi hayatınla ne yaptığını hiç umursamıyoruz. Önemli olan bizim hayatlarımızla ne yaptığın..

Yeşil sahaya odaklanırsak, 1980’lerde saf yetenek futbolda var olmaya yetiyordu, kısmen 1990’larda da karşılığı vardı ama 21.yüzyılda sporcu gibi yaşamak, çok çalışmak, atletik performans, profesyonellik, kişisel marka değeri, medya hakları, basın ilişkileri artık tozluktan, tekmelikten, kramponların çivisinden bile önemli…  Emek ve alın terinin gücünü en özlü biçimde Manchester United efsanesi Sir Alex Ferguson söylemiştir.

Çalışmayı sevmeyen yetenekler için futbolda gidecek yol kalmadığını söylüyor Sir ALEX

İngilizleri hariç tutarsak saf futbolseverin Maradona’ya kırgınlığı uyuşturucu madde kullanımı nedeniyle FIFA’dan aldığı bir dizi ceza ve özellikle 1994 Dünya Kupasında yer almaktan men edilmesi olur ancak.  1990 finalini kaybeden Maradona gözyaşlarına boğulmuştu ve finalin hemen sonrasında sporculuk düzenine aykırı hayatı ve kötü alışkanlıkları manşetleri süslüyordu. Yine de 1994 Dünya Kupasında ayva göbeği  ve düşen temposuyla 34 yaşındaki Maradona her türlü izletirdi kendini ve oyuna hükmetmek için her numarayı yapardı. Hatta keşke kendine çok çok iyi baksaydı, sırım gibi vücuduyla 1998 Dünya Kupasında boy gösterse ve 38 yaşına aldırmadan başka bir büyük maestro Zinédine Zidane ile sahada kapışsalardı. Olmadı.  Bize bunu çok gördü, kırgınız.

Langırt oynasalar bile izlenir!
10’ların rekabeti.. Soldan sağa Maradona – Messi – Ronaldinho – Zidane – HAGI

Bir dizi sağlık sorunu yaşayagelen yıpranmış bedeni şöhretin ve geçmişin yükünü daha fazla taşıyamadı ve 25 Kasım günü henüz 60 yaşında son nefesini verdi.  Bu yazı şu ana dek o ölmemiş gibi yazıldı çünkü Diego’nun efsanesi gerçekten ölümsüz.

Maradona’nın vakitsiz kaybının dünyayı saran pandemi dönemine denk gelmesi de ölümü kadar trajik bir talihsizliktir. Bu haftasonu dünyanın dört tarafındaki stadyumları dolduracak milyonlarca futbolsever ona saygısı gösterebilirdi, eminim o da böyle kalabalık bir veda isterdi.  Gerçi Gary Lineker gibi eski yıldızlar geçmişteki dişli rakiplerini saygıyla ve hayranlıkla yad etti.

Gary Lineker & Maradona

Yeni Zelanda – Arjantin rugby maçından önce Yeni Zelanda takımı üzerinde 10 numara ve Maradona ibarelerinin yer aldığı formalarını sahaya serip onu onurlandırdılar

Yeni Zelanda – Arjantin rugby maçı

Maradona’nın fani bedenini taşıyan tabutu halkın saygı geçişinde bulunması için başkent Buenos Aires’teki başkanlık sarayında katafalka kondu. Ülkede üç günlük yas ilan edildi.  Formasını giydiği Boca Juniors taraftarı anma törenlerinde en öndeydi.

İtalya’da Napoli halkı sokaklara döküldü, ateşlenen binlerce meşale ateş geceyi aydınlattı, Napoli belediye başkanının önerisiyle San Paolo stadyumunun ismi Maradona olarak değişti bile.  Keşke ülkemizde de böyle dünya çapında hayranları olan ikonik bir sporcu olsaydı değil mi, keşke?

Napoli’nin yüreği yanıyor, meşale dediğin nedir ki…

Maradona ve sihirli sol ayağı toprak altına konunca bitmez bu hikaye. Bakarsınız Belfast’ta doğup 25 Kasım 2005’te ölen George Best, Buenos Aires’te doğup 25 Kasım 2020’de bu dünyayı terk eden Diego Armando Maradona’yı alkışlarla karşılar.  25 Kasım 2016’da göçüp giden dostu Fidel Castro da purosunu yakar onları top oynarken izler belki, kim bilir…

2020 bizden iki büyük yıldızı (Kobe Bryant & Diego Maradona) aldı… Sevdiğiniz diğer büyük yıldızlara en iyi dileklerinizi ve dualarınızı gönderin, lanetli 2020’de onlara bir şey olmasın. 

Son sözü başladığımız yere götürelim. 1978 dünya şampiyonu Arjantin’in yıldızı Ardiles’in Maradona’nın ardından söyledikleri gerçeğin en yalın hali gibi..


Dentro de la cancha, era donde el era feliz. Jugando al futbol, era de otro mundo. – Futbol sahasında çok çok mutluydu. Top oynarken bu dünyadan değil gibiydi.

Kadere sözümüz geçmez ama emin olduğumuz şudur ki, çocuklar Maradona gibi topla oynamayı hep sevecek.

Tanrı’nın ellerindesin, eşsiz sol ayağın için teşekkür etmeyi unutma. adios amigo

Deprem ve manevi fay hatları

Türkiye’nin deprem ülkesi olduğunu bilmeyen kalmış mıdır? Hele 1999 Marmara depreminden sonra toplumdaki farkındalık daha da arttı. Bastığımız yerin kilometrelerce altında aktif ya da uyuyan faylar olduğunu, bunların muhtelif tür ve şiddette sarsıntıya sebep olabileceğini, birkaç saniyede hayatlarımızı yerle bir edebileceğini öğrendik.  Depremin değil gevşek zemine hatalı metot ve kusurlu malzemelerle yapılan binaların, başka bir deyişle işini bilen hırsızların(!) ve göz yuman yancılarının katil olduğunu biliyoruz.  Yer kabuğunun hiç şakası yok, Karaman dolaylarına taşınmıyorsanız kaçış da yok. Hepsini öğrenmiştik, tümünü biliyorduk ama hafıza yoksunluğu, yaşananlardan ders almama, “bize bişey olmaz” kafası bu ülkenin alâmet-i farikası…

17 Ağustos 1999

Kordon’da esen meltemini ayrı, dağlarında açan çiçeklerini ayrı sevdiğimiz güzel İzmir 30 Ekim 2020 saat 14:51’de şiddetle sarsıldı.  Merkez üssü Sisam adasının kuzeyinde, Seferihisar açıkları Ege denizinde olan sarsıntının büyüklüğü komşu Yunanistan’a göre 7,1, Avrupa’daki ölçümlere göre 7,0… Bizde Kandilli Rasathanesi 6,9 diyor, AFAD 6,6 dedi.  Dikilen ağaçları milyar milyar fazla, enflasyon verilerini tadında kararında, Corona virus teşhisi konan insanları biner biner az söyleyen zümre düşünülünce insan sormadan edemiyor kendine: Ölçümü etkileyen tüm verili koşullar dışında, “depremin büyüklüğü de siyasi bir mesele midir?” diye !..

Bu yazının kaleme alındığı an itibariyle 73 yurttaşımızın hayatını kaybettiği İzmir’de en çok hasarı gören Bayraklı semtinde birkaç apartman yerle bir oldu. En kahredici tarafı, bu çöken binalardan bazıları hakkında kesinleşmiş “riskli yapı tespiti” mevcutmuş yani 6306 sayılı yasa gereği çok önce bu binaların tahliye edilerek kentsel dönüşüme girmesi gerekiyordu. İçlerinde daha önceki yer sarsıntılarında hafif hasar görüp “güçlendirme” geçirmiş olanlar da varmış.  Takviye işe yaramamış olmalı ki, yerle bir olmuşlar!  Daha korkunç iddia ise bazı binalarda taşıyıcı kolonların alan kazanmak için ya da ticari amaçlı kullanımlar için kesildiği, bunun adı da intihar oluyor elbette.

İnanılır gibi değil…

Yıkılan binalara 15-20 metre mesafedeki yapılar ayakta kalabiliyorsa bir kez daha şahitlik edelim ki, bir doğa olayı olan deprem değil hileli beton, eksik donatı, çürük bina öldürüyor.  Ülkenin altındaki fay kırıklarını yok edemeyeceğimize göre Türkiye’nin mega projesi kamu destekli, rantı gözetmeyen ve çok yoğun kentsel dönüşümdür. Üçüncü köprü, tünel, SİT alanlarına kondurulan lüks rezidans bolluğu ya da Kanal İstanbul fantezisi zinhar değildir.

Kentsel dönüşüm deyince İstanbul’da yaşayanların aklına sarı damperli hafriyat kamyonları ve Bağdat Caddesi’ndeki 40-50 senelik binaların yenilenmesi geliyor.  Ulusal risklere dönük hakiki kentsel dönüşüm ise örneğin Avcılar ya da Küçükçekmece’nin nüfus yoğunluğunu azaltmaktır.  İstanbul’un en riskli ilçeleri Fatih ya da Bahçelievler’de mukim orta gelirlileri ölüme terk etmemektir.  Okulları, hastaneleri, viyadükleri sağlamlaştırmaktır.

2019 yerel seçimlerinde AKP’nin adayı son başbakan Binali Yıldırım “İstanbul’un kentsel dönüşümünde başıboşluk var” diyordu.  1994’ten beri şehri yöneten siyasi akımın son temsilcisi olarak mesaj nereye, kimi eleştiriyor anlaşılamamıştı.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş seçildikten sonra yalnızca 2014 yılında Ankara ili dahilinde 30 imar planı değişikliği yapıldığını ve bu sayede 19 milyar TL tutarında rantın başka yerlere aktarıldığını söylemişti.

3 Ağustos 2018’de “her yer beton yığınlarıyla doldu” diye şikayet eden R.Tayyip Erdoğan ondan bir yıl önce 21 Ekim 2017’de İstanbul’a ihanet etmiş olmanın pişmanlığını dile getiriyordu.  Onu bu kötü yola İsmet İnönü itmiş olabilir miydi, onu hiç bilemeyeceğiz.

İstanbul’a aşık olan adam

Bir de zaman zaman hayret eden Abdullah Gül beyefendi var elbette:

İzmir’de yer sarsıntılarının hayrete şayan olmadığını, fay haritalarının bilindiğini hatta bu konuda İzmir Büyükşehir Belediyesinin kapsamlı bir planı olduğunu da ekleyelim.

http://www.izmir.bel.tr/izmirdeprem/

Kağıt üzerinde her şey planlı olsa da, panik her şeyin üzerine çıkıyor.  İzmir’de kent içi trafiğin kilitlenmesi, GSM hatlarında aşırı yüklenme ve iletişim problemleri yine yaşandı.  Fakat bazı sorular var ki hiç vakit kaybetmeden yüksek sesle sorulmalı ve sorumlular cevaplarını bulup kamuoyunu bilgilendirmeli:

– Yıkılan veya ağır hasar gören binaların kaçı imar barışından / imar aflarından faydalanmış?

– İnşaatları yapan müteahhitler ve bu inşaatları kamu yararı adına denetle(me)yenler sektöre ne kadar nüfuz etmiş, siyasi bağlantıları nedir?

– Eskiden bağ, bostan olan ve temelde sıvılaşma teşhisi konmuş arazide 8 katlı binalara imkan veren imar değişikliklerinin sebebi nedir?

– Binalar inşa edildikten sonra müstakil kat sahipleri ya da kiracılar tarafından yapılara kalıcı zarar verilip verilmediği nasıl araştırılacak?

– Sönen ocakların, yiten canların, yaralıların hesabı kimden sorulacak?

Hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar… …” ile başlayan beylik cümleleri bırakalım ve bu soruların cevaplarına göre İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının harekete geçtiğini duyalım artık…

Bu tarz felaketlerden sonra devlet ricalinin incelemelerde bulunmak ve halkın derdini dinlemek için afet bölgesini ziyaret etmesi sıradan bir olaydır. Bu kez de ilk gidenlerden biri Bakan Bekir Pakdemirli bey oldu ama Cumhurbaşkanlığı kabinesinin en başarısız bakanlarından biri olan Bekir bey enkaz altında kalmış bir yurttaş ile onu kurtarmak için orada olan profesyonellerin arasına girdi, cep telefonu ile temas kurulan Buse’ye kendince mesajlar vermeye çalıştı.  Kameralar önünde PR çalışmasını çözdük de, tam o sırada enkaz altındaki Buse’nin telefonunun şarjı bitse ve nerede olduğuna dair ipucu elde edilemeden iletişim kesilse PR nereye varırdı acaba?

Bekir bey ve kameralar

İzmir’e giden diğer bakanlar da her cümleye “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla…” diye başladılar.  Zannedersiniz ki AKP genel başkanı talimat vermese İzmir depremini ana haber bültenlerinden izleyeceklerdi!?  Son derece çiğ bir öne çıkma, yaranma, göze girme yarışı içinde oldukları izlenimi güçlendikçe, atamayla geldikleri makamların da hızla anlamsızlaşmasına yol açıyorlar.  Tek kişinin ağzının içine bakan ve yalnız onun iradesine göre şekillenen Türk tipi başkanlık sisteminin çok kötü bir kurgu olduğunu saltanatın ilga edilmesinin 98. yılında yeniden idrak etmiş olduk mu? (1 Kasım 1922 – 1 Kasım 2020)

Elbette grizu patlamasından, sel baskınına dek iktidarın ihmaline yöneltilecek her türlü eleştiriyi ilahi & rahmani mazeretlerle savuşturmayı kendine misyon edinmiş Diyanet İşleri başkanı Ali Erbaş son noktayı koydu:  “Deprem kıyametin alıştırmasıdır”   

Kitle iletişiminde çok etkili isimler

Öyle zamanlar yaşıyoruz ki, öyle yapay ve samimiyetsiz tavırlara maruz kalıyoruz ki ve yine birileri nasılsa her şeyin birkaç haftada unutulacağına yüklü bahis oynamış gibi pervasız hareket ediyor ki 1 Kasım 1958’de kaybettiğimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın sözü geliyor akla:

“ Kalbi olanların dili yok, dili olanların kalbi yok “

Kalbi temiz tutmaktan başka, unutmamak / unutturmamak / soramayanların sesi & sorulamayanların dili olmaktan başka ne yapılabileceğini düşünürken Twitter’de harika bir mesaja denk geldim, bu yazının sonunu da öyle bağlamak isterim.

İNSANLARA MEZAR İNŞA EDEN MÜTEAHHİTLERİN DEĞİL KENDİ DERTLERİNİ KENARA BIRAKIP KURTARMAYA GİDEN MADENCİLERİN ÜLKESİNİ KURMAMIZ GEREK”  via @BSMTV_TR

Sarı baretli madenciler gönüllü olarak İzmir’e gelmişlerdi, en iyi bildikleri işi farklı şekilde yapmak için.

Onlar ki çalıştıkları yer altında bir yaşam odasının çok görüldüğü emekçilerdi.  Onlar ki maaşları ve kıdem tazminatları ödenmediği için haklarını ararken kolluk kuvvetlerinden biber gazı yiyenlerdi.

İnsanlara diri diri gömülecekleri mezarları parayla satıp köşeyi dönen müteahhitlerin izzet ikram gördüğü ülkede mi yaşamak istiyoruz yoksa emeklerinin karşılığını alamadıkları halde başkalarının hayatını kurtarmaya koşan onurlu madencilerin başı dik gezdiği ülkede mi?

Elazığ depreminde enkaz altında kalanlarla hem Türkçe hem Kürtçe gönül köprüsü kuran UMKE gönüllüsü Emine Kuştepe’nin rahat edeceği bir Türkiye, yine Elazığ depreminde bir anneyle kızını enkaz altından kurtaran JAK timinden Astsubay Zehra Yıldız’ın huzur içinde yaşayacağı bir Türkiye daha güzel olmaz mı?

Emine Kuştepe

16 yaşındaki İzmirli konservatuvar öğrencisi İnci’ye enkaz altındayken damar yolu açan, ona ne zamandır keman çaldığını sorarak rahatlatan UMKE görevlisi Eda Nur Doğan’ın İnci salimen çıkarıldıktan sonra “ona ulaşmak muhteşem bir şeydi, o artık benim kardeşim” diye ifade ettiği büyük insanlığa ortak olacağımız bir Türkiye mesela?

Eda Nur Doğan

Türkiye Mağaracılık Federasyonu üyesi Tahsin Kaymak daha önce hayat kurtardığı apartmanın enkazından peş peşe üç cansız beden çıkarınca mola verdi örneğin, çöktüğü yerde üç kişilik aile için gözyaşı döktü ve sonra işine döndü.  O içtenlik, o gayret, o dirayetin hakim olduğu bir Türkiye?

Tahsin Kaymak

Enkaz altında kalanları kurtarmak için yola düşen çilekeş madencilere,

İzmir depreminde varını yoğunu ortaya koyan AFAD, AKUT, JAK, UMKE, İHH ekiplerine,

İzmir itfaiyecilerine İstanbul’dan, Manisa’dan, Bursa’dan, Eskişehir’den, Balıkesir’den, Erzurum’dan memleketin dört bir yanından katılan kahraman itfaiyecilere,

Covid-19 yüzünden izin yapmadan, ailelerinin yüzünü görmeden insan üstü bir çabayla çalışırken hastanelere getirilen yaralıları hayatta tutmak için yine müthiş iş çıkaran fedakar doktorlarımıza / hemşirelerimize,

Ambulansları beklerken 7/24 adanmışlığın fotoğrafı

Polis memurlarına, insani yardım malzemesi dağıtanlara, seferber olan tüm insanlara,

Depremin ilk dakikalarından itibaren komşularını kurtarmak için çıplak elleriyle beton yığınlarına dalan yürekli İzmirlilere,

Hatta hayvan hakları yasasını bir türlü çıkarmayan ülkenin insanlarını teker teker bulup yerlerini göstererek arama kurtarma görevi yapan şahane can dostlarımıza,

Süper kahramanların da dinlenmeye ihtiyacı vardır

MİNNETTARIZ.  Onların ülkesini kurmalıyız, onların mutlu olacağı ve haklarının teminat altında olacağı Türkiye lazım hepimize…

Emeğiyle ayakta duran, onurlu, ahlaklı, fedakar insanların huzur içinde yaşayacağı, hakkı olanın haksızlık karşısında ezdirilmeyeceği bir ülkeye erişene dek son söz İzmir depreminde kaybettiğimiz Göztepe taraftarı Ali Çağın Kaygusuz kardeşimizin olsun.

Sen deprem olduktan üç dakika sonra para dileniyorsan, vatandaş da elbette 20 yıldır ödediği deprem vergisinin nereye gittiğini soracak. Sen de hesabını vereceksin” demiş 25 Ocak 2020’de…

Sahi ya, #DepremVergileriNerede

Temelsiz Çatı

Kulübümüz başkanlarından Prof. Duygun Yarsuvat’ın “çatı aday” temennisi veya arayışı basına yansıdı.

https://www.milliyet.com.tr/skorer/galeri/galatasarayda-duygun-yarsuvattan-baskan-adayi-aciklamasi-6337725/6

Çatı aday dönem dönem ortaya atılan “ara çözüm ” ya da bir tür “milli mutabakat hükümeti” modelidir. 

Çatı operasyonu temelde şöyle gerçekleşmekte: İktidara heves edenler ya da sıralarının geldiğini düşünenler kendi aralarında oy hesabı yapıp geçici ittifak kuracak, içlerinde en az itiraz edilecek isim tarumar haldeki çatıyı aktarmaya ehil başkan adayı olarak lanse edilecek.  Sonrası gelsin seçim ofisleri, ikramlar, hâzırûn listesine yönelik telefon zinciri, Mektebin koridorlarında seçmen kovalama, Tevfik Fikret salonunda ReReRe RaRaRa 🙂

Buraya kadar sorun yok, en güzel kiremitler onların olsun.

Cazip çatı örneği

Yakın geçmişe dönersek Duygun başkan bir tür çatı adaydı ve öyle seçilmişti. “Eş-dost-ahbap-sen-ben-bizim oğlan” diyerek bol malzemeli etli güvecin pişme süresi kadar zamanda hazırlanan alternatif listenin başına geçmesi rica edildi, o da ricayı kıramadı.  2014 seçimlerinin diğer başkan adayı Sayın Alp Yalman karşısında yarışa geriden başlayıp sandıktan zaferle çıktı. Hakkını da yemeyelim ona seçim kazandıran faktörlerden biri olan sözünü tuttu, yedi ay sonra Mayıs 2015’te seçime gitti. Tekrar aday olmayarak vazifesini tamamlamış adamların huzuruyla makamdan ayrıldı.

Prof. Duygun YARSUVAT

Çatıyı renkli kiremitlerle aktarınca sorunlarımız çözülecek mi, TEMELİ olmayan çatı havada mı duracak, bugünkü yazımızı buna ayırdık.

Önce denenmişin bizi nereye götürdüğüne bakalım.

Mayıs 2015’te Sn. Dursun Özbek başkan seçilmişti.  Sandıkta rakipleri Sn. Turgay Kıran ve Prof.Dr.Ahmet Özdoğan’dı. Sn. Yarsuvat’ın ardından resmen ilan edilmiş yedi aylık net hazırlık süresince yarışa girebilen adaylar bu bildik isimlerdi. Ne kırmızı pelerinli süper başkan ne de Berlin Filarmoni düzeyinde icra yetkinliği olan ekip falan çıkmadı.  

KIRAN – ÖZBEK – ÖZDOĞAN

Ocak 2018’de “erken seçim” yaşadık. Kulüp başkanı Dursun Özbek’in karşısına adaylığı sürpriz sayılabilecek Sayın Mustafa Cengiz çıktı ve kazanmaya muvaffak oldu.

Dursun Özbek – Mustafa Cengiz

Mustafa başkan da “dört ay sonra seçim” vaadini yerine getirdi ve Mayıs 2018’de sandıklar yeniden kuruldu. Ocak 2018’de yarışan iki aday yeniden mindere çıkarken, onlara genç aday Ozan Korkut ve 207 oy alabilen Fatinoğlu listesi eklendi. Hazırlanmak için yine iyi kötü vakit vardı ama herkesin hatırlayacağı üzere yine beyaz atlı prens misali başkan ya da yuvarlak masa şövalyeleri kıvamında yönetim çıkmadı.  Düşünmeden edemiyorum 2014’te deneyimi, dinginliği ve vakur tavrıyla bildiğimiz Sayın Alp Yalman başkan seçilseydi daha az çetrefil bir yola sapar mıydık diye?  Bunu hiç bilemeyeceğiz.

Duygun YARSUVAT & Alp YALMAN

Bildiğimiz ise şudur ki, hayatlarımız yoğun geçiyor, hepimizin pek çok sorumluluğu var.  Dünya hızlı değişiyor peşinden koşsak da çoğu zaman yetişemiyoruz.  Bu hız ve yoğunluk hafızalarımızdan bazı şeylerin erken silinmesine yol açıyor. Kulüp yönetimlerinin de en büyük şansı bu…  Mevcut yönetim tel tel dağılmış görüntüsü verince, hata üstüne hata yapınca, bilhassa parayla pulla çözülemeyecek incelikli konularda ısrarla çuvallayınca üç – beş – on sene önce aynı yollarda arabayı devirenler “wise man” olarak ortaya çıkıyor ve herkes onlara kulak kabartıyor. Fakat hiçbiri “benzer hataları biz de yapmış olabiliriz, bazı sözlerimizi tutamadık, dolayısıyla sizlere karşı biraz mahçubuz sevgili Galatasaraylılar” diye söze başlamıyor. Yazar Milan Kundera’ya hak vermeden yapamıyor insan, ne demişti usta: “İnsanın iktidara karşı mücadelesi, belleğin unutmaya karşı verdiği mücadeledir.”

Bugün elimizde stratejisi olmadığından yolda kalmış, enerjisi tükenmiş ve tıkanmış bir yönetim heyeti var. Tüzük ile kavgalarını Asliye Hukuk Mahkemesi salonlarında sürdürmeye çalışıyorlar ama en geç Mayıs 2021’de sandık yine seçmenin önüne gelecek. Yine bugün Galatasaraylılar arasında kulübün temel sorunlarına dair köklü çözümler için net bir konsensüs olmadığını görüyoruz. Dahası sorunların adını koymakta ya da önem sırasına dizmekte bile hemfikir olunmadığını görüyorum. Eşyanın tabiatı gereği üslup ve görüş farklılıkları kadar tanışma / buluşma olanakları kısıtlanan üyelerin arasında artan sevgisizlik, samimiyetsizlik, çifte standart, maalesef artan fikri kutuplaşma ve muhtelif ön yargıların bu duruma sebep olduğu kanaatindeyim. Bu öyle berbat bir ruh halidir ki, Galatasaray SPOR Kulübünde en az konuşulan / tartışılan konu sporun bizatihi kendisidir. Ortada dönen yalancı gündemler, bu satırların yazarı dahil eminim pek çok Galatasaraylı için giderek artan “yabancılaşma” sebebidir.

İnşaat mühendisliğinden ilhamla, eğer bu statik hesaplar doğru ise gönüllerdeki hiçbir ÇATI yerçekimine karşı duramaz.

Divan kurulu başkanımız Sn. Eşref Hamamcıoğlu da kulübün acilen “fabrika ayarlarına döndürülmesi” ihtiyacını dile getirirken Kulübümüzün çaresiz olmadığının altını çiziyor. 

Eşref HAMAMCIOĞLU

Fabrika ayarlarının, kurucu değerlerin, iyi yönetim ilkelerinin ve henüz tanımsız görünen “çarenin” SOMUT şekilde konuşulması gerekmiyor mu artık?

“İnşaat” alegorisinden devamla, bana göre Galatasaraylıların önlerindeki hedefe inancı ve duygudaşlığı çimentodur.

Cesaret, azim ve kararlılıkları inşaat demiridir.

Aralarına kattıkları her doğru profil, aldıkları her doğru karar tuğladır.

Vizyon, strateji ve bu bağlamda önceliklendirilmiş gerçekçi iş planları yapının temelidir.

Temelden başlamak suretiyle bu malzeme tamamsa ÇATIYI çözmek hiç zor olmayacaktır ama hiçbir “inşaat” çatıdan başlamaz. 

Gün olur da bir seçim kampanyasında hangi adayların kulübe önce “acı reçete” sonra da “sahip çıkılması gereken değerleri koruyarak somut bir dönüşüm planı” sunacağını henüz bilmiyoruz.  Bu zamana dek genelde düşük profilli kampanyalarda bol bol SMS’e, yuvarlak cümlelere, iyimser vaatlere ve bayatlamış söylemlere maruz kaldık. 

Galatasaray’da görev süresini tamamlayabilen son yönetim 2008-2010 arası Sayın Adnan Polat başkanlığındaydı. Dursun Özbek yönetiminden 4 üye istifa ederek ayrılmıştı, mevcut yönetimden de şu ana dek iki kişi ayrıldı.  Görev süresini tamamlayamayan, istifalarla eksilen yönetimler bunlar.  Kağıt üzerinde görevi sürdüğü halde çalışmalara düzenli katılmayanları, bir işin ucundan tutmayıp şeklen duranları saymıyorum bile.  Demek ki kulübümüzde yetkin ve muktedir yürütme gücü tesis etmekte 10 yılı aşkın süredir bir sorun var, çözmek için kafa yormak gerekiyor.  Bugünkü modelde X Y Z bir başkan adayı adını duyduğu, yaşını bildiği, tanıdığı, tanıdığını zannettiği ya da muhtelif dengeleri gözeterek oy potansiyeli olduğuna inandığı 15 kişiyi bir listede alt alta diziyor.

Bugüne dek ekip olarak uzun süre çalışan, bu çalışmalarını camia ile paylaşan yönetim olmadı. Onu da geçtim, seçilmeden önce görev dağılımını ya da kendi çalışma ilkelerini ilan edebilen bile olmadı. Bir dernekte 10 seneyi aşkın süredir yürütme erki sallanan çürük diş gibiyse, orada uzun vadeli hedefler kovalanacağını beklemek iyimserlik olur.  Sözün özü koltuğa oturmaya hevesli insanları asla ulaşamayacakları menzillere inandırma modeli iflas etmiştir. Ne şeyhler uçabiliyor, ne de müritlerin onları uçurmaya nefesi yeter.  Bu devrin kapanması lazım yoksa son 10 yıldır sürekli kat çıkılan çürük bina yerle yeksan olacak.

Dolayısıyla muktedir idare heyetini teşkil etmek üzere ortaklaşa belirlenmiş prensiplere ve önceliklere sahip olmak gerekiyor. Örneğin bu satırların yazarı için öncelik her zaman Kulübümüzün BEKASI, İTİBARI ve BAŞARISIDIR.  Diğer mevzular bu üçlünün çok arkasından gelir.

1- BEKA dersek, devamındaki öncelikler:

1.a) Kurumsal & iktisadi bağımsızlık yolunda atılacak adımlar

1.b) Galatasaraylıların birlikteliğini yani sosyal sermayemizi güçlendirmeye yönelik tavır ve eylemler

1.c) Kişilere bağlı yürütme erki ve şahsi hatalardan kurtulmak üzere iyi yönetim / etkin denetim hedefine dönük yeni ilke ve kurallar

2- İTİBAR

2.a) Liyakat

2.b) Tutarlılık

2.c) Şeffaflık

3- BAŞARI

3.a) Nitelikli insan / elit sporcu yetiştiren kulüp misyonunu devam ettirmek

3.b) Spordan değer üreterek mali hedefleri destekleyecek sürdürülebilir modele geçmek

3.c) Yerel ve global rekabette madalyalar, kupalar, şampiyonluklar…

Bu adımların her birinin alt kırılımlarını ve yapılması gerekenleri kendince sıralayabilenlerin zihninde bir yol haritası, bir hükümet programı, bir stratejik yönetim planı oluşur. Buna uygun isimlerden uyumlu çalışacak bir ekip kurmak ya da aynı istikamette kurulmuş ekip varsa destek olmak sonraki adımdır.

Yeni bir yol bulmak…

Somutlaştırmak adına yalnız yukarıdaki 1.c) şıkkından bazı olası iş adımlarını sıralamak isterim

1.c.I: Tüzük değişikliği ile denetleme, sicil ve disiplin kurulları anahtar liste dışından ve bağımsız seçilecektir. 

1.c.II: Tüzük değişikliği ile derneğin ve şirketlerin mali yılları sportif sezona endekslenerek birleştirilecektir. Böylelikle konsolide mali performansı izlemek kolaylaşacaktır.

1.c.III: Tüzük değişikliği ile görevdeki yönetim kurulu tarafından tek taraflı erken seçim kararı alındığında, Tüzük hükümleri gereği seçim takvimindeki süreler normalin iki katı olacak ve böylelikle baskın seçimle avantaj sağlama ihtimali minimize edilecektir.

1.c.IV: Yıllık muhammen bedeli 50.000 € karşılığı Türk Lirasını aşan tüm ürün ve hizmet alımları için kamuya açık ihale düzenlenecektir. Şartnameler titizlikle hazırlanacak ve teşebbüs hürriyetini aşırı sınırlayacak ölçüde “adrese teslim ihale” algısı yaratılmamasına dikkat edilecektir.  Bu bedelin altındaki alımlar için en az dört farklı tedarikçiden teklif alınmalıdır.  Tedarikçilerin birbiriyle sermaye bağı / alt yüklenici ilişkisi olmaması gözetilecektir.  Mevcut tüm tedarikçiler için scoring çalışması yapılacak, kalitatif beklentilere uygun olmayanlar değiştirilecektir. Bu iş yükünü karşılamak üzere merkezi satın alma departmanı yetersiz ise maaş + sağlanan tasarruf üzerinden performans primi ilkesine göre yeni istihdam yapılacaktır.

1.c.V:  Yeni istihdam edilen profesyoneller kulüp veya bağlı şirketlerdeki görevleri sona ermeden Galatasaray Spor Kulübü Derneğine üyelik başvurusunda bulunamazlar.

Yukarıdakilere benzer taahhütler ile tekrarlayan problemlere basit ama net çözümler getirmek mümkün olabilecektir.

Galatasaray’ın en önemli kadrosu kendilerinden bekleneni verebilirlerse Yönetim Kurulu takımıdır. Bilgili, becerikli, dirayetli insanlardan müteşekkil ve uyumlu çalışacak bir yönetim kurulu tesadüfen oluşmaz.  Bu insanları ancak bir VİZYON doğrultusunda bir araya getirebilirsiniz.  Bu vizyonun “Aslolan Galatasaray“, “her branşta şampiyonluk, “seneye sıfır borç” “eski arkadaşlar değil miyiz” gibisinden mugalata olamayacağı kesindir.  Sorunların ne olduğuna dair konsensüs ve temel yaklaşım konusunda asgari müşterekleri sağlamak umut verici başlangıç olur. Kalan kısmı sabır, özveri ve empati başta olmak üzere ekibin iç dinamikleri belirler.

Elbette bunların üzerine X Factor bir süper başkan bulmak şahane olurdu ama mucize aramıyoruz.  Bu ekibi uyum içinde idare edecek, fikir ayrılıklarını çatışmaya dönüşmeden sonuca bağlayacak ve stratejik plan doğrultusunda takımın aynı taktik tahtasına bakmasını sağlayacak özü sözü bir, dürüst, saygın, camiayı iyi tanıyan ve kurumsal iletişim hedeflerini çiğnemeyecek kadar “az konuşan” bir profil yeterlidir.  Altını çiziyorum, nerede susup nerede konuşacağını bilmesi çok çok önemli!

Yukarıda pek sevdiğimiz “Aslolan Galatasaray” sözünü mugalata kısmına koydum çünkü her kim bunu söylerse akabinde kulübün çıkarlarına aykırı olay ve kayıplar peş peşe geliyor çünkü her kimin diline pelesenk olursa bu motto yapılan hamle ya da korunmak istenen pozisyonun mührü haline geldi.  “Aslolan Galatasaray” dile kolay geliyor ama fiiliyatta samimiyet testinden geçmek zor.  Camiadaki güvensizlik ve şüpheler pek çok ortak ideali kemirecek hale geldi.  Her türlü anlaşmazlık ve çekişmede tüm tarafların haklı olduğu yanlar bulunabilir ama son tahlilde hep Galatasaraylılar üzülüyor ve Galatasaray zarar görüyorsa aslolan egolardır, kişisel hesaplardır.  Bütün dünyada popülizm yükseliyor olsa da, bu köklü kulüpte sloganlara ve duygusal ajitasyona dayanarak koltuk kovalamak ya da iktidarda kalmak gibi lükslerimiz olamaz.  Fazla hamaset eninde sonunda hamâkat getirir.

Galatasaray için kağıt üzerindeki seçenekler azalmışken bunlarla vakit harcayamayız.  Mağrur, Muktedir, Muzaffer ve her daim Muteber kulüp ideali çok çalışmayı, fedakarlıkta bulunmayı, bir adım geride durmayı, şöhret tutkusunu aşmayı gerektiriyor. Denenmişi deneyerek ziyan edecek kaç senemiz daha kalmış olabilir ki??

Elbette “damdaki kedi, çatıdaki aslan, gönüllerdeki başkan, Mayıs’a kadar X abi” türü siyasi hamlelerin hemen ortadan kalkmasını bekleyecek kadar iyimser değilim.  Camiada yaşadıklarımızdan ders alan ve akıllanan insan sayısı korkarım ki pek fazla değil o yüzden son sözü bizden çok daha zeki birine bıraktım:

Florya’da bir yaz daha bitti

Ekim ayının beşi, İstanbul’da yazdan kalma bir gündü. Cıvalı termometreler 30 santigrat derece ile flört halindeyken transfer sezonunun kapanmasıyla Florya’da bugün resmen yaz mevsimi sona erdi. Biz yazın bittiğini takvimden değil dün Kasımpaşa’da aniden bastıran doludan zaten anlamıştık. Ne olduğunu özetlemeye çalışalım.

Menajerlerin viral marketing sahası olarak kullandığı medya aracılığıyla beklentileri sürekli yükseltilen, tutarsız ve sonuçsuz beyanlar üzerine haklı olarak öfkelenen, öfkeyi yatıştırmak umuduyla her fırsatta şımartılıp tatmin duygusunu yitiren ve nihayetinde transfer şampiyonu olmayı Ziraat Türkiye Kupası’ndan bile değerli bulduğuna inandığım doyumsuz transfer oburları bu mevsim umduklarını bulamadılar. Yalnız haklı oldukları bir taraf var, performans beklentisi açısından gidenler / gelenler terazisi bu yaz epey şaştı. Takımın özellikle orta sahadaki eksikleri ve canlandırılamayan hücum hattı muhtemelen sezon boyu baş ağrıtacak.

Transfer sezonunun başında tespit, öngörü ve önerilerimizi de kaleme almıştık her zamanki gibi gösterdiğimiz yol tercih edilemedi http://ilkercanalp.com/2020/07/28/futbol-basit-bir-oyundur-zor-olan-planlama/

Peki Galatasaray Sportif A.Ş. neden ihtiyacı olan transferleri yapamadı? İlk akla gelen cevap gayet sarih, futbol şirketimizin yeterli mali kaynağı yok. Neden yok? … çünkü Galatasaray kaynakları hiç bitmeyecekmiş zannedilerek yıllar yılı yağmalanmış bir kulüptür. Plansız senelerin, hesapsız işlerin, arkası getirilemeyen eylemlerin, sonuçsuz projelerin kulübüdür. 

Bilinmeyen hedefe gözü kapalı nişan alırmış gibi yapan sahte okçuların hamaset yarışmasından…

Yakın geçmişe gidelim, milyonların sevgilisi Ünal Aysal başkanımız har vurup harman savururken kulübün dönüm noktası olabilecek yılları bize Neverland’i anlatarak geçirdi. 2013-2014 mali döneminde 70,4 milyon € dönem zararına ulaşınca görevi bıraktı. UEFA’nın gazabını yeni gelen Dursun başkanımız tüm halisane çabasına rağmen göğüsleyemedi, uluslararası müsabakalardan men edildik. Sonra Dursun başkanımız da peş peşe hatalı iş ve eylemlerle zarar üreten bilanço modasına uydu, UEFA yeniden bizi görüşme odasına çağırdı.  Mustafa Cengiz başkanımız ve ekibi imkansız gibi görüneni başardı, men cezası almadık. Onun yerine Mondros mütarekesini andıran dört yıllık bir settlement agreement ile yurda döndük. Demem o ki ikinci gerekçe Made in Switzerland: “satmadan alamıyoruz”

Fatih Terim hocamız parasını verdikten sonra alınamayacak oyuncu olmadığını ama satmada başarısız olduğumuzu def’aten ifade etti.  Mesela bu yaz Brezilyalı stoper Maicon’u 1,43 milyon € bedelle Al-Nassr kulübüne sattık. Daha önce aynı oyuncu karşılığı 1,7 milyon € kiralama geliri de elde etmiştik.  Kulübümüze girişi 8 milyon € olduğuna göre 4,87 milyon Euro zarardayız.  Neredeyse gül cemalini unuttuğumuz tek bir oyuncudan ettiğimiz zarar, Sportif A.Ş.’nin dillere pelesenk olan bir yıllık kârından fazla!  Şimdi sorsak yönetimimiz “Maicon’u biz almadık, geldiğimizde kadrodaydı” der. Haklıdırlar, Maicon bir önceki dönemde alındı ama kurumlarda devamlılık esastır. Sizin aldığınız Falcao, Diagne, Babel de sizden sonrakilere kalacak.  Benim deyimimle Galatasaray’da tersine çalışan saadet zinciri var, her gelen yönetim bir önceki dönemin günahlarını sırtına vurarak yürüyor Golgota yokuşunu..  Hadi bir de iyi tarafından bakalım, moraller düzelsin.  Beli dönmeyen Maicon yılda 2,2 milyon Euro maaş alırdı, tıpkı selefi Aurélien Chedjou gibi… Transferin gözdesi Marcao 850 bin Euro’ya oynuyor aslanlar gibi!

Maicon Pereira Roque

Bu yaz mevsimine dönersek alınanlara “hoş geldin” diyoruz, alınamayanlarla zaten işimiz olmaz ama Z raporu şöyle:

Babel’den kurtulamadık / Belhanda’yı satamadık / Falcao kontratından çıkamadık / Feghouli için karar veremedik / Diagne için uygun çözümü bulamadık / Çocuklarına parçalı formayla top oynadığını göstersin diye gelen ve vergi yüküyle yıllık maliyeti 6,66 milyon TL olan eski futbolcu ilk 11’de 66 numaralı formasıyla şans bulmakta. Orta saha rotasyonu eksik, rakibin dengesini bozacak hızlı kanat oyuncusu yok, iki stoperden biri sakatlanırsa çare Ryan Donk ?

Görüldüğü üzere bu yaz pek iyi geçmemiş, realist olmayan kontratlara ek olarak satabilme becerimiz de eksik.  Şimdiden adres yine Ocak ayı gösteriliyor, bu filmi o kadar çok izledik ki artık tat vermiyor.
Kaynak yok dedik, pandemi koşulları sürerken yarın da olmayacağını biliyoruz. Bir de aleyhimize gelişen şartlar söz konusu, örneğin elde etmeyi umduğumuz performans ve sportif gelir karşılığının üzerinde sözleşme bedelleri söz konusu olan meşhur dört silahşörleri ele alalım: Babel – Belhanda – Falcao – Feghouli KAP bildirimlerine göre bu dörtlünün vergisiz, primsiz, masrafsız, net, çıplak, sabit maaş maliyeti yılda  15,4 milyon Euro! Geçen yaz transferi sonu € kuru 6,38 TL idi, bugün 9,10 TL sularında gezindi.  Sadece saydığım dört oyuncunun kontratlarından kaynaklanan kur farkı bir yılda 42 milyon TL! Üç ay sonra döviz kurları ne olur, Mayıs 2021’de nereye varır, Allah bilir. Nakit akışımız zaten sıkıntılı, yapılandırma anlaşması sayesinde döviz cinsinden finansal borçları TL’ye çevirmiş olsak bile Euro üzerinden imzalanmış futbolcu sözleşmeleri nedeniyle sezon içinde takıma maaş ödeyemeyecek duruma gelme riski inkar edilemez.

TL karşısında şaha kalkan yabancı para birimi!

Bonservisle yatıp kiralama bedeliyle kalkılan, “Florya evimiz D’Avila babamız” diye menajerlerden hayırlı haberler beklenen dönemde çok da talihsiz bir gerçekle yüzleştik. Profesyonel futbol takımımız İskoçya’da aldığı mağlubiyetle UEFA Avrupa Ligi’ne ön elemede veda etti. Son üç yılda aldığımız başarısız sonuçlardan sonra bence Ibrox Stadium bir kırılma noktasıydı. 

Avrupa’nın en güçlü 20 kulübüyle aramızdaki mesafe her alanda açılırken, uluslararası rekabette son virajı döndük ve duvara çarptık. Oyunun dinamiklerinin nasıl dönüştüğünü, futbolun en ileri ülkelerindeki futbol yönetim mantalitesini tahlil edemediğimiz için zihnen küme düşmüş vaziyetteyiz.  Uzun yıllardır süregelen başarıyı üretme yerine borç harç satın alma hevesi, plansızlık, popülizm derken sürekli vasata teslim olduğumuzdan Türk olmayan takımları yenme hedefinden “fikren” uzaklaştık. Türkiye pek yakında UEFA sıralamasında 13.sıraya inecek ve Champions League / düşler sahnesi yolu bizim için kapanacak (veya çok zorlaşacak)  Avrupa’nın en büyük futbol markası Real Madrid ya da Arap sermayesinin yıldızlar karması PSG karşısında alınan farklı mağlubiyetler değil sorun.. Dengimiz dediğimiz Avrupa kulüplerine diş geçiremez olduk, bizden daha düşük bütçeli takımlara eleniyoruz. Tek sorun para değil, hiçbir zaman değildi ve bir umuda tutunmak istediğimiz dönemde Galatasaray bayrağını Avrupa’da en çok dalgalandırmış Fatih Terim 1-0 kaybedilen Kasımpaşa maçından sonraki basın toplantısında “Yorgunluğun altından kalkamadık. Bu çok açık. Demek ki perşembe pazar maçlarına devam etsek işimiz daha zordu. Haftada bire düştüğü için kupaya kadar maçı baştan sonra, dinamizm içerisinde oynayan bir takım olabiliriz” deyiverdi. 

Fatih TERİM

Bu yorgunluk neden bizi vuruyordu, takım neden gamsızlarla doluydu, neden en yeni transferimiz deli danalar gibi koşturup rakiple boğuşurken sözde yıldızlarımız kaçak güreşiyordu.  Onu anlatmadı Fatih hoca ama elenmemizin isabet olduğuna getirdi lafı? Kinaye de olsa, şaka da olsa, bir anlık öfke de olsa Galatasaray profesyonel futbol takımının teknik direktörü bunları söyleyemez, Avrupa FATİH’i hiç söylemez.  En az takım kadar yorgun Fatih hoca, Covid-19 sonrası yorgunluğu diyenler çıkabilir ama bana öyle geliyor ki her topu göğsünde yumuşatmaktan daralmış, hayal kırıklıkları biriktirmiş, içinde tutamıyor artık.. Belli ki yıpranmış ve kırgın ama ona çok ihtiyacımız var çünkü kulüpte başka lider profili yok.  Ona ihtiyacımız var ve saha kenarında aslanlar gibi dik durmalı, yalnızca sahaya odaklanıp takımının üzerinden bir an bile elini çekmemeli, maç bitmeden beş dakika önce soyunma odasına gitmemeli.. Dünkü maç uzatmalarda atılan golle 1-1 bitse “son anda skor bularak bir puanı kurtardık ama ben golü göremedim, koridordayım” demek zorunda kalabilirdi, sanırım öyle bir durumda kalmak istemezdi ve bunu bir daha düşünmesini rica ederim.

Peki gayrimemnun kalabalıkların şikayet etmeye hakkı var mı? YOK kardeşim, yok! Montpellier sonrası hiçbir kulüpte kalıcı olamayıp elden ele gezen sorumsuz Belhanda’ya acayip bir kontrat verilirken sormadın, hayatında daha önce bonservis ödenerek kulüp değiştirmemiş Feghouli’ye bir senelik görev süresi kalmış yönetim tarafından 5 yıllık kontrat verildiğinde sorun etmedin, kiralık Emre Mor için 1.325.000 Euro çöpe atılırken onun yeniden wonderkid olacağına inanıyordun, Turgay Ciner’in Çin’den bedava getirdiği Diagne için ara transferin son günü 13,5 milyon Euro bonservis ödenirken memnundun, şarkılardan fal tuttun EL TIGRE için kaç kere ama Falcao transferinden birkaç ay sonra borsada hisse satmak zorunda kalan futbol şirketinin içine yuvarlandığı çukuru düşünmedin.

Doymadın, hep daha fazlasını istedin. Şimdi önümüzdeki yıllar FEDA mı olur ÇİLE mi olur yine düşünmüyorsun, keşke biraz düşünsen çünkü yönetenler sen uzun vadeli düşünmediğin için seni çarçabuk mutlu etmek için çırpınmaktan başka çözüm bulamıyorlar veya işlerine öyle geliyor. “Bana ne kardeşim, bana mı sordular alırken – satarken” der misin, peki sen de haklısın ama netice değişmeyecek yalnızca öfken ve mutsuzluğun katmerlenecek.   Popülizm ve futbolun günahlarından ilk kez de bahsetmiyoruz hatta: http://ilkercanalp.com/2019/02/01/populizm-sarmali-ve-futbolun-gunahlari/

Biraz da yetki ve sorumluluk makamında olanlar düşünse” dersen seninle beraberim ama onlar heyecandan, panikten ya da bizim bilemediğimiz gündemlerin peşinde enerji sarf etmekten hakikat ile aralarına epey mesafe koymuş gibiler. Futbol şirketimizin en deneyimli ismi ve kulübümüzün ikinci başkanı Şubat 2020 Divan Kurulu toplantısında kürsüde: “gelecekte pahalı transferler olmayacaktır, genç kardeşlerimize yöneliyoruz” dedi.  Futbol tarihimizin muhtemelen en pahalı ve en histerik transferinden altı ay sonra dile getirildi bu cümle. Üç yıllık kapı gibi kontrat değil de, sanki üç aylık kiralık sözleşmesi imzalanmış gibi.. Neydi o meşhur şaşkınlık cümlemiz, “insan bazen hayret ediyor!”

Aslına bakarsanız Galatasaray’ın sorunu ne yıldız transferi, ne kiralık oyuncu kaprisi, ne defansif orta saha, ne 10 numara…  Galatasaray’a şahısların hevesinden veya yetersizliğinden ârî parametrik bir yönetim modeli gerekiyor, köklü bir değişim şart.  Yönetenlerin kafasına göre iş yapamadığı hatta konuşamadığı, yürütme erkinin kurallarla sınırlandığı, planlı bir dönüşüm rotasıdır bahsettiğim.  Bunun gerçek olabilmesi için de evvela iyi niyete dayalı açık müzakere olmadığından birbirine düşmüş görüntüsü veren kulüp üyelerinin SPOR kulübüne yaraşır hakiki konuları olgunca tartışabilmesi gerekiyor. Bugün kulübümüzde ekonomik darboğazdan evvel adı tam konmamış sosyolojik bir kriz var.  Sessiz çoğunluğun varlığı yokluğu belli değil, gürültücü kalabalık çok konuşuyor ama ne istedikleri belli değil, herkes kendince bir köşede pozisyon alma ve orada siper kazma derdinde.. Böyle olmaz, camia kavramının etimolojisine de ters, geleneğine de yabancı bu bencillik, düşüncesizlik ve şımarıklık. 

Kulübümüzdeki dönüşüm zarureti ve bunun kilometre taşları belki bir yazı dizisi olur ama bu kulüp eskiden başardıklarını hatırlayarak halen adım atabilir.  Cebimizdeki reçete 21. yüzyıla yabancı değil hatta bu kulübün kurucu iradesi bugün Türkiye’nin bir asır önünde belki de!  Tekrarlayalım, 2020-21 sezonunu şampiyon da tamamlayabiliriz, beşinci de olabiliriz ama konumuz asla bir yıla sığan saha neticeleri değildir.

Bizim için dünyanın en güzel yeri karlar altındayken…

“Florya’da yaz bitti” diye başladık ve görünen o ki kış sert geçecek, uzun sürecek ve bu kış Galatasaray değişecek.  Umarım sorunun kişilerde değil, derinde / temelde / modelde olduğunu anlayanlar ve somut bir planı olanlar değişimde rol alsınlar.

#SeninleyizHerYerdeyiz peki bilginin peşinde miyiz?

Geride bıraktığı 115 yılda sporun çok ötesine geçerek ülkenin en büyük global markalarından birine dönüşen GALATASARAY yeni iOS/Android mobil aplikasyonunu yakın zamanda erişime açtı.

Aslında “ilk” demek tam doğruyu yansıtmıyor, kulüp 2016’da da benzer bir mobil uygulamayı lanse etti ancak muhtelif sebeplerle sürdürülemedi ve başarısız oldu.

Galatasaray Spor Kulübü resmi mobil uygulaması yoğun ilgiyle karşılandı. Sarı-kırmızılı taraftarlar hem yeni bir mecra bulmanın heyecanı hem de kulüplerine maddi katkıda bulunma amacı ile mobil cihazlarına yüklediler.

Uygulama ücretsiz yükleniyor, bedeli mukabili üye olanlara ise başka yerde bulamayacakları “premium content” sunuyor. Aynı zamanda kulübün lisanslı ürünlerini satan perakende zinciri GS Store özelinde %10 indirim imkanı da tanınmış.

Mecraya özel anket ve yarışmalar, kulüpten ve spor branşlarından en güncel haberler gibi zengin bir içerik vaadi var.

https://www.youtube.com/watch?v=JJWz8xlLG5Y&feature=youtu.be
Lansman kısa film

Uygulamanın görsel çizgisi, üyelik sürecindeki sanal whatsapp sohbeti oldukça beğenildi. Kulübe ilk etapta hatırı saylır gelir getireceğine de şahsen şüphem yok. Devamlılık ise somut fayda, özgün içerik ve ilk olmak / tek olmak vaatlerindeki gerçeklik gibi parametrelere göre belirlenecektir.

Liverpool, Chelsea, Arsenal, Manchester City, ManUtd gibi Premier League kulüpleri başta olmak üzere pek çok spor organizasyonunun mobil aplikasyonlarındaki içeriklerin ideal karması oluşturulabilir, hedef kitleye uyarlanabilir. Temel ürün spor, yarışma ve sporcular olduğu için her türlü görsel, hareketli görüntü, oyunu anlamaya yönelik farklı istatistik, röportaj ilgi toplayacaktır.

Ödüllü yarışmalar, yasal izinler alınmak kaydıyla çekilişler, gamification fikrine dayalı uygulamalar, tüketici focus group fonksiyonu ifa edecek sondajlar, lokasyon bazlı yönlendirmeler, stadyum / salon içinde anlık oylamalar, bildirim yoluyla her türlü ileti-promosyon-uyarı… Sayılamayacak kadar çok imkan ve ihtimal var, hepsi de heyecan verici ama yazımızın konusu bu değil..

İŞİMİZ VERİ, GÜCÜMÜZ BİLGİ

Bir asır kadar önce petrol dünyadaki ticaret ve endüstrinin eksenini değiştiren emtia olmuştu.  2006’da ise Tesco Clubcard ödül programının mimarı da olan İngiliz matematikçi Clive Humby “DATA is the new OIL” cümlesiyle  21.yüzyıl ekonomilerinde beliren fikirlerin adını koydu. 

Bugün yeni petrolün DATA (veri) olduğu pek çok yerde kabul görüyor. Bir varil ham petrolün piyasa değeri belliyken, data tek başına para etmiyor. Tıpkı petrol gibi, data da işlendikçe farklı kullanım alanları buluyor ve değer kazanıyor.  Öte yandan verinin sayısız üstünlüğü de var.  Sınırlı bir kaynak değil, kendini yeniden üretiyor.  Fosil yakıtlar yanıp yok olurken, data her analiz edildiğinde yeniden yorumlanabiliyor. Eskiyor belki ama her an kullanılabilecek şekilde saklanıyor.  Saklamak için büyük rafinerilere de ihtiyaç yok, cebinizde taşıyabileceğiniz birkaç gigabyte bilgiyle hayatı değiştirmek mümkün.  Veri petrolün aksine çevreyi kirletmiyor hatta doğal yaşamı kurtarmak için bile bu amaca yönelik toplanacak verilere ihtiyaç var. Petrolün üreticileri sınırlı sayıdayken, bilgi her yerde üretiliyor ama ileri teknikler kullanarak işlemek ustalık ve birikim gerektiriyor. Veri petrolden daha değerli, sonsuz döngüsü ile güneş enerjisini andırıyor ama onu bir alanda yoğunlaştırıp nükleer güce dönüştürmek de mümkün…


Bakalım incelediğimiz uygulamada enerji kaynakları nasıl kullanılmış? Galatasaray’ın sunduğu yeni kanalda üye olan kişi adını soyadını belirtiyor. KVKK mevzuatı gereği zorluk yaratmaması adına TCKN kontrolü de yapılmıyor. Kişi e-mail adresini, MSISDN bilgisini (cep telefonu numarası) veriyor. Üyelik esnasında doğum tarihini ve cinsiyetini belirtiyor. Buradan sonra uygulama ekosisteminde (Google Play ya da Apple Store) 1 aylık, 6 aylık ya da yıllık üyelik gerçekleşiyor ve standart içerikten fazlasını vaat eden özgün “premium content” dünyasına adım atılıyor.

Toplanan veri ve ulaşılan bilgi düzeyi mobil uygulama için yeterli ama Galatasaray’ın kapasitesinin altında kalıyor, markanın birikmiş ihtiyaçlarını karşılama amacı da gütmüyor.

O mâhîler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler

Türkiye’de markalaşmış spor kulüpleri renklerine sevdalı insanların katkısıyla oluşan bilgi evreninden bihaber yaşıyorlar. Yüzbinlerce insanla karşılaşıyorlar, haberleşiyorlar, ister istemez veriye ulaşıyorlar ama sahip oldukları imkanın büyüklüğünü tam kavrayamıyorlar. Şairin deyişiyle, suda yüzüp deryanın azametini bilmeyen tuhaf balıklar misali… Global veri okyanusu ise zihin sınırlarını zorlayacak büyüklüğe ulaştı.

2017 verileri

Galatasaray’ın her bir ferdini, her bir tüketiciyi, her bir potansiyel müşterisini kendi evreninde doğru koordinata oturtacak bir sisteme ihtiyacı var. İdeali işaret eden tanımdan maksadım şu, insanların ya da belli özellikleri birbirine benzer insan gruplarının (customer segments) Galatasaray ile kurduğu maddi ve manevi ilişkiyi anlamaya, analiz etmeye, anlamlandırmaya ihtiyaç var.  Bu köklü aşk markası, sarı-kırmızı her kilide uyan bir anahtar vermeli sevenlerine ve her seferinde anahtarın kaç kere ve nasıl kullanıldığı izlemeli, peki acaba o anahtar bu incelediğimiz application olabilir m?

Birkaç basit örnekle konuyu açalım. Mesela uygulamaya üye olan kişinin sezonluk futbol ya da basketbol kombinesi var mı? Galatasaray Spor Kulübüne üye mi? Daha önce Galatasaray’ın herhangi bir markalı ürün ya da hizmetini kullanmış mı? Bu soruların cevapları ne işe yarar derseniz, kombine sahibi insanın stadyuma hangi yolla gidip geldiğini öğrenebilir ya da aldığı hizmet seviyesinden memnuniyetini ölçebilirsiniz. Galatasaray Spor Kulübü üyeleri bu uygulamayı henüz çok düşük bir penetrasyonla kullanıyorsa, küçük bir serzenişi iliştireceğiniz bir iç iletişimle onları uygulamayı mobil cihazlarına indirmeye davet edebilirsiniz. GS Bonus ya da GS Mobile hat kullanıp kullanmadığını anladığınızda bu ürünlerin potansiyelini harekete geçirecek adımlar atabilir ya da segmentin özelliğine göre çapraz satış olanakları kovalayabilirsiniz.

Mesela uygulamaya üye olan kişi nerede ikamet ediyor? İl, ilçe hatta büyük şehirlerde mahalle bilgisiyle edinilse… Elbette adres sabit değil değişken veridir ama güncellenebilir. Peki ya bugün aldığınız lokasyon bilgisi ne işe yarar? Elinizdeki satış analizleriyle yeni öğrendiğiniz adres bilgisi arasındaki korelasyonu incelersiniz ya da yeni bir perakende mağaza açacaksanız müşterinizin nerede yoğunlaştığını kestirmenize yarayabilir. Örneğin İstanbul’un Üsküdar (Altunizade, Barbaros, Selimiye, Valide-i Atik, Zeynep Kamil) ya da Kadıköy (Koşuyolu, Acıbadem) mahallelerinde oturanlara ulaşırsanız onları çok yakınlarındaki Burhan Felek Spor Salonu’ndaki voleybol maçlarına yönlendirmeyi deneyebilir, yeni ve sadık voleybol izleyicileri kazanabilirsiniz (anılan semtlerde 2019 nüfus verilerine göre 150.000’i aşkın insan yaşamaktadır ve ulaşacağınız 300 yeni voleybol seyircisi bile salondaki ambiyansı takımlarınız lehine değiştirebilir)

Acaba uygulamaya üye olan kişinin çocuğu var mı? Çocukların doğum tarihleri nedir? Bu soruların cevaplarına muttali olunsa, çocukların doğum günlerinde onlara GS Store mağazalarında yaşları kadar ekstra indirim sunabilir, 23 Nisan’da özel tasarlanmış virtual badge gönderebilir, spor okullarının tanıtımlarına davet edebilir ya da çocuk ürünleri ile ilgili olası sponsorlarınızla görüşürken masada “asset” olarak kullanabilirsiniz.

Acaba bu insanlar kulübün resmi kanalları dışında hangi mecralardan Galatasaray haberlerini ve yorumlarını takip ediyor? Kulüp yönetimi olarak önemsediğiniz bir TV kanalının ya da gazetenin taraftardaki ağırlığını ölçebilir ya da kulübün müktesep haklarına veya itibarına halel getirecek içerikleri sıkça üreten mecralarla nasıl uğraşmanız gerektiğine dair öngörü edinirsiniz.

Kullanıcı bu kadar veriyi neden versin, niçin birkaç dakikasını buna ayırsın?” sorusu sorulabilir. Uygulamada bir aylık üyelik 19,99 TL, ödeme yapmanın alternatifi istenen tüm bilgilerin verilmesi olabilir. Böylelikle fayda/maliyet konusunda çekincesi olanlar için de bir aylık free trial dönemi tanınmış olur. Yeri gelmişken, sanal alemde kredi kartı kullanmaktan geri duran insanlara nakit para gibi işlem yapabilen sanal kart opsiyonu da mutlaka izah edilmelidir.

Bunların yanı sıra kurumsal çözüm ortaklarınız ve sponsorlarınızla masaya oturup, onların merak ettiklerinden yola çıkarak ortak sorular oluşturabilirsiniz. Bu yolla elde edilecek data & profiling hem sponsorları mutlu edecek hem de karşılıklı beklentilerin olduğu bu ticari ilişkileri daha verimli hale getirecektir. Mevzuat ya da bireysel sözleşmelere aykırı olmamak kaydıyla ya da kullanıcılardan “açık rıza” alarak eldeki verileri, farklı veritabanlarıyla çarpıştırarak netice almak da mümkün.  Telefon numarası üzerinden GS Bonus datası ile birleştirip kesişim kümesinin harcama eğilimleri hakkında genel bilgi edinilebilir.  GSM servis sağlayıcılarla işbirliği yapılarak abone olunan cihazın teknik verileri ya da mobil browser ile en çok ziyaret edilen spor içerikleri analiz edilebilir.  Bunlar pek çok kısıtlama çerçevesinde çalışılacak hassas projelerdir ancak denenmesini kesinlikle öneririm.

Farzedelim Türkiye pazarına yeni girecek B2C bir marka ile yapmayı umduğunuz iş ortaklığını anlamlı hale getirecek datayı önceden kestirebilirseniz, müzakere masasında olası rakiplerinizin önüne geçebilirsiniz.

Eğer doğru verileri toplamışsanız kendinize bir hedef kitle (targeted segment) belirleyip uygulama kullanıcıları arasında o kitlenin yoğunluğunu araştırabilirsiniz.

Uygulama içinde reklam alanları oluşturacaksanız, reklam verenin beklentilerine göre veri toplayıp reklamın etkinliğini artırabilir, gelirinizi yükseltebilirsiniz. Doğru bir profilleme çalışması yaptıysanız, DCO (dynamic creative optimization) ile kişiselleştirilmiş reklam gösterme olanağı yakalarsınız.

Buradaki amaç kullanıcı deneyimini en üst düzeyde tutmak olmalıdır. Kendini tekrar eden, yerli yersiz bildirim gönderen, yeni bir şey sunmayan APP saklama kapasitesi 128 GB olan mobil cihazlarda bile barınamayacaktır. İnsanların kendilerini özel hissedeceği, pozitif anlamda şaşıracakları, Galatasaray evrenine bir giriş anahtarı (access point) olarak görecekleri ve kendilerini bir topluluğun (community) parçası hissedecekleri ortam ancak data ile mümkündür. Sanal ortam dışında in-app QR Code ile temassız yapabileceğiniz onca işlemi düşünün. Nesnelerin Interneti (IoT), makine öğrenmesi (machine learning), yapay zeka (AI) gibi olanaklar çeşitlendiğinde tek rakibiniz hayal gücünüz olabilir ancak… Elbette bu çalışmaların ahlaki boyutu, veri güvenliği ve kanun koyucunun sınırlamaları unutulmamak kaydıyla! Bilhassa veri elde ettiğiniz kişilerin itimadını boşa çıkarmamak, işbirliği yaptığınız kuruluşlarla karşılıklı güven paydasında buluşmak teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin önemini yitirmeyecek.

Topladığınız veriyi doğru analiz eder ve iyi tanımlanmış iş hedeflerine yönelik işleyebilirseniz customer insight elde edersiniz ki, kurum içindeki yaratıcı olanakları, global rekabet gücünüzü ve yeni işbirliği ihtimallerini arttırmış olursunuz. Hiss-i kablelvukû veya demode ezberden çıkıp somut bilgiye dayalı daha doğru kararlar alınması ve sporun özü olan insan faktörüne hak ettiği değerin verilmesi açısından organizasyonun kaçırmaması gereken bir fırsattır bu.

Big Data & Business Intelligence en önemli rekabet silahına dönüşebilir

Bu girişimin maliyetler üzerine de tesiri söz konusudur. Örneğin konvansiyonel TV yayıncılığı bütçede zarar kalemi ise, GSTV’yi internet, YouTube ve mobil uygulama üzerinden izlenir bir kanal olarak konumlamak mümkündür, dolayısıyla yeni mecranın başarısı genel yönetim giderlerinden ve televizyonculuk yatırımcılarından tasarruf da sağlayabilir. Mobil uygulama çok başarılı olursa, kayıtlı aktif kullanıcısı milyon barajını aşarsa genişleyebilir, yatırımcı ortak alabilir hatta Galatasaray Dijital A.Ş. BİST üzerinden halka açılabilir.

Kısaca incelediğimiz girişim açık denizde neşeli seyahat gibi, mutlaka yolcular olacak ve gelir elde edilecektir ama esas değer deniz tabanının altında. Uyuyan doğal kaynaklara ulaşmak için sondaj çalışmalarına vakit kaybetmeksizin başlanmalı. İlk yapılması gereken halihazırda eldeki verilerin ayıklanması, sınıflanması, konsolide edilmesi ve daha fazlası için doğru soruların hazırlanması olacaktır.

Galatasaray şüphesiz hem akla hem de duygulara seslenen bir aşk markası (lovemark), sevenlerinin gözünde rakibi / alternatifi yok. Bu büyük kitlenin eğilimleri, tercihleri, yarattığı ekonomi ve ürettiği veri göz önünde bulundurulursa şu an görünmez olan potansiyel kaynak çok büyük… Unutmayalım, dönemsel içerik bir kere kazandırır, zaman ve zemin sizden yanaysa çok da kazandırır ama veri gerçek dönüşümü sağlayabileceği müddetçe sürekli kazandırmaya muktedir…

Content kral, Context kraliçe peki ya engagement & conversion ?

Bereketli olacağını umduğum Galatasaray resmi mobil uygulamasına bol şans diliyorum, Galatasaraylılar telefonlarına / tabletlerine indirsin ve teknik problemlerden azade keyifle kullansın.

https://apps.apple.com/us/app/galatasaray-sk/id1072128137

https://play.google.com/store/apps/details?id=se.footballaddicts.pitch.galatasaray&hl=en

Futbol üzerinden bir kulübün yakın geleceğini planlamak

Profesyonel futbolda 2019-2020 sezonu sona erdi. Mayıslarda kupa hasadı yapmaya alışık sarı-kırmızılılar, bu temmuz ayında beklediklerini bulamadılar.

Galatasaray  kurduğu kağıt üzerinde pırıltılı kadroya rağmen ligi altıncı sırada tamamladı. Bu başarısızlığın adil oyunun ilkeleri ile uyuşmayan ve kulübümüz dışında oluşmuş sebepleri de var. Hiç saklamadan, göstere göstere belli ettiler ki “üç yıl üst üste şampiyon GALATASARAY” istenmedi. Hakemlerin “hata” ile geçiştirilemeyecek kararları ile ters yüz olduk. Dünyayı alt üst eden salgın sonrası yeniden başlayan ligde Muslera ve Andone sakatlıkları, gol umudu superstar Falcao’nun çölde seraba dönüşmesi, kart cezaları, takımın lige verilen zorunlu arada hiç çalışmamış gibi sahada yetersiz performans vermesi, Sayın Mustafa Cengiz’in yaşadığı bir dizi sağlık sorunu nedeniyle yönetimin dağılması ya da dışarıya dağınık görüntü vermesi de eklenince hani neredeyse Mart ayında %100 garanti gördüğümüz Şampiyonlar Ligi bileti yandı.  Bu vesileyle sayın başkana bir kez daha geçmiş olsun dileklerimizi iletelim, en kısa zamanda mücadele ettiği menhus hastalığı yenmesini diliyoruz.

Her sezonu zirvede tamamlama beklentisi futbolun ruhuna aykırı olsa da, Galatasaray bir kez daha ligi zirvede bitirmeliydi çünkü UEFA Şampiyonlar Ligi gelirine ihtiyacımız var.  Son yıllarda UEFA CL müsabakalarında başarılı olamıyoruz, gruptan çıkmak şöyle dursun çok az puan topluyoruz, ağır yenilgiler de alıyoruz ama 35-40 milyon Euro gelir garantisi hem kâr-zarar hesaplarına hem de kadro maliyetindeki döviz riskine karşı altın anahtar gibiydi. Şimdi denizler ortasında yelkensiz kalma riskini almış durumdayız.

Madem hayat devam ediyor, 2020-21 sezonunu doğru planlamak şart! http://ilkercanalp.com/2017/05/17/galatasaray-model-quick-checklist-for-football-management/ (Üç yıl önce kaleme alındığı halde henüz geçerliliğini yitirmemiş bir futbol yazısı)

Bu planı yaparken de gelenekselleşmiş yönetim zaaflarını, popülizm sancılarını, rating kaygılarını, herkesin gönlünü hoş etme heveslerini bir kenara bırakmak durumundayız. Gayet köşeli, tavizsiz ve bir ustura kadar net ve keskin olmaktır futbolda hiç denenmemiş yönetim modeli! Bu bir tercih de değil üstelik, satranç masasında fazla hamle şansı kalmadı. Aynı oyun anlayışıyla mat olacağımız ve masadan kalkmak zorunda kalacağımız bir sır değil..

Tümdengelim metodunu benimseyip önce takımın maaş bütçesine bakalım. Bugün vergi hariç 55 milyon Euro civarı olan maaş bütçesinin bu yaz maksimum 35 milyon Euro’ya çekilmesi gerekiyor. Bu rakama garanti ücretler, maç başı primleri dahil ancak vergiler hariçtir.  Bu keskin düşüşün mücbir sebepleri şöyle:

  1. Başarıya endeksli Euro bazında gelirden mahrum kalınması
  2. UEFA FFP çerçevesinde yapılan settlement agreement gereği önümüzdeki sezon 1 Euro bile zarar etme lüksü olmaması
  3. Kamu bankalarıyla yapılan kaçınılmaz kredi yapılandırma anlaşmasının dönemsel faiz yükünün ödenme mecburiyeti
  4. Coronavirus nedeniyle spor sektöründeki mali kayıplar, ülke genelinde istihdamda daralma, bireysel satın alma gücünün azalışı ve alternatif gelir modellerinin zora girmesi

UEFA’nın kulüplerin mali performanslarını izlerken kontrol parametrelerinden biri takım bütçesi / toplam gelir rasyosu ve burada kulüplerin %70’i geçmemesi isteniyor (UEFA Club Licensing and Financial Fair Play Regulations-Article 62

Finansal denge konusunda örnek durumdaki Bundesliga kulüplerinde bu oran %50 – %55 aralığında.. Bizim Almanları da geçip, olağanüstü bir dirayetle %40-45 aralığını hedef almamız gerek. Bilançoları sportif başarı beklentisinden arındırılmış şekilde sürekli kâr eder durumda tutmak yegane hedeftir. Alman ya da İngiliz kulüplerinde olmayan “yıllık gelire oranla büyük borç yükünü” çevirebilmenin görünür gelecekte başka çaresi yoktur. Yazımızın konusu olmadığı için taşınmazların değerlendirilmesine, sermaye artışına, negatif öz kaynak açmazındaki şirketlerin alması elzem diğer tedbirlere burada değinilmeyecektir.

Takım bütçesini düşürürken sportif başarı hedefinden vazgeçilemeyeceğine göre birkaç topu aynı anda düşürmeden çeviren jonglör gibi becerikli olmak da şart.  Üstelik bu beceriyi önce Sportif A.Ş. yönetim kurulu sonra da Fatih TERİM hocamızın birlikte sergilemesi gerekiyor.

İlk adım mevcut kadroda yolların ayrılacağı oyuncular sayesinde maaş bütçesinde açılacak yeri hesaplamaktır.  Geride bıraktığımız sezon başlangıcını kerteriz alarak 31 Mayıs 2020’de sözleşmesi biten oyuncularımızı sıralayalım: Selçuk İNAN, Ryan DONK, Yuto NAGATOMO, MARIANO, NZONZI, SERI, Emre MOR, Florin ANDONE, Henry ONYEKURU ve LEMINA

Kiralık oyuncular Nzonzi ve Emre Mor ile yollar çok önce ayrıldı. Kaptan Selçuk İnan futbolu bıraktı. Mariano ve Nagatomo duygusal biçimde veda ettiler.  Kiralık Onyekuru’yu Monaco ligimiz tamamlanmadan çağırdı, gözü arkada, gönlü Florya’da kalsa da gitmek zorunda kaldı. Kiralık Andone iki ağır sakatlık sonucu bizde kalmaz. kiralık Lemina veda etti, kiralık Jean Michael Seri ile de devam edilmeyebilir. Kısıtlı gelir ve UEFA sınırlamaları nedeniyle takımımızın bol kiracılı eski bir apartmanı andırdığını bir kez daha vurgulayalım.

Görünen o ki yalnızca Ryan DONK ile kontrat uzatacağız. Bu durumda orta sahamız yok olmuştur, acil olarak bek ihtiyacımız vardır.  Öte yandan DONK hariç bu 9 ismin ayrılmasıyla maaş bütçesinde 16 milyon Euro’yu aşan bir boşluk oluşmuştur. Doğru planlamayla bu durum bir fırsat penceresi olarak görülebilir.

İkinci adım eksilen oyuncuların ikamesi için transfer bütçesi yaratmak çünkü UEFA FFP settlement agreement gereği elde ettiğimiz bonservis geliri kadar oyuncu satın alabiliriz. Burada satılabilecek çok az oyuncumuz olduğunu görüyoruz yani kiralık oyuncuların fazla olduğu ve biraz da yaşlı kadronun maaş yüküyle denk olmayan düşük bir global piyasa değerlemesi söz konusu.  Mutlaka satılması gereken birinci isim sporculuk karakteri gelişmemiş “problem çocuk” Younes Belhanda. En başta alınması doğru bir seçim değildi, Faslının kontratı da bir acayip, umarım bu yaz kendisiyle vedalaşmayı başaracağız.  Savunmanın merkezindeki Marcao-Luyindama ikilisine talip çıkması mümkün ancak bu ikiliyi bozarsak bir de sağlam stoper bulmak gerekecektir.  Global piyasasi olabilecek bir de Feghouli var.  Cezayirli Soso formda olup sahaya aklını verdiğinde pek çok kritik maçın kader oyuncusu olabiliyor ama 3.850.000 Euro net maaşıyla 35 milyon € toplam bütçeli takım idealinin de dışında kalmakta.

Yere düşürmeden çevirmek zorunda olduğumuz üçüncü top TFF’nin “yerli ve milli” icadı yabancı futbolcu sınırlaması.  TFF önümüzdeki sezon 14 yabancı ile sözleşme yapmayı serbest bırakıyor ama sahada en fazla 8 yabancı olabileceğini de dayatıyor.  2021-2022 sezonunda 12 yabancı (yedisi sahada), 2022-2023 sezonunda 10 yabancı (altısı sahada) diye de sınırlama sıkılaştırılmış.  (Not: Bu yazının kaleme alınmasından bir gün sonra TFF yabancı sınırlamasının uygulamasını bir sezon erteleyerek 2021-2022’ye bıraktı. Mevcut uygulama bir yıl daha geçerli olacak)

Dördüncü parametre takımın dinamizmini ve piyasa elastikiyetini artırmak için takımın yaş ortalamasının düşürülmesi, sahada veteranlar karması görüntüsü kimseyi memnun etmez.  Bu sezon başında Galatasaray’ın 11 yabancılı ideal 11’nin yaş ortalaması 31’e yaklaşıyordu!  Oysa diri, mücadeleci, topa sert, birbirine bağlı ve hedef odaklı bir takım lazım bize ve bu lige… Bir zamanlar “ne pahasına olursa olsun” diyerek bir araya getirilen yıldızlar karması kadroları artık finanse edemeyiz, performansı şöhretinin çok gerisinde eski tüfeklere ve papazlara zaten tahammül edemeyiz. Bu sezon 18 kişilik dar rotasyona mülkiyeti kulübümüzde olmak kaydıyla 23 yaş ve altı iki oyuncuyu da mutlaka monte etmeliyiz.

Beşinci yakar top futbola bağlı gelirlerimizin kaynak para birimi Türk Lirasının sürekli değer kaybetmesi ve yürürlükteki güncel düzenlemeye göre yeni transferlere gelen %40 vergi yükü.  Yeni alınacak 1 milyon Euro net maaşlı bir oyuncunun kulübe brüt maliyeti, %20 stopaj + %20 gelir vergisi üzerinden 1,66 milyon Euro’ya yükseliyor.  Türkiye’de oyuncular gelir vergisi ödemediği için %20’yi futbolcuya yansıtmak da kısa vadede mümkün görünmemekte.  Üstelik devlet de tam ve zamanında ödenen stopajın amatör branşlarda kullanılmak üzere kulüplere iadesi uygulamasını sona erdirdi.  Kazancın dibe vurduğu sezonda yeni vergi uygulaması büyük bir kambur olmaya namzet.

Yukarıdaki maliyet planlamasında biten sezona Florya’da  başlamış ama Galatasaray’dan ayrılan dokuz oyuncu için 16 milyon Euro’yu aşan bir maaş bütçesi açığa çıkmıştı.  Kaçınılmaz olarak pek çok yeni oyuncu alarak yepyeni bir takım omurgası oluşturacaksak ve toplam maaş bütçesini 35 milyon € olarak hedefliyorsak kadronun en pahalı oyuncularına da kement atmak durumdayız.

Bonservis geliri de elde edeceğimiz düşünüldüğünde muhakkak satmamız gereken Younès Belhanda yeni kulübüyle imza attığında maaş bütçemizden 3,35 milyon Euro daha düşeriz. Ajax’a kiralık gönderdiğimiz ama geri dönecek 1986 doğumlu Ryan Babel’i başka bir kulübe gönderebilirsek 2,5 milyon Euro daha tasarruf etme ihtimali doğabilir.  Mevcut kadromuzda Sofiane Feghouli yıllık net 3,85 milyon Euro ile en yüksek ikinci maaşa sahip ama iyi bir bonservis geliri elde edilemeyecekse risk alıp Soso’yu kadroda tutmak da ihtimaller arasında. Belhanda’yı satmak kadar büyük bir önceliğimiz de, mutlu olacağı bir ligde talibini bulup (muhtemelen USA-MLS) sansasyonel Radamel FALCAO kontratından çıkmaktır.

Falcao – Belhanda – Feghouli

Sanal alemde histeri krizleri yaratan, futbolla ilgili olmayan sahte celebrity figürlerin bile diline doladığı, taraftarın yolunu gözlediği, binlerce insan tarafından havalimanında karşılanan, stadyumda özel imza töreniyle lanse edilen büyük yıldız EL TIGRE maalesef sahada bekleneni veremedi. “Şampiyonlar Liginde iki maç kazandırsa maaşını çıkarır” diyenler hatırlar mı bilmem ama kendisine çok umut bağlanan altı maçın üçünü kaçırdı. Oynayabildiği üç maçta kaleye isabetli şut dahi atmaya muvaffak olamadı.  Trabzonspor ve Başakşehir ile oynanan dört maçın hiçbirinde sahada değildi. Aşil tendon / diz / baldır derken 45 dakikadan fazla süre alabildiği lig maçlarının sayısı 13! Sözün özü, Falcao kendisinden büyük beklentisi olmayanları haklı çıkardı ve “Futbolda Popülizmin İflası” nın sembol isimlerinden birine dönüştü. 

http://ilkercanalp.com/2019/09/04/en-uzun-transfer-mevsimi-el-tigre/  (İstanbul’a ilk geldiğinde Falcao ve Galatasaray hakkında bir futbol yazısı)

2 Eylül 2019 tarihli KAP bildirimine göre FALCAO Galatasaray’dan yıllık net 5 milyon Euro maaş alıyor.  KAP bildiriminde başka detay yok ve sezonluk maliyetinin 6,5 ila 8 milyon Euro arası olduğuna dair pek çok spekülasyon çıkmasına rağmen kulüp detayları açıklamadı.  Radamel FALCAO’nun parçalı forma giyeceği resmen açıklandığında (02/09/2019) 1 Euro = 6,38 TL idi. Bu yazının kaleme alındığı 28 Temmuz 2020’de 1 Euro 8,20 TL’ye kadar yükseldi. İmza tarihinden bugüne dek Falcao’nun çıplak, net, vergisiz maaşındaki yalnızca kur farkı 9.100.000 TL ediyor! Daha dün imzaladığımız Sixty & Magdeburger sponsorluk anlaşmasının neredeyse 1/3’ü tek kontratın 11 aylık kur farkına gitmiş vaziyette! UEFA CL gelirinin olmadığı, yayıncı kuruluşun taahhütlerinden yan çizerek sürekli kesintiye gittiği, yeni sezon için kombine satılması mümkün görünmeyen, yüz binlerce insanın işsiz kaldığı ve herkesin alım gücünün düştüğü dönemde FALCAO bu maliyet yüküyle bizimle kalamaz. Kemer sıkıp takım bütçesini küçültmek durumunda olan Galatasaray’da böyle pahalı bir futbolcunun yer alması gerçekçi değil…  Bu yıl ligde attığı 10 gol ve kupada Tuzlaspor’a attığı gol karşılığında bu seviyede ücret ödeyemeyiz, “Seneye 25-30 gol atar belki” diye adak adayacak halimiz de yok.

Sonuçta Belhanda+Babel+Falcao üçlüsüyle yollar ayrılırsa minimum 11 milyon Euro daha bütçede rahatlama mümkün olur.  Sofiane Feghouli ise elde edilmesi muhtemel bonservis bedeline göre ayrıca değerlendirilmelidir ancak salt garanti maaş olarak düşünürsek yeni maliyet platosunda sırıtan bir kalem olarak durmaktadır.

Sahada sekiz yabancı sınırı, ilk 11’de üç pozisyonun T.C. pasaportlu futbolcular tarafından doldurulacağı anlamına geliyor.  Karmaşayı azaltmak için üç pozisyon seçip, yedeklerini de Türk oyunculardan seçenler sezon içinde rahat ederler. Örneğin stoper, sol bek, ve sağ açığı Türk olan bir kulüp, yedeklerini de Türk olarak takımına katmayı başarırsa ceza ve sakatlık durumlarında daha az panik yaşayabilir. Ya da birkaç farklı pozisyonda oynayabilecek, çok yönlü (versatile) Türk oyuncu bulmak gerekir ki, o daha zor görünmekte. 

Sahada yalnız 8 yabancı yer alabileceğine göre, 14 yabancı ile sözleşme imzalayarak altı ismi tribüne oturtmak israfa girer. 2020-21 sezonunda Galatasaray’ın kadrosunda 10 en fazla 11 sözleşmeli yabancı bulundurması makul olacaktır. Güzel oyunun ruhuna aykırı bu saçma sınırlama ve kuralların kaldırılması için de kulüp tüm imkanlarıyla kulis yapmalı ve kamuoyu yaratmalıdır.  Elbette vergi cenneti tropik adaların vatandaşlık dağıtması misali, 250.000 Euro bedelli taşınmaz tapusu eşliğinde resmi makamlara başvurup T.C. pasaportu alacak yabancıları oynatma imkanı da zorlanabilir!!

Mevcut yabancı oyuncu kontratlarına bakacak olursak MUSLERA-DONK-LINNES-MARCAO-LUYINDAMA-SEKIDIKA-SARACCHI-FEGHOULI ile Florya’dan uzaktaki DIAGNE? ve RYAN BABEL? On yabancı oyuncumuz kaldıysa, kontenjana göre dört oyuncu almak teorik olarak mümkün. Anlamsız israfı önlemek adına, yukarıda tarif edildiği gibi en fazla bir yeni yabancı oyuncuyla daha sözleşme yapılması önerilir ama yerli piyasası ve takım formasyonu açısından bu imkansız görünüyor.  Galatasaray seviyesinden epey uzak olan Sekidika’nın kiralanması durumda rakam iki, sahadan ziyade sosyal medyada etkili Pinky Pie Babel’den kurtulmayı başarırsak yeni yabancı transfer sayısı üç olur.  Burada kritik isim Mbaye DIAGNE.. Disiplin anlayışı ve profesyonel yaklaşımı sporcu olmaya uygun değilken, bu arızalı karakteri başka kulübe satabilir miyiz yoksa Fatih TERİM’den psikiyatri uzmanı gibi Senegalliyi yola getirmesini mi bekleyeceğiz? DIAGNE için Kasımpaşa’ya 13,5 milyon Euro tutarında bir bonservis ödemiştik, yatırım verimliliği adına da bu karar kritik.  Hatırlamamak olmaz, Kasımpaşa oyuncuyu Çin’den bedavaya almıştı! Diagne’den bağımsız yaratılacak transfer bütçesi yetmezse yine kaçınılmaz olarak bonservisi elinde olan ya da kiralık oyuncular ön planda olacaktır.

Mbaye Diagne

Ne yazık ki profesyonel futbol takımımızda Türk oyuncular açısından daha sıkıntılı durumdayız. Şu anda ilk 11’de yer alacak ya da ilk 11’i zorlayacak görünürde 5 oyuncumuz var. Emre AKBABA, Ömer BAYRAM, Adem BÜYÜK, Taylan ANTALYALI ve Sivasspor’dan yeni transfer Emre KILINÇ… Şener Özbayraklı, Jimmy Durmaz, Ahmet Çalık kadroda ritmi tutturamadılar ve muhtemelen bu isimlerle yollar ayrılabilir. Kayserispor’a kiralık giden Emre Taşdemir’in son durumunu bilemiyoruz.  Florya’da yetişen Emin BAYRAM, Atalay BABACAN, Yunus AKGÜN gibi isimler ise “birer umut” olmayı halen sürdürüyorlar.  Dolayısıyla 4-5 de Türk oyuncu transfer etmek gerekecek.  Bu Türk oyuncular için birkaç “ön şart” belirlersek seçenekler işin başında netleşir, başımız daha az ağrır kanaatindeyim

  1. Tercihen 30 yaş üstü oyuncularla ilgilenilmemelidir
  2. 2018-19 ve 2019-20 sezonlarındaki performans sürekliliği olan oyunculara öncelik verilmelidir
  3. Maç istatistikleri, sakatlık ve ceza durumu gibi detaylar ortada olsa da oyuncunun son durumu, alışkanlıkları, sporcu karakteri ve psikolojik direnç düzeyi farklı kaynaklardan özenle soruşturulmalıdır
  4. Aktif spordan kopmuş, bireysel fitness yapan, bir zamanlar kariyeri parlak eski oyuncular için rehabilitasyon merkezi olamayız
  5. Galatasaray’da daha önce forma giymiş ve ayrılmış oyuncuların kulübümüz hakkındaki his ve düşüncelerini iyi tartmalıyız.  Bizden nahoş şeklinde ayrılmış, Florya’yı kürkçü dükkanı olarak gören isimler bu yaz oluşacak yeni kadronun da havasını bozmaya yetecektir
  6. Futbol ailesinin ya da magazin dünyasının enfekte figürleriyle içli dışlı olan, düzensiz hayat / agresyon / kriminal vaka gibi pürüzleri olanlardan itinayla uzak durmalıyız
  7. Galatasaray’ı kariyer fırsatı ya da Avrupa’nın beş büyük ligi için basamak görecek futbolcular aramalıyız. Bizi emeklilik öncesi son durak ya da aile düzenini bozmamak adına İstanbul’da yeni adres olarak görenlerden hayır gelmez
  8. Türk oyuncularla TL kontrat yapacağız, beğenmeyene kariyerinde başarılar dileyip masadan kalkacağız.

Takım kimyası ve total performans anlamında en büyük güvencemiz yine Fatih TERİM… 2020-21 sezonu için en büyük dayanağımız da Fatih TERİM…  Yalnızca kazandığı başarılar, kaldırdığı kupalar ve bize kattıkları değil konu… Hocamız 1 Kasım 2019’da maç sonu basın toplantısında şunu söylemişti:

“Transfer yaparken oyuncuların geçmişine harcama yapıyoruz halbuki geleceğine harcama yapmamız gerekir”

İşte bu cümle yaz mevsiminin parolası olmalı. Elbette bu cümlenin şöhretli yabancı futbolculara yönelik sarf edildiğini düşünmek mümkün ama hocanın futbolcuyu pasaportuna göre değil karakterine / yeteneğine / aidiyetine göre tasnif ettiğinin de şahidiyiz.   Bu cümlenin TFF’nin yabancı sınırı saçmalığından önce dile getirildiği ve yerli piyasasındaki darboğaz nedeniyle artık geçerli olmayabileceği öne sürülebilir ama TFF’nin oyunun ruhuna aykırı kararı asla sürpriz olmasa gerek?  Futbolun her zerresine nüfuz etmiş merkez siyasetin bıkkınlık veren “yerli ve milli söylemi” varken, ta şike döneminde “gerekirse hep birlikte birkaç yıl Avrupa’ya gitmeyiverelim” çıkışları yok muydu? R.Tayyip Erdoğan stadyumlardaki ARENA isminin Türkçe olmamasından bahisle değiştirilmesini isterken daha resmi bildirim gelmeden tesislerinin adını değiştirmek için yarışan kulüpleri unuttuk mu?  Galatasaray sahaya 11 yabancıyla çıktığında “İstiklal marşını söyleyecek adam yok” diyen saray şeytanlarını hatırlıyor olmalıyız.  “Yurt dışına döviz gidiyor, Milli Takım zora düşüyor, bizim çocuklarımız süre alamıyor” söylemleri bilinirken TFF’nin son kararı kesinlikle sürpriz değildir. Futbol alemini yakından izleyen kimse için şok yaratmaz ya da yapılmış hazır planları çöpe atma mazereti sayılamaz. PLAN dediğiniz, olumlu ve olumsuz senaryolara intibak becerinizi test etme süreçleri değil midir zaten?

Bu yaz mevsiminin parolasını Kasım 2019’da belirleyen hocamız mutlu ve huzurluysa “başarı garantili teknik direktör” olarak meslektaşlarından ayrılır ama işte huzursuzsa, kafası dağınıksa, uğraşmaması gereken işler önüne dosya olarak gidiyorsa sonunda tüm Galatasaraylılar üzülüyor.  Mevcut yönetimin siyasi ömrü üzerine tahmin yürütmek kolay değil lakin görevde kaldıkları süre boyunca Fatih hocaya arzuladığı çalışma koşullarını azami sağlamak durumundalar.  Hoca ile kaderlerini birleştirdiler, bu yoldan dönüş yok!  Hocanın her istediği futbolcuyu alamazlar ama hocanın asla istemediği isimleri de Florya’ya sokmamalılar. 

Fatih TERİM Galatasaraylıları hep uzak ufuklara ve büyük hayallere özendirse de, aslında gayet realist biri. Mealen:  “Hocam bütçe bu, kurallar malum, bizim düşüncelerimiz ve beklentilerimiz şudur, senin Florya mutfağında bu malzemeyle en iyi yemeği yapacağına inanıyoruz. Sen de bize sezona dair talep ve beklentilerini söyle ki lazım olan hazırlığı yapalım, elden gelen tedbirleri alalım” denecek, fazlasına gerek yok. Mutlaka samimi olunmalı, iletişimde aracı kullanmamalı, dedikoduculara kulak asmamalı. Futbolun duayeni Galatasaraylı hocayı bir şekilde “hoş” tutmalı Sportif A.Ş. yöneticileri.  Başka çareleri yok ama bunun farkında olduklarından tam emin değilim?

Rekabet açısından yukarıdaki zorlu koşullar Fenerbahçe ve Beşiktaş için de aynen hatta fazlasıyla geçerli..  Trabzonspor düşük maliyetli kadrosunu muhafaza ettiği ve stoper tandemini istikrarlı hale getirdiği takdirde yeşil sahada daha avantajlı görünse de kör göze parmak yönetim zaafları ve teknik adam sorunu nedeniyle yine tökezleyebilir.  Çöpsüz üzüm tadındaki Başakşehir ise siyasi iktidarın ve kerameti kendinden menkul gelir kaynaklarının sayesinde lig yarışına “pole position” olarak başlar.

Biz ise her koyunun kendi bacağından asılacağı varsayımıyla sezon başında seçeceğimiz doğrulara uygun planlı hareket etmeliyiz. Sanal kalabalıkların asla tatmin olmayacak hırs ve arzularına ya da medya rüzgarına kapılırsak eldeki plandan sapar, bildiğimizi de unuturuz. Ayrıca bazı koyunlar uçurumdan aşağı atlıyor ya da kasabın bıçağını yalıyor diye o çürükler familyasına yakın durmak zorunda da değiliz.

Futbolun aktörleri değişmedikçe önümüzdeki sezon yine “ZORLU” olacak ama Galatasaray’ın olduğu her yerde UMUDA daima yer vardır. Yeter ki yapacağımız plana sadakat ve işler ters giderken temel stratejiden sapmayacak dirayetimiz olsun…

Jupp DERWALL